🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 Vatanımızın ve Devletimizin Yanındayız

Ey Adem Aleyhisselam’ın evlatları! Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek lanet halkasını boynuna geçirmiştir. Sizlerde birbirinizi öldürerek lanet halkasını boynunuