İmam Şarani “35. Ahid”

Otuzbeşinci Ahid
İmamlığın şartları, halkın isteğine uyarak

imamlık etmek ve hutbe okumak
Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de; – sert tabiatlı fakih ve tasavvufçularda görüldüğü gibi imamlık yapmaya alışkanlığımız yoktur demeden- bizde ki şartlar imamlık yapmaya uygun olduğu takdirde, topluluğun isteğine uyarak, halka hutbede bulunmamız ve imamlık yapmamızdır.
Şer’i mazeretimiz olmadan hutbe ve halka imamlık yapmadan
kaçınmayalım. Zira Hak Taala bizlere dinimizin şeairini yerine getirmemizi emir buyurmuşlardır. Allah ehli fakih kişiler güzel bir hutbe hazırlamalı, bunun adab, ekran ve ahkamın şartlarına uygun olmasına dikkat etmeli ve yanında bulundurmalıdır. Buna ihtiyaç duyunca, yani mescid veya cami imam ve hatibi herhangi bir sebep veya mazeretten orada bulunmadığı takdirde veya Fas memleketlerinde olduğu gibi halktan bazı kimseler bugün bize yalandan başkası hutbe okumayacak diye
talak’a (1)
(1) Ailesinin boş düşeceğine olan yemindir.
yemin ettiklerinde, hutbesi cebinde hazır olan kişi, böyle durumlarda namaz kıldırıp hutbe okuyabilmelidir. Şunu da bil ki, cemaatın sehvini ve namazlarındaki noksanlıklarını yüklenmek istemediği cihetle imametten sarfınazar edenler
bu mecburiyetle yükümlü değillerdir. Çünkü onların bu işten kaçınmaları fıtri hayâ’ya değil de, ihtiyat-ı nefse müstenittir.
Günün birinde Allah’ın rahmeti üzerine olsun, Şeyh Celâleddin Suyuti
Hazretleri öğle namazını kılarken, adamın birinin gelip şeyhin arkasında namaza durduğunu görmüştüm. Şeyh selamdan sonra
o kişiye “Sakın bir daha arkamda namaza kılma! Kendi namazımın
eksiklerini yüklenmekten acizim, başkasının namazındaki noksanlıklarını nasıl yükleyebilirim” buyurmuşlardı. O kişi şeyhe şöyle cevap
vermişti: «Size, cemaat faziletini kazandırmak için uymuştum». Şeyh bu söze karşılık “Senin namazındaki eksiklikleri taşımamayı cemaat olup sevap kazandırmama tercih ederim. dedi, (Evet) her makamın (ayrı ayrı tabiatta) kişileri vardır,
İmam Ahmed, Ebu Davud, İbn Mace ve Hakim de sahih
la, İbn Hüzeyme, İbn Hibban «Sahih»lerinde hadisi rivayet ederler. Matin, Imam Ahmed’e aittir; “Herhangi bir kimse bir topluluğa
imamlık yapar, namazı eksiksiz onun da namazı tamamdır, cemaatın da. İmameti eksik yaptığı takdirde, cemaatin namazı
tamamdır, imama da günah vardır”,
Taberâni’nin rivayet ettiği bir hadiste, “Bir topluğa, imamlık
yapan kişi Allah’tan sakınsın ve sorumluluklarını yüklendiği kişilerden mesul olduğunu bilsin. Eğer cemaatın namazını kusursuz tamamlarsa, arkasında namaz kılanların ecir ve sevabı onların sevaplarından hiçbir şey kesilmeksizin kendisine yazılmış olur. Şayet bu ödevde
bir kusur ve eksiklik yaparsa, günahı yalnız kendisine yazılmış olur» buyurulmuştur.
Ben derim ki: «Salat-i tamme ile salat-i kamile» arasında şu farklar
vardır: Tam kılınan namaz, bütün erkan ve şartları içinde toplayarak eksiksiz yapılan namazdır. Kemal ile kılınan namaza gelince,
tam namazdan farkı; huzur ve huşu gibi kalbi amellerde olmasıdır. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in hadisindeki -Allah’tan sakınılmalıdır» ifadesinden maksat, kendinden daha üstün basamakta bulunan kimse varsa, alt basamaktaki kişiye imamet yapmak
düşmez. Şayet bunu bildiği halde bu ödevi yaparsa, o vakit küçük
ve mekruh bir suç işlemiş veya evla olanın aksini yapmış olur,
İmam Ahmed ve Tirmizi de hadisün-hasenün kaydıyla şu hadisi
rivayet ederler: Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem, «Üç kişiyi
Misk tepelerinde görüyorum” buyurur ve bu üç kişinin birisinin de
bir kavmin rızasıyla kendilerine imamlık yapan kişi olduğunu bildirir.
Ve yine Taberân”nin rivayet ettiği bir hadiste sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, “Kıyamet gününün dehşeti içinde
üç zümrenin korkmadığı ve hesap vermediği görülür. Bunlar Misk
tepelerinde Mahşer halkının hesabı görülünceye kadar otururlar.
Bunlardan biri, Hak Taâlâ’nın cemalini görmek maksadıyla Kur’an
okuyanlar, ikincisi de bir topluluğun rızasıyla imamlık yapanlardır”
buyurmuşlardır. Allah Rasülü üçüncü zumreyi açıklamamışlardır
(Allah Subhanehu ve Taala daha bilír),

Reklamlar
....... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

4 Zilkade

Ayet-i Kerime
Enfal 24.Ayet: Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Resûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.
Hadis-i Şerif
Ebu Ümeyye eş-Şa’bânî anlatıyor: “Ey Ebu Sa’lebe, dedim, şu ayet hakkında ne dersin?” (Mealen): “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez..” (Maide 105).
Bana şu cevabı verdi:
“Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a sormuştum: Demişti ki:
“Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin (selefi dinlemeden) kendi reylerini
 
beğendiklerini müşahede
edersen, o zaman
 
kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zîra (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır.
 
O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.” [Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizî, Tefsir, Mâide, (3060); İbnu Mace, Fiten 21, (4014).]
[22]

Ebu Ubeyd şöyle demiştir:
İmam-ı Şafii’den duydum, buyurdu ki, “İmam-ı Muhammed’den öğrendiğim meselelerle ve ilimle, bir deve yükü kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşiğinde kalmıştım. Bütün insanlar ilimde, Irak âlimlerinin, Irak âlimleri de Kufe âlimlerinin çocuklarıdır. Onlar da Ebu Hanife’nin çocuklarıdır.” Yani bir babanın çocukları için lazım olan nafakayı kazanıp, çocuklarını beslemesi gibi, imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretleri de kendinden sonrakileri böylece ilimle beslemiş ve doyurmuştur.

....... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İmam Şarani (2 ci Ahid)

i k i n c i a h i d
sünnete tabi olmak

Resulullah’ın bizden aldığı ahidlerden biri de şudur: Bütün sözlerimizde, işlerimizde ve inançlarımızda sünnet-i Muhammediyye’ye tabi
olacağız.
Şayet bizler herhangi bir iş hakkında kitab ve sünnet’in ne dediğini, icma’ ve kıyasın ne olduğunu bilmiyorsak o işi yapıp yapmama
hususunda tevakkuf ederiz. Sonra bakarız: Eğer bazı bilginler o işi
güzel görüyorlarsa Resülullah’tan izin alarak (huzur-u manevisine sığınarak) -o bilginlerin sözlerini yerine getirmiş olmak için -o işi yaparız. Bu işi bu kadar incelememizin nedeni, şeriat-ı mutahharada bir bid’atin çıkmaması içindir. Aksi takdirde bizler de sapıklık içinde bulunan, kendini kaybetmiş imamlardan oluruz.
Ben sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizle bir meşverette bulundum. Bu meşveretin mahiyeti ise, bazı kişilerin kavline göre (sehiv secdelerinde) kisinin «Sübhane men la yenam vela yeshü” demesi hakkında idi. Efendimiz bana, “Bu söz güzel ve iyidir” buyurmuşlardı.
Şu yönün gizli kalmayıp bilinmesinde fayda vardır: Kişinin yapmak isteyip de mütereddid olduğu bir fiil hususunda sallalahu aleyhi
ve sellem Efendimizden izin alma isteği makam basamağına
göredir. Şayet kul, mukaşefe ehli gibi rasullulah Efendimizle uyanik halde buluşup konuşan kimselerden ise, uyanık halde iken izin ister.

Bu türlü izin ve istizan keyfiyeti ehl-i batın ve keşif makamında bulunan zevatta görülür. Eğer kul böyle bir makamda değilse, bu izin ve
istizanı Efendimiz’den kalbi bir istekle yapar. Sonra o fiili yapması veya bırakması için Hakk Taâlâ’nın kalbine vereceği cevabı bekler.
Mürşidim ve hocam, -Allah’ın rahmeti üzerine olsun-
Ali el-Havas’ın şöyle konuştuğunu duymuştum: Allah ehli büyük kişilerin (müridlerini) kitab ve sünnete uygun olan bir amele teşvik etmelerinin yegâne sebebi, Allah ve Resulü ile buluşup oturmak içindir. Çünkü onlar
kesinlikle bilirler ki, Hakk Taala kendileriyle ancak Allah ve Resulü’-
nün getirdiği şer’i emirleri yaparlarken mücadesede bulunur.
Hakk Taala ve Rasulü hiçbir vakit bid’at sahipleriyle mücâlesede
bulunmaz. Bu gibiler ancak kendileri gibi bid’at sahibi bilgin veya cahillerle oturup kalkarlar.
Bütün bunlardan şu sonuç çıkar ki: Allah ehlinin ibadetlerindeki
maksad ve gayeleri yalnız ahiret gününün sevab ve ecrini kazanmak
değildir. Çünkü onlar her iki evde, yani dünya ve ahirette Allah’ın kulu, kölesidirler. Köle, efendisi ile birliktedir ve her iki evde de hiçbir
şeyin sahibi değildir. Mal ve mülk olarak bir şeyleri yoktur. Onlar, her
iki evde efendisinin malından yer, içer ve onun verdiği elbiseleri giyer.
Şayet Hakk Taala kendilerine biraz bir şey verse Allah ehlinin bu bağıştan Rablarına etmeleri vacib olur; bir göz açıp kapama süresi kadar bile o malın kendilerine ait olduğunu düşünmeleri câiz değildir. Onlar bu müşâhede makamında olmaları sebebiyle bütün ibadetlerinde nefsani illetlerden sıyrılırlar. Allah bunlardan razı olmuş, bunlar da ondan hoşnut kalmışlardır.
Hakk Taâlâ’nın buyurduğu gibi (meâlen): “Bu (peygamberlik)
Allah’ın bir lütuf ve inayetidir, onu dilediğine verir. Allah büyük bir
inayet sahibidir. » (1).
Ey kardeşim! Şunu bil ki, herhangi bir kimse amelini bu kitapta
yazılı ahidlerle gerçekleştirirse, asrının ve Ehl-i sünnet topluluğunun
başlarından veya ileri gelenlerinden olur. Bununla amel etmeyen ise
kendine zulüm etmiş olur.
Halihazırda Mısır ülkesinde bu ahidlerle amel edip sözlerinde, fiillerinde, akidelerinde kitab ve sünnete bağlı kalan ulemâdan Şeyh Abdurrahman et-Tacuri ve benzeri birkaç bilginden başka bir kimsenin bulunduğunu bilmiyorum ve duymadım.
Şunu belirtmek isterim ki, Hakk Taala bana sözlerimle, fiilleriyle,
bütün iman ve inancımla bu ahidlerle amel lütuf ve ihsan etmiştir. Ehl-i sünnet topluluğuna karşı beni bid’at iftirası ile lekelemek ve beni bid’atçı zümreye bağlamak isteyenlerin hakkımda uydurmuş oldukları şeyler Allah bilir ki, tümüyle yalan ve iftiradır. Bu Allah’ın
fakiri olan ben Abdülvehhab’ın nefsi hiçbir zaman bid’atçı olmamıştır
(1) Cum’a :3

ve olamaz. Yalnız genel hükme göre şeriatta mübah olanlar üzerinde
bir fikir yürütmek arzumdur ki, buna da kimsenin karşı gelmeyeceğini
bilirim. Çünkü, değil başkaları, bilginlerden bile bu gibi mübah emirler hususunda (müsamahalı, toleranslı davranmaktan) kurtulanların
sayısı bilindiği gibi pek azdır. Bunu böylece bilmelisin. Bilginler hakkındaki söylentilerden kulağını, gözünü devamlı olarak korumalısın.
Onları kıskananların sözlerine hiçbir vakit kıymet verip kulak asma.
Ancak bunlardan (bid’atçı diye tanınan kimselerden) birisiyle karşılaşıp
buluştuğunda onun bid’at üzerindeki fikrini öğrenmeye çalış. O bilginin o bid’ati benimsediğini ve samimiyetle bağlı olduğunu görürsen
kendisine ve Müslümanlara acıyarak insanları o bilginden uzaklaştırmaya çalış ki, Müslüman kardeşlerinden biri – ister bid’atçı olsun, ister onları izleyenlerden olsun- bu bid’at tuzağına düşmesin.
Sonra, hasetçilerinin sözü ile herhangi bir bilgin aleyhinde konuşma. Onunla görüşmeden, fikrini öğrenmeden aleyhinde bulunma. Çünkü çok defa o kişi kendisine isnad edilenlerden beri olur da, sen bu hareketinle şeriat menbalarından yararlanmak isteyenlerin yolunu kesenlerin günahını yüklenmiş, Sünnet-i Muhammediyye’yi izlemekten insanları men etmiş olursun.
Zamanımızda akran (hemyaşıt) arasında böyle olaylar pek çoktur.
Bir bakıyorsun ki, bir kişi diğeri hakkında başkalarını uyarmakta ve
hakkında konuşmaktadır. Bu fiil ve davranışta bulunanlar da kendilerini sünnet ehlinden ve topluluğundan görmekte ve bilmektedirler.
Bu durumda bunların hangisinin peşinden
gidilecek, hangisinin peşinden gidilmeyecek mes’elesi çıkmakta ve iş karışmaktadır.
Büyük bilginlerden -Allah’ın rızası üzerine olsun- Ebu’l-Hasan
Hazretleri, «Bir fakirin (sofînin) ibadeti, şeriatın o ibadetteki inceliğini görmeden edip tamamlanamaz» buyurmuşlardır. Bu
sözün anlamı: Kişi bir ibadeti yaparken keşif ve üzerine olmalıdır; hakikatleri görmekten perdeli olarak, sırf inandığı için yapmış olmamalıdır, demektir. Ve yine Hazret şöyle konuşmuştur: “Şayet
biri, bu konu üzerinde isbat ve delilin nedir, diye soracak olursa, ona
derim ki: Sallalahu aleyhi ve sellem Efendimizi (müşâhede âleminde)
gördüm ve ona: Ey Allah’ın Resülü! Senin şeriatına uygun düşen bir
amelde sana uymanın hakikati nedir, diye sordum. Efendimiz bana:
Ameli yaparken ve yaptıktan sonra bizatihi şeriatı görmendir, buyurdu».
Bu ahidle amel etmek isteyenler, hâlihazırda mevcut veya tarihe
karışmış mezheblerin isbat ve delillerini ve bu mezheblerde yetişmiş ve
tanınmış bilginlerin söz ve düşüncelerini bilmesi icab eder ki, mübah
veya yasaklar hususunda gizli bir yön kalmasın. Bütün bunları kavradıktan sonra geriye nefsini eline teslim edeceği, kendisini eğitecek, yol

gösterecek bir şeyhe olan ihtiyacı kalır. Bu şeyh; rehberliğiyle, önderliğiyle ve nefsi mücahede ve riyazet yaptırmak suretiyle müridin kötü sıfatlarını yok eder, onu beğenilir sıfatlarla süsleyerek Hakk Taala ve Resulü’nün meclisinde oturmayı başarabilecek bir hale getirir.
Birçok insanlar taşıdıkları manevi kir ve pisliklere rağmen Hakk Taala
ve sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimizle oturduklarını
ileri sürmüşlerse de (taşıdıkları kir ve kötülüklerle bu azametli meclise
girmeleri imkansız olduğundan), onların bu iddiaları ancak gadaba uğramalarını ve huzurdan kovulmalarını artırmıştır.
Ey kardeşim! Bu sebepledir ki, kalp aynanı toz ve pastan temiz
tutmaya, onu her an parlak ve cilalı bulundurmaya çalışmalısın. Kendini, rezil edici aşağılık davranışlardan uzak tutmalısın. Üzerinde Hakk
Taâlâ’nın ve Resulü’nün çevresine girmeye mani bir tek kötü şey bırakmamalısın. Bunları yaparken sallalahu aleyhi ve sellem Efendimize çokça ve selâm getirmeye çalışmalısın. Böylece o çevreye girebilecek veya sallalahu aleyhi ve sellem Efendimizi görecek bir yol bulmuş ve o makama varmış olurum. Bu yol; Şeyh Nureddin eş-Şünî, Şeyh Ahmed ez-Zeváví ve Şeyh Muhammed ibn Davud el-Münzilavi ve bir takım Yemen ülkesi büyüklerinin izlediği yoldur.
Bu iz üzerinde yürüyen herhangi bir kişi, bütün kusur ve kabahatlerden arınıncaya kadar Rasullullah sallalahu aleyhi ve sellem Efendimize ve çoğaltırsa, artık o kişi uyanık bir halde iken
istediği an aleyhi ve sellem Efendimizle buluşabilir. Şayed bu buluşma keyfiyeti olmuyorsa, bunun sebebini Efendimiz’e yaptığı salat ve selam eksikliğinde aramalıdır; çünkü Efendimizle o makamda buluşmaya erişmek için kişinin salat ve selamı çoğaltması şarttır.
Şeyh Ahmed ez-Zevâvî, Efendimizle buluşabilmek için tam bir sene müddetle gece ve gündüz elli bin salat ve selām getirdigini ve sonunda Efendimizle buluştuğunu bana anlatmıştı.
Ve yine Şeyh Nureddin eş-Şünî Hazretleri şu kadar seneden beri gece ve gündüz otuz bin kez salat ve selam getirmek suretiyle Efendimizle buluştuğunu bana anlatmıştı.
Hocam ve efendim -Allah’ın rahmeti üzerine olsun — Ali el-Havas Hazretleri’nin şöyle konuştuğunu. duymuştum: «İrfan makamında ki kul, Resulullah Efendimiz’le istediği vakit yakaza anında buluşamıyorsa vermemiştir”.
Yine duyduğumuza ve haber aldığımıza göre, yakaza halinde aşikare
olarak Rasullulah Efendimiz’le buluşanlar arasında Fas cemaat
şeyhi olan Şeyh Ebu Medyen Hazretleri, Şeyh Abdurrahim el-Kanâvi,
Şeyh Ebu Musa ez-Zevli, Şeyh Ebu’l-Hasan eq-Şâzili, Şeyh Ebu’l-Abbas
el-Merosi, Seyh Ebussuud ibn Ebi’l-Asäir, hocam Ibrahim el-Metbüli
ve Şeyh el-Süyüti da vardır. Şeyh Celâlüddin, Resullah Efendimizle yakaza halinde yetmiş küsur defa buluştuğunu söylemiştir.

Hocam Şeyh İbrahim el-Metbüli ise, Efendimizle kaç
defa buluştuğunun hesabını tutamamıştır. Çünkü her an
Rasullulah Efendimizle ile buluşurdu. Her vakit şöyle derdi: «Benim bir tek şeyhim vardır, o da ancak Resullulah Efendimizdir».
Şeyh Ebu’l-Abbas el-Merasî, «Şayet Resullulah Efendimiz benden
bir saat gizlenmiş ve görünmemiş olsa, kendimi hiçbir vakit iman sahibi
gibi bir kul saymam” buyurmuşlardır.
Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki, sallallahu aleyhi ve sellem
Efendimizle buluşma yer ve makamını elde etmek çok kıymetli ve
güçtür.
Günün birinde benim de bulunduğum Şeyh Ali el-Misafir Hazretleri’nin meclisine bir kişi gelerek şeyhe hitaben, “Ey efendim! Artık
öyle bir makama vardım ki, uyanık iken istediğim an Resullah Efendimizle buluşmaya başladım”, dedi. Şeyh bu söz üzerine o zata hitaben, «Ey evlâdim! Şunu bil ki kul ile bu makam arasında 247 bin makam vardır. Biz bütün bu makamlardan vazgeçtik, bunlardan bize yalnız on makam sayabilir ve bu on makam hakkında konuşabilir misin,
diye sorunca o zat şaşırıp kaldı; ne cevap vereceğini bilemez hale geldi. Mecliste bulunanlara karşı yalanı belli olduğundan rezil oldu.
“Allah kimi diverse onu doğru yola iletir.” (Ayet meali).
Şimdi tekrar konumuza dönelim, Kur’an ve sünnet hakkında bazı hadisleri açıklayalım. Başarı Allah’tandır.
Tirmizi, Ebu Davud, İbni Mace ve İbn Hibban-Sahibinden Irbaz
ibn Sariye’den (r.a.) Münziri’nin hasen-i sahih olduğunu kaydettiği
şu hadisi etmişlerdir: Müşarünileyh şöyle anlatıyor: Sallállahu aleyhi ve sellem Efendimiz bír vaazında bizlere hitap etmişti, Bu vaazı bizleri duygulandırmış, gözlerimiz yaşarmış, kalblerimiz ürpermişti. Efendimiz’e, ey Allah’ın Resúlü, bu vaazın bizlere vedalaşır
hissini vermistir; bizlere bir nasihatte bulunun, diye rica ettik. Resulullah Efendimiz de bunun üzerine, “Allah’tan sakınmamızı, emirlerini dinleyip ona itaat etmenizi öğütlerim vevasiyet ederim. Başınıza tayin edilen kumandan, azaları kesik Habeşi bir köle dahi olsa (emirlerine) kulak itaat etmenizi tavsiye ederim. İçinizden yaşayacak olanlar pek yakında birçok ayrılıklar görecekler. (Öyle bir devirde) sünnetime ve hidayete erdirilmiş (doğru yolda yürüyen) olgun halifelerin yoluna azı dişlerinizle (bütün gücünüzle) sarılınız.
Dinde yeni ortaya çıkan veya çıkacak bid’atlardan sakınınız. Her bid’-at bir sapıklıktır. Her sapıklığın sonu da ateştir. buyurdu.
Hadis metninde geçen «Sünneti azı dişinizle ısırın» sözü; bid’at
üzerine değil, Muhammed’in sünneti üzerine çalışın, ona bütün gücünüzle sarılın, demektir.

İbn Ebi’d-Dünya ve Hákim, isnadı sahihtir dedikleri şu hadisi
naklederler: Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, «Kim ki iyi ve helal yiyip sünnetle amel ederse, çevresindeki insanlara (komşularına)
emniyet telkin ederse o kişi cennete girer. ” buyurmuşlardır. Bu hadisi
Efendimiz’den duyanlar, “Ey Allah’ın Resulü, bu gün için böyle
kimseler çoktur” , deyince, Resulullah Efendimiz de, “Evet dediğiniz
doğrudur, yalnız benden sonra gelecek kavimlerde bu gibilerin sayısı azalacaktır”. buyurmuştur.
Yine aynı hadisçiler merfu kaydiyle şu hadisi kaydetmişlerdir.
«Ümmetimin fesada düştüğü bir zamanda sünnetine bağlı kalıp sıkı sıkıya sarılanlara yüz şehidin ecir ve sevabı vardır».
Hâkim merfu kaydiyle şu hadisi etmiş ve Şeyhayn’ın
şartlarına göre isnadı sahihdir, demiştir: Sallahu aleyhi ve sellem
Efendimiz, “Sünnette iktisad yapmak (ölçülü davranmak), bid’at
uğrunda çalışmaktan daha güzel ve faziletlidir.- buyurmuştur.”
Yine Şeyhayn (Buhari ile Müslim) ve daha başkaları, —Allah’ın
rızası ve rahmeti üzerine olsun–, Hazret-i Ömer ibn Hattab’dan naklen şöyle anlatırlar: Hazret-i Ömer Kábe-i Muazzama’daki (Hacerül-
Esved) i öper ve şöyle der: «Biliyorum ki sen zararı ve faydası olmayan bir taşsın; Sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in seni öptüğü-
görmeseydim, ben de seni öpmezdim-.
İbn ve Ibn Hibban “Sahih”lerinde, oglu Muaviye’-den, onun da babasından şöyle anlattığını nakletmişlerdir: -Sallallahu aleyhi ve sellem bir topluluk içinde bulunurken yanına geldik,
kendisine biat edip peygamberliğini tanıdık. Üzerlerindeki elbisenin düğmeleri
çözüktü-.
Abdullah oğlu Urve der ki: «Ben de ne Muaviye’nin ne de babasının yaz olsun, kış olsun elbiselerinin düğmesini iliklediklerini görmedim».
İbn Huzeyme -Sahih’inde ve Beyhaki, Eslem oğlu Zeyd’in
şöyle anlattığını nakledenler: “Ömer’in oğlunu gördüm, düğmeleri
çözük namaz kılıyordu. Bunun sebebini kendisinden sorunca, Resulullah Efendímiz’in namaz sırasında bu şekilde danrandığını gördügüm için ben de böyle yapmaktayım, diye cevap verdi-. (Not: Bu sebeple camilerde imamların giydiği cübbenin düğmeleri yoktur ve bol
olarak yapılır).
İmam Ahmed ve Bezzar işe, Mücahit’in şu olayı anlattığını naklederler: “Hazret-i Ömer’in oğlu ile beraber bir yolculukta bulunuyorduk. Bir yerden geçmemiz icap etmiş, fakat her nedense Ömer’in
oğlu oradan geçmeyip, oradan uzaklaşarak yine yoluna devam etmişti. Kendisine bunun sebebini sorunca bizlere, sallahu aleyhi
ve sellem Efendimiz de hayatta iken buraya gelmiş, fakat o noktadan
sağ veya sola doğru uzaklaşarak yolunu değiştirdiğini görmüştüm.
Ben de onun için o yerden geçmedim, buyurmuşlardı-.

Bezzar, —Allah’ın rızası üzerine olsun– Hazreti Ömer’in oğlundan naklen şöyle anlatır: «Medine ile Mekke arasında büyücek bir vardı. İbn Ömer buraya gelir, ağacın altında yatar uyurdu ve
şöyle derdi: Sallahu aleyhi ve sellem de böyle yapardı».
İmam Ahmed ve diğerlerinin anlattıklarına göre, İbn Ömer bir
yolculukta bir mahalden geçerken kafileyi ve develeri durdurup defi hacetini
yapmış ve sonra şöyle haber vermiştir. Sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de hacetini bu yerde görmüştü; ben de
onun yaptığı yerde yapmak istedim.
Anlatıldığı gibi, İbn Omer ve emsali gibiler sallahu aleyhi ve
sellem Efendimizin fiil ve hareketlerini izleyerek, rastgele yerde hacetlerini def etmeye utanırlardı. Def-i hacet ettikleri yerin kudsi ve müşerref bir yer olmasından çekinerek rastgele yerde defi hscet etmezlerdi. İşte İbn Ömer de Efendimiz’in o fiili orada yaptığını görünce o yerde def-i hacet yapmakta bir sakınca olmadığına
kanaat getirerek, onun yaptığını yapmıştı.
İmam der ki: —Allah’ın rızası üzerlerine olsun– bütün ashabın Resulullah Efendimiz’in izi üzerinde yürüdüklerini, onun sünnetinden hiçbir vakit ayrılmamış olduklarını bildirir birçok haberler vardır.
Hak Taala her şeyi en iyi bilendir ve üstün lütuf ve merhamet
sahidir.

....... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İmam Şarani (23. Cü Ahid)


Y i r m i Üç ü n c ü
meclislerde oturmanın adabı

Sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de; mescidlerde uzun süre oturup, çarşı ve pazarlarda fazla kalmamamız hususlarındadır.
Her iki yerde bulunup oturmanın ayrı ayrı şartları vardır. Mescidlerde oturmanın şartlarına gelince: Kişinin mescidde bulunduğu
sürece tüm hareketleri, oturması, kalkması, düşünceleri temiz ve bir
edeb içinde övülecek bir şekilde olmalıdır. Bu böyle olmadığı takdir de mescidde oturmayı kısaltmalıdır. Zira mescidde oturan kişi, hissetsin veya etmesin, Hak Taálá’nın huzurunda olduğunu nutmamalıdir. Öyle ya, padişah meclisinde edebiyle oturmayan kişinin başına felaket tez gelir.
Meşayihden Muhammed Şüveymî, Allah’ın rızası üzerine olsun,
Medyen’in talebesi idi. Ebu Medyen’in meclisinde bulunanların hiçbiri onunla oturmaya cesaret edemezdi. Çünkü meclisde bulunanlardan birinin hatır ve hayaline kötü bir şey geldiğini hisseder etmez, elindeki
değnek ile o kişiyi adamakıllı döverdi. Çünkü her şey kendisine malum olurdu. Allah’ın yaratıklarından bir kulun meclisinde böyle olursa, Hak
Taâlâ’nın huzur meclisinde bu gibi davranışların ne gibi bir sonuca
varacağını bir düşün…
Ben derim ki: Bu gün için mescidde oturanların bir çokları, özellikle o mescide yakın veya komşu olanlar, devamlı mescidlere gidip
gelenler oralarda oturup bilginleri, salih kişileri, valileri, hâkimleri,
şahitleri, zalimleri, tüccarları bu ve bunlara benzer kişileri Allah’ın
huzur meclisinde çekiştirip dururlar; bu zümrenin noksanlarını, yaptıklarını çekinmeden anlatır ve çevrelerinde bulunanlara duyururlar.
Bu gibi kişiler hayvanlar gibidir; hatta behimeler dürumları itibariyle bunlardan daha iyidirler.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, hocam ve efendim Ali el-Havas
mescidlerde olan ve bitenleri bildiği için, müezzinin «Haydi namaza…»
seslenmesiyle mescide girerdi. Kendisine vaktinden önce gelmemesinin sebebi sorulduğunda şöyle cevab verirdi:
«Bizim gibi acizlerin Allah’ın meclisi sayılan mescidlerde fazla
oturmaları yakışık almaz. Zira bizler mescide bir şey kazanmak için
geliriz, kazanacağımız o şeyi kaybetmekten korkarız».
Binaenaleyh her mü’min kul mescidde edep ve terbiye içinde olmalıdır. Çünkü burası Allah’ın evidir. Bu eve erken olarak ancak iç ve dış uzuvlarını yerilmiş her türlü sıfatlardan koruyabileceğine, herhangi bir Müslüman hakkında kötü bir zan taşımayacağına güvenen ve daha önemlisi onun bunun rızkında ve yaşantısında gözü olmayanlar girebilir ki, bu sıfat Hak Taâlâ’ya karşı ittiham kokusu taşıdığından en çirkin bir sıfattır-. Çünkü ona, anasının karnından ölünceye kadar veren O’dur.
Yine hocam Ali el-Havas, mescidde oturanların riayet edecekleri
birtakım hususlar vardır, der. Söyle ki: Mescidde oturan bir kişiden Allah için bir şey istendiğinde “Hayır”
dememelidir. Oturan kişiden ne istenirse istensin, ister sarığı istensin, ister paltosu, hatta isterse evinde ve halvetinde olan eşyalar istensin (vermem dememelidir). Ama eğer kendisini denemek için istediklerini biliyorsa o zaman menfi cevab verebilir.
Yine kişi hastalık veya yara, şiddetli soğuk veya sıcak gibi şer’i
bir özrü olmadan kabaca bir kılıkla veya mescide yakışmayan bir elbise ile mescid içinde gezinmemelidir.
Mescidde oturduğu sürece abdestine dikkat etmeli, kendisini ibadete vermeli, abdesti herhangi bir özür ile bozulursa bir an bile
orada kalmamalıdır.
Mescidde bulunduğu sürece, nefsinin orada bulunan diğer Müslümanlardan daha hayırlı olduğunu düşünmemelidir. Bu düşünce İblis’in suçudur. İblis bu suçu işleyerek Allah’a karşı gelmiş, bu yüzden Allah’-ın lanetini alarak ilahi çevreden kovulmuştur.
İşte bu saydıklarım, kişinin mescidde göstereceği edeb ve davranışların ana çizgileridir. Her edeb ve terbiyenin de kendine göre teferruatı vardır.
Çarşı ve pazarlarda oturmanın şartlarına gelince:
Alım ve satım gibi haller kişiyi Allah Taálá’yı anmaktan alıkoymamalıdır.
Komşusuna gelen müşterilerle ilgilenmemeli ve kıskanç nazarlarla oraya bakmamalıdır.
Rızkı hususunda aldığı ve sattığı mala güvenmemelidir. Bu işi boş
durmamak için, Allah’ın çalış emrine imtisalen yaptığını bilmelidir. Bu
bakımdan o mala değil, Allah’a güvenmelidir. Zira rızık ve bereketi veren, rızkı arttığında veya azaldığında onu kimseye muhtaç kılmayacak olan O’dur. Burada bilinmesi gereken bir mühim nokta da şudur: Kişi, yemekten sonraki tokluk duygusunu yediği ve içtiği şeylerin vermediğini, bu duyguyu insana Hak Taâlâ’nın verdiğini bilmelidir. Allah’ın rahmeti üzerine olsun, hocam Ali el-Havas’ın şöyle konuştuğunu duymuştum: «Kulun evinde oturuş şekli ayrı, çarşıda oturuş şekli ayrı olursa, o, Allah’tan gayrı bir kimseye güven duyuyor demektir”. Bu düşünce ve duygu ise Allah’a karşı massiyettir.
Allah’ın rahmeti iizerine olsun, hocam el-Havas, rızık kapısı
olan dükkânını açtığı vakit, “Ey Fettah ve her şeyi bilen Allah’ım!
adınla bu rızık kapısını açıyorum. Ey Allah’ım! Bu rızık kapısını kulllarının
faydalanması için açıyorum» diye dua ederdi. Sonra içeri girer,
dükkanını kapayıncaya kadar dışarıda gezinen halka bakmazdı. O,
her an, dükkânının içinde dahi Allah’ın huzur meclisinde otururdu.
Çarşı ve pazarla ilgili şartlardan biri de, kadınlara bakmamak ve
onlarla konuşmamaktır. Şayet nefsi ve kalbi bir kadınla konuşmayı
arzularsa, artık çarşıda, dükkânında oturması Allah’a bir masiyettir.
Bir diğer şart da, çok satış yapmadığı günlerde, fazla satış yap-
tığı günlerden daha fazla sevinmesidir. Böyle yapmakla Hak Taâlâ’nın muradını, takdirini kendi arzularına tercih etmiş olur… Çarşıda veya buna benzer yerlerde oturmanın ve usul ve adabı daha pek çoktur.
Bu anlatılanlardan şu hakikati öğrenmiş oluyoruz:
Kendi kazancı ile yiyip geçinen bir tacire veya herhangi bir sanat
dalında alın teri ile kazanıp yiyen bir işçiye bir fakirin “afiyet olsun”,
demesi, her türlü günahtan uzak olarak, kazandığını öğrenip
bilmeden böyle söylemesi doğru değildir.
Aynı şekilde bir mescidde, veya Kâbe’de, veya Medine’de Resulullah aleyhi ve sellemin mescidinde, veya
Kudüs-i Şerif’te
mücavir olan bir fakire (Sofiye, dervişe) bir tacirin
«mübarek olsun,
kutlu olsun…» gibi sözlerle iltifatta bulunması, o fakirin kim olduğunu, zikrettiğimiz ve etmediğimiz âfetlerden uzak olmadığını bilmeden doğru değildir. İşlerin dış görünüşlerine bakıp iç durumlarını
ve sonuçlarını göz önünde bulundurmayan pek çok kimseler bu hatalara düşmektedir.
Bunun için fakirliğin (sofiliğin, dervişliğin) şartlarından biri de;
fakir olsun tacir olsun – sırat köprüsünü geçip cennete girdiklerini görünceye kadar- kimseyi övmemektir.
Bazı bilginlerin ve tüccarların Mekke’de oturan (gidip oraya yerleşen) biri için, «Falana ne mutlu! Dünyadan el etek çekip gidip Mek-
ke’ye yerleşti … dediklerini duyuyordum. Mekke’yi ziyarete gittiğim vakit o kişinin halini, durumunu, yaşantısını gözlerimle görmüştüm.
Durumunu anlatılanların aksine çok kötü bulmuştum. Hiçbir yerden
rahat bir kazanç ve geçim imkânı temin edememişti. Öyle bir halde idi
ki, geçimi tamamen onun bunun bağışlarına ve vereceği sadakalara
kalmıştı. Bu ona yetmediği cihetle gözleri onun bunun kazancında olup
dilenmekte idi. Birisinden bir şey istediğinde o kişi bilerek veya bilmeyerek bir sadaka veya bir şey vermeden geçip giderse, o şahsı her
yerde hicv eder, gıybetini yapardı. Halk bu belalı fakire çatmamak
için, veya şeref ve nefislerini korumak için sus payı olarak bir sadaka verip geçerlerdi.
Allah’a yemin ederim ki, bu kötü kişinin ömrü boyu Mekke’de ihlasla yaptığı amelleri gıybetini yaptığı şahıslara verilse tek bir gıybetini dahi karşılamaz. Kaldı ki, amellerinde değil de ve desinler duygusu ise, Allah’ın kabul edeceği ameli de yok demektir, Ameli olmayınca da hiçbir kimseye hakkını ödeyemez (Bu takdir de hak sahiplerinin günahları sırtına yüklenir).
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, hocam Ali el-Havas’in hacca gitmek isteyen biriyle şöyle konuştuğunu
duymuştum: «Ey kardeşim! Mekke ve Medine’de sakın mücavir olma (oralarda kalma). Çünkü oraların haklarını ödemekten aciz kalırsın. O zaman şu darb-i mesel sana pek uygun düşer: “Hacca gittiğin vakit bir heybelik günahın vardı, hacdan sırtında bin heybelik günah taşıyarak döndün”.
Hacca gidecek kişi, hocama, “Bana orada mücavir olarak kalmam
için izin ve müsaade vermenizi rica ederim» dedi. Hocam Ali el-Havas
o kişiye, “Senin orada kalmana bazı şartlara bağlarırsan izin veririm”
buyurdu. O kişi “Bu şartlar nedir?” diye sorunca da şöyle cevab verdi:
Şartlardan biri şudur: Orada kaldığın sürece, hiçbir yiyecek ihtiyatı yapmayacaksın. Üstündeki paralardan arttırıayacaksın, Gece ve
gündüz aç yatıp kalkan birini tanırken yalnız başına yemek yemeyeceksin. Eski elbiselerin varken, yeni elbiseler giymeyeceksin. Mümkünse bunları satıp parasını açlara ve fakirlere harcayacaksın. Sonra orada kaldığın sürece memleketini, vazifeni, aile ve
çocuklarını özlemeyecek ve hatta -mekkedeki arkadaşlarından gayrısını– hatırlayıp düşünmeyeceksin. Zira sen orada özellikle Allah’ın huzurunda bulunuyorsun demektir. Senin kalbin ancak Hak Taala için çarpacak ve
O’na yönelmiş olacaktır. Hak Taala orada kalbini alacak, kalbin, kendi varlığından çıkacak ve sen de böylece O’nun huzurunda kalpsiz bir
cisim haline gelmiş olacaksın.
Bu şartlardan biri de, orada oturup kaldığın sürece, rızkı ebediyen
kaybedeceğin korkusu ile Hak Taâlâ’ya hatırından ve aklından bir itham kokusunun geçmemesidir. Zira Hak Taâlâ’nın huzur ehlinin böyle şeyleri düşünmeleri câiz değildir. Şayet huzur ehlinden birine böyle bir düşünce hâkim olur, Hak Taâlâ’yı ittiham ederse, bu kötü ahlâkından ve inancının zayıf olmasından dolayı o kişi huzur meclisinden kovulmuş olur. Kişi anasının karnından ta ihtiyarlarıp saçı-sakalı ağarıncaya
kadar kendisini yedirip içirenin, yaşadığı sürece rızıklandıranin Hak olduğunu nasıl görmez ve bilmez!…
Hak Taâlâ’yı en önemsiz bir şey için olsun itham etmekten daha kötü ve adi bir davranış olamaz; bundan daha beteri yoktur.
Halbuki o mukaddes beldenin oraya gelip oturanlara kısmet ve
rızkını verme özelliği vardır. Rızık ve mal yönünden Hak Teala’yı
İtham etmekten uzak olanlar ancak Allah’ın bütün velileridir. Bu sebepledir ki, büyük zevât Mekke’de oturmaktan çekinirler.
Mücaveretin şartlarundan biri de, oralarda ikamet edildiği sürece
Allaha karlı hatır ve hayalden hiçbir masiyet fikri getirmemiştir. Masiyeti düşünmek böyle olursa, ya ona nasıldır?!. Bundan dolayıdır ki, veliler sıkıntılara rağmen ailelerini alarak buralardan göç etmişlerdir.
Allah’ın rahmeti olsun, es-Şabi şöyle derdi: «Mekke’de
bir hamamda oturmak bana daha sevimli gelir». Ve yine,
Mekke’de suç bir ve kabahat korkusundan Horasan’da bir
mescidde müezzin olarak oturmam, Mekke’de oturmaktan daha sevimli
gelir, hiçbir suç ve kabahatim olmasa dahi, orada oturmuş olsam, orada oturmamdan dolayı Hak Taala yine bana acı azabını verir” demiş
ve şu ayeti okumuştur: “Kim orada zulüm ile ilhama yeltenirse biz ona
pek bir azab taktırırız.” (1).
Allah’ın rızası olsun, İbn Abbas Hazretlerine birisi, Mekke’de da Tahif de oturmasının sebebini sormuş. İbn Abbas hazretleri de, «Insanlara ve nefsime zulmetme düşüncelerinden kendimi koruyamıyorum. Fiilen ve gerçekten bunu yapmış olsam acaba
ne olurdu? Hak Taalafiilen gerçekleştirmediği düşüncelerinden
ötürü sorguya gelmez. Fakat Mekke bunun dışında bırakılmıştır; kullar orada zihinlerinden geçirdiklerinden dahi hesaba tabi tutulacaklardır», buyurmuşlardır. Bunun üzerine o şahıs «Efendim Mekke’ye mücavir olma niyetimden tövbe ettim” dedi. Sonra hacca gidip geri döndü.
Hocam ve efendim Muhammed ibn Anan’ın bana verdiği bir habere
göre, zamanımız evliyasından bazıları Şeyh Ebu’l-Abbas el-Gamri ile birlikte hacca gitmişler – Hak onlara bağışladığı bereketle bizleri do bereketlendirsin – Bu hac kafilesi Mısır ve köylerinden olmak üzere
15 veli’yi kapsıyormuş. Bu kalabalık, başkanlarına, “Ey efendim!
Mekke ve Medine’de mücavir kalmak için müsaadenizi rica ediyoruz» demişler, Hazret bu evliya kafilesine şöyle cevap vermiş: «Mekke ve Medine’nin edeb ve usulüne kimin uyacak gücü varsa orada kalsın». Kafiledekiler “Mekke’de riayet edilecek edebler nedir?” diye sormuşlar, Hazret, «Daima Allah’ın huzurunda bulunan peygamberler, veliler ve meleklerin vasıflarını taşımak, Allah’ın hoş görmediği düşünceleri gönülden geçirmemek» cevabını vermiş. «Peki, Medine’nin edeb ve usulü
nedir?” sorusuna da, “Oranın edeb ve usulü Mekke’nin edeb ve
usulleri gibidir ve biraz daha fazladır. Bu da aleyhi ve sellem Efendimizin sünnetine aykırı bir davranışta bulunmamaktır. Ayrıca
kişinin başındaki sarığı dahi küçültmesi, elinde bulunan her şeyi
sadaka olarak vermesi ve yine Medine’de fikir ve kıyas yapmadan şeriatin açıkladığı dersten gayrı bir ders vermemesidir. Eğer safa ehlinden ise, sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ile etmeden bir
görüş belirtmemesidir. Bu istişare yakaza halinde olup, Efendimizin
konuşmasını açıkça duymalıdır. Nitekim, Allah’ın rızası üzerine olsun,
Şeyh Muhyiddin Hazretleri, «Bazı hadis hafızlarınınzayıf diye hükmettikleri bazı hadisleri aleyhi ve sellem Efendimiz’den
sorup sıhhatlerini tesbit ettim, aldığım cevapla artık o hadisler üzerinde şüphem ve tereddüdün kalmamıştır. Bu hadislerin onun doğru şeriatından olduğuna inandım; alimler kendi düşünce ve kaidelerine riayet için bana inanmasalar da ben onunla amel ederim», demiştir.
Ebu’l-Abbas el-Gamri bunları hac kafilesindeki veli mertebesine
varmış kişilere anlattıktan sonra, kafiledekiler «Efendim içimizden
hiç biri bu şart ve usullere dayanacak ve uyacak güçte değildir» diyerek, hac farizalarını yaptıktan sonra oralarda kalmayarak birlikte dönmüşler.
Bu kafilede büyük zatlardan Şeyh Muhammed bin Davud, Şeyh
Muhammed el-Adl, Ebu Bekir el-Hadidi, Şeyh Ali ibn Cemal ve Şeyh Abdulkadir ed-Düştutü de vardı. Ve yine bu kafilenin içinde bulunan el-Gamri Camii’nin imamı Şeyh Eminüddin’in bana anlattığına göre, Şeyh Abdülkadir ed-Düştütü Medine’deki Mescid-i Nebevi’ye girememiş; yanağını babü selam adlı kapının eşiğine koymuş öylece kalmıştır. Bu durumda iken arkadaşları onu sırtlayıp kaldırmışlar ve yolda Ebyar-ı Ali (Hazret-i Ali kuyuları) adlı yerde ancak kendisine gelebilmiştir.
Ey kardeşim! İşte ahlak ve edeb ehlinin Allah ve Resulü ile birlikte çarşı ve mescidlerde nasıl oturacağını ve davranışarını nasıl
olacağını düşün. Sen amel ve fiillerinde onlar izlemelisin. Daha önce anlattığımız 12’nci Ahidde yazılı olanlara. bir bak. Hakk Taala seni hidayetine mazhar eylesin.
Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste, «Hakk Taala’nın memleketlerde en çok sevdiği mescidler, en çok nefret ettiği yerler de çarşılardır” buyurulmuştur.
İmam Ahmed, Ebu Ya’lá ve Hakim Bezzar’a ait olan yukarıdaki hadisi sahih senetlerle şöyle rivayet ederler: Adamın biri Efendimize «Ey Allah’ın Resulü, Hak şehirlerden hangisini sever, hangisinden nefret eder?» diye sorunca, Efendimiz «Bunu bilmem, Cebrâil’e sormadan cevap veremem» buyurur. Bunun üzerine Cebrail gelir, ona Hakk Taâlâ’nın en çok sevdiği yerlerin mescidler oldugunu, en çok nefret ettiği yerlerin de çarşılar olduğunu bildirir».
Bir rivayete göre Efendimiz Cebrail’e sorunca, Cebrail’in «Ben bilmiyorum, Mikáil’e sorayım» dediğini Taberani ve İbn Hibban «Sahih»inde kaydederler.
Taberani’nin bir diğer rivayetine göre de, salllahu aleyhi ve sellem Efendimiz haber meleği Cebrail’e «Hangi yerler daha hayırlıdır» diye sorar. O da «Bilemem» der… «Öyle ise Rabb’ine sor» deyince
ağlamaya başlar ve «Bizim O’na bir şey sormaya yetkimiz var mı? O bize arzuladığını bildirir» diyerek göğe doğru yükselir, gider. Sonradan gelerek Efendimiz’e «Dünya üzerinde en hayırlı yerler Allah’ın evleridir» buyurur. Efendimiz «Peki en şerli ve hayırsız yerler neresidir?» sorusuna Cebrail bir cevap vermeden yeni baştan göre yükselir ve tekrar dönerek «Hakk Taalâ’nın en şerli gördüğü yerler çarşılardır» buyurur.
Şeyhayn’ın ve diğerlerinin rivayet ettikleri bir hadiste Resulullah sallállahu aleyhi ve sellem Efendimiz, «Hak Taala kıyamet gününde yedi zümreyi gölgesine alır” buyurduktan sonra bu yediden
birinin de «kalbleri mescidlere bağlı kişiler» olduğunu zikretmiştir”. Tırmızi
hadisün-hasenün kaydıyla, Ibn Mace, Ibn Hüzeyme ile
Hibban da «Sahih»lerinde, de isnadı sahihtir kaydını çıkararak şu hadisi rivayet ederler -metin Tirmizi’ye aittir “Şayet mescide gitmeyi adet haline getirmiş bir kimseyi görürseniz onun iman olduğuna şehadet ediniz».
İbn Ebi Şeybe, İbni Mâce, İbn Hüzeyme ile İbn Hibban da “Sa-
hih»lerinde merfuan şu hadisi rivayet ederler: «Bir ailenin kaybolan
ferdi bulununca veya geri dönünce, yüzleri nasıl sevinçten güzelleşir ve canlanırsa, mescidlerde namaz ve zikir için gelip yerleşenlerin bu hareketlerinden de Allah öyle sevinç duyar (memnun kalır)».
«Ey kardeşim! Namaz ve Allah’ı anma hakkında sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bu sözlerini düşün. Bu hadisleriyle mescidlerdeki toplantıların ancak bu gaye ile yapılmalarına işaret buyurmuştur.
Hak Taala mescidlerde aksine davrananların bu hareketlerinden hoşnud kalmaz. Yukarıda geçen hadiste anlatılmak istenen de
budur. Gelecek bütün hadislerde de bu fikir vurgulanacaktır. Çünkü bir şeye rağbet, o şeyin eksikliklerden salim olmasına bağlıdır.
[Binaenaleyh Allah’ın kullarından hoşnut kalması onların davranışlarına merbuttur].
Hak Teala’nın beşaşetinden (sevinmesinden) maksat; evine giren kimsenin bu fiilinden memnun kalıp tebessüm buyurmasıdır. Nasil ki, bir kul kendisine gelen misafirini güler bir yüz ve sevimli bir
çehreyle karşılarsa, Hak Taala da evine gelen misafirini öylece karşılamış olur. Allah daha iyisini bilir.
İbni Hüzeyme ise şu hadisi rivayet eder: “Şayet kul (ibadet için
geldiği) mescidden bir iş veya hastalık sebebiyle uzaklaşıp, bilahare tekrar oraya dönerse, Hak o kulundan memnun kalır».
Taberani’nin rivayet ettiği bir hadiste Resulullah, “Allah’ın evlerini canlandırıp bina edenler, Allah ehli ve sevimli kullarıdır» buyurmuşlardır.
Ve yine Taberani’ye ait bir hadiste de, “Mescide gelmeyi huy
edinip alışan kişiye, Hak da alışmış olur” buyurmuşlardır.
İmam Ahmed ve Hakim – ki onun senedinde (ravileri arasında)
İbn Lühey de vardır- merfuan rivayet ettikleri bir hadiste, “Mescidde (ibadeti huy edinip) oturan şu üç güzel hasletle karşılaşır:
1 Fayda göreceği bir kardeş,
2 Hikmetli bir söz,
3 Beklenen rahmet(-i iláhi),» buyurulmuştur.
Hak sübhanehu ve Taala daha iyisini bilir

....... kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İmam Şarani “18. ci Ahid”

O n s e k i z i n c i
a h i d
Ezan okuyana icabet etmek

Sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere emanet ettiği emir
ve vasiyetlerinden biri de; ezan okuyan kişinin ezanına, sünnete göre
icabet edilmesi lüzumudur.
Başka ve boş şeylerle, mânasız hareket ve sözlerle kendimizi oyalamayarak Peygamberimiz sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i getirmiş olduğu sünnete karşı bir terbiye ve edep dairesinde müezzinin
söylediklerini söylemeliyiz.
Yapılması icap eden her sünnetin, kendine göre bir özelliği, vakti ve saati vardır. Meselâ: Müezzine icabet etmenin vakti vardır, ilim öğrenmenin vakti vardır, tesbih çekmenin, Kur’an tilavetinin vakti vardır. Bizlerden fatiha istenildiğinde bunun yerini tevbe ve istiğfara bırakmayalım. Tesbih vakti yerini rüku ve sücud yerine çevirmeyelim.
Kur’an tilâvet vaktini, kelime-i şehadet vaktiyle değişmeyelim. Böylece
sırasında her şeyi vaktinde yapalım; bu böyledir ve böylece bilinmelidir.
Diğer halktan geçtik, ilim peşinde olan talebelerin pek çoğu da bu
ahde riayet etmemektedir. Müezzine icabet etmezler; belki cemaatle
namaz kılmayı dahi lüzumsuz görerek cematin camiden çıkmasını beklerler. Halbuki bu gibiler lügat, gramer veya fıkıh usulü ilimleri öğrenmektedirler. Kendilerine; neden camii, cemaati terkettikleri sorulacak olursa, verecekleri cevap şudur: “İlim peşinde koşmak her şey
den önce gelir». Halbuki hiç de böyle değil. Bunun bir açıklaması ve nedeni vardır. Bu saydığım ilimlerden hiç birinin cemaatle namazdan daha öncelikle yapılması icab etmez. Bu iş o kadar açık ve bellidir ki,
şer’i emirlerin kokusunu alan herkes bunu bilir ve anlar. İlmin efdaliyeti vardır, ama yerine göredir.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, hocam ve efendim Ali el-Havas,
müezzinin «Haydi namaza…» sesini duyduğu an olduğu yerde sarsılır,
Allah Taâlâ’nın heybet ve azametinden titreyerek erir gibi olur ve huzur-ı kalble tam bir huşu içinde müezzinin davetine icabet ederdi. Allah’ın rızası ona olsun… Bunu böyle bilir ve öğrenirsen ve böyle amel edersen Allah seni hidayetine dahil etmiş olur.
Şeyhayn ve daha başkalarının merfüan rivayet ettikleri bir hadise
göre de, «Şayet müezzinin sesini duyarsanız, o ne söylerse siz de onu
söyleyin, ondan sonra bana salat ve selâm getirin; kim ki bana bir kez
salât ve selâm getirirse Hakk Teala o kişiye on kez salat ve selâm göndermiş olur. Daha sonra da benim için vesile (derecesini) isteyiniz»
buyurulmuştur.
İmam Ahmed ve Taberani merfuan şu hadisi rivayet ederler: «Ezan
sesini duyan kimse «Ey Allah’ım, ey bu faydalı namaz ve bu davetin sahibi Rabbim! Muhammed’e salat ve selâmlar eyle; bir daha kızmayacak
şekilde bizden hoşnud kal» diye duada bulunursa, Hakk Taala bu duasını kabul eder”.
Ebu Davud, ve Nesai İbn Hibban da “Sahih”inde şu hadisi rivayet
ederler: «Kim ki müezzinin sesini duyar, dediğini aynen tekrarlarsa,
onun gibi ecir ve sevab kazanmış olur”.
Bir rivayete göre de bu hadis şöyledir: «Müezzinin sesini duyan,
dediğini olduğu gibi tekrar ederse, kıyamet günü o kişiye şefaatçı olmam vacib olmuştur».
Hak Taala daha iyisini bilir.

....... kategorisinde yayınlandı. İmam Şarani “18. ci Ahid” için yorumlar kapalı

İmam Şarani “Uhudül Kübra”

Se k i z i n c i a h i d
Ulemayı sevmek ve saymak

Sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de şudur: Alimleri seveceğiz, sayacağız, onlara ikram edeceğiz.
Bütün hayatımız boyunca onlara hizmet etsek, bütün servetimizi
onlara bağışlamış olsak da, yine kendimizde onlara mükâfatlandıracak
gücü bulamayız.
Yaşadığımız bu asırda tasavvuf yolunu izleyen bazı talebe ve müridler bu ahdin ahkâmını da sarsıp bozmuşlardır.
Bu talebelerin kendi hocalarına karşı gereken vecibeleri yerine getirmedikleri görülmektedir. Bu davranışları İslâm dini için büyük bir hastalıktır. Öte yandan ilmi küçük düşürmekte ve alimlere hürmet etmemizi emreden sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bu emir ve
vasiyetlerini dahi rencide etmektedir. Durum öyle bir hale gelmiştir
ki, bakıyorsunuz bu talebelerden biri – çalışkanlığı ile kendisini hocasına beğendireceği yerde böyle yapmayarak -, hocasına yağ çekmekte,
sebepsiz yere onu övmektedir. Maksadı da böyle yapmakla kendi kötü
huyunu örtbas edebilmektir. Vela havle vela kuvvete illa billâhi’l-aliyyi’l-azîm.
Haber aldığımıza göre, İmam Nevv’i bir gün hocası İrbilli Kemal
yemeğe davet etmiş. Fakat talebesi hocasına, «Efendim beni bu
yemekten affedin; çünkü şer’i bir mazeretim vardır», diyerek hocasının davetine gitmemişti. Bunu merak eden arkadaşları kendisine,
“Mazeretin ne idi ki, hocanın davetini kabul etmedin”, diye sormuşlar. O da,
«Dikkat etmeden yiyeceğim bir lokmaya hocamın bakmasından endişe duydum», cevabını vermiştir.
Allah’ın rızası üzerine olsun yine; kendisi, hazırladığı dersi hocasına
okumak için dışarıya çıktığı vakit, bu dersten hayır görmek için
hocası hesabına sadaka verir ve şöyle dua ederdi: «Ey Allah’ım! Hocamın ayıp ve kusurlarını bana gösterme ve benden sakla ki, gözüm
onun eksiklerini görüp de haberim olmasın ve kimseden de hocam hakkında böyle şeyleri duymak istemem».
Ey kardeşim! Hocana karşı takınacağın edep dışı tavırların intaç
edeceği afetler en azından şunlardır: Ondan faydalanamazsın. Senin
aksi davranışlarından dolayı kinlendiğinden, öğreteciği faydalı şeyleri
senden saklar veya dili tutularak faydalı anlamları açıklayamaz. Öyle
bir hal doğar ki, sen onun dersinden ve konuşmasından bir sonuç alamazsın; bu da sana bir ceza olmuş olur.
Şayet aynı hocanın karşısına ahlâklı ve edebli biri gelecek olsa, o
kişinin edeb ve tavrından dolayı hocanın dili açılır ve dersini büyük
bir heves ve istekle verir.
Bütün bunlardan çıkan anlam şudur ki: Bir talebe hocası ile konuşurken
hocasının büyüklüğüne, şânına yakışacak bir tarzda terbiyesini bozmadan konuşmalı ve karşısında edeble durmalıdır. Bir padişah
karşısında alacağı tavrı takınmalıdır. İlim yönünden ondan alacağı
bilgilerle hocasıyla mücadele etmemelidir.
Şayet bir konu hakkında hocasına bir soruda bulunacaksa şöyle hitab etmelidir: Ey efendim! Geçenlerde bizlere vermiş olduğunuz dersle
bugunkü ders birbirinden farklı; bu iki dersten sizlerin güvendiğiniz
ve tavsiye edeceğiniz hangi ders olmalı ki, bizler de onu ezberleyelim,
bu yönde ne emir buyurursunuz, diye içinde terbiye ve edeb
taşıyan sözlerle konuşmalıdır.
Ve yine bir mürid veya talebe, hocasının hayatında -iyi veya
kötü olsun- boşadığı karısı ile veya öldükten sonra hocasının dul kalan eşi ile evlenmeye teşebbüs etmemelidir. Değil hayatında, hocasının
vefatından sonra dahi, ahlak ve edeb üstünde şer’i bir zaruret olmadan
hocasının evine veya halvetine gitmemelidir. Ölen hocasının yalnız çocuklarının değil, onun dost ve komşularının işlerini yapmaktan da
geri kalmamalıdır.
Her talebe ve mürid, hocasının yokluğunda hocasının hatıralarına
ve düşüncelerine aykırı olan her şeyden nefsini korumasını bilmelidir.
Nitekim ilerde bu kitabımın Satış Ahidlerinde bu konuya biraz ol-
sun değineceğiz.
Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.
İmam Buhari’nin rivayet ettiğine göre, sallahu aleyhi ve sellem efendimiz
Uhud Harbi’nde şehit düşen ashabını ikişer ikişer bir kabre
koyuyor ve cemaate, «Bu iki kişiden hangisi Kur’an’ı daha çok biliyordu», diye soruyordu. Bunlardan hangisi gösteriliyordu ise, mezarda onu
ön tarafa koyuyordu.
Ben (imam Şa’râni) derim ki: Kur’an’ı daha çok ve okuyandan maksad, onunla diğerinden daha çok amel eden, geceleri ibadete kalkan, yasaklardan sakınan demektir.
Tırmızi ve Taberaní’nin ve Hákim’in de Müslim’in şartına göre sahihtir kaydıyla rivayet ettikleri hadiste, sallahu aleyhi ve sellem
Efendimiz [bir konuşmasında], «Bereket ve hayır sizin büyüklerinizdedir» buyurmuşlardır.
İmam Ahmed, Tirmizi, İbn Hibban şu hadisi rivayet ederler: «Büyüklere hürmet, küçüklere de merhamet etmeyenler bizlerden değildir.
İmam Ahmed, Taberani, Hakim’in rivayet ettikleri bir hadiste,
«Büyüklerimizi saymayanlar, küçüklerimize merhamet etmeyenler,
Alimlerimizin haklarını bilmeyenler benim ümmetimden değildir» buyurulur. Bir rivayete göre de bu hadisin sonu şöyledir: «Büyüklerimizin şeref ve haysiyetini bilmeyen ve korumayan benim ümmetimden değildir».
Yine Taberani’nin rivayet ettiği bir hadiste rasullah Efendimiz,
“Sizleri yetiştirip öğretenlere karşı alçak gönüllü olunuz” buyurmuşlardır.
Ve yine Tabarani şu hadisi rivayet eder: «üç kimse vardır ki, onları
münafıktan başkası hafife almaz:
1 Müslüman ihtiyar,
2 İlim sahibi,
3 Adil imam (İdareci)».
İmam Ahmed, Taberani hasen senetlerle Abdullah ibn Bişr’den
şu hadisi rivayet ederler: Bu zat der ki, bir süre önce şöyle bir hadis
duymuştum: «Yirmi veya daha az veya daha çok kişiden oluşan bir
topluluk içinde bulunduğunda bunların yüzüne dikkatle bak. Eğer içlerinde Allah için kendisinden çekinilen bir kişi göremezsen, bil ki artık durum nazik bir hal almıştır».
Taberani ise şöyle bir hadis rivayet eder: “Ümmetim için üç şeyden
korkarım: [Taberaní] bu üç sakıncalı şeyden yalnız ilim sahibini gördüklerinde kendisini önemsemeyip soru sormamalarıdır” maddesini
zikretmiştir.
Hakk Teala daha iyisini bilir.

....... kategorisinde yayınlandı. İmam Şarani “Uhudül Kübra” için yorumlar kapalı

25 Şevval

Ayet-i Kerime

 

12. Andolsun biz Lokman’a: Allah’a şükret! diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.

13. Lokman, oğluna öğüt vererek: Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür, demişti.

14. Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.

15. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size, yapmış olduklarınızı haber veririm.

16. (Lokman, öğütlerine devamla şöyle demişti:) Yavrucuğum! Yaptığın iş (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve bu, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin derinliklerinde bulunsa, yine de Allah onu (senin karşına) getirir. Doğrusu Allah, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.

17. Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.

18. Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.

19. Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.
Lokman suresi 12-19

 

Hadis-i Şerif

Vakid İbnu Muhammed

babasından, o da Abdullah İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ)’dan anlattığına

göre demişti ki:
“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki:
“Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen bir kısım ayak takımı (hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın?”
“Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah’ın Resulü!” dedim. Buyurdular ki:
“Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de

terkedersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O

hezele takımı (ile de), onların cemaatı ile de (uğraşmayı) terkedersin.” [Buhârî, Salat 88, Fiten 13; Ebu Davud, Melâhim 17, (4342); İbnu Mace, Fiten 10, (3957).]

 

Muhammed sıddık haşimi hz

Ey evlatlarım âlimlerin gönüllerini kırmaya değil onların gönüllerini almaya çalışın zira Mevlânâ celaleddin rumi hz şöyle buyurdu. bu gönül evinin içinde kimin bulunduğunu biliyorsanız, bu gönül sahibinin kapısı önünde ettiğiniz terbiyesizlik nedendir?”

“Ahmaklar, insan yapısı mescide saygı gösterirler de, gönül sahiplerine bîgâne kalarak onların gönüllerini kırarlar.” (c.2, 3108-3109)
Muhammed sıddık haşimi hz

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. 25 Şevval için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: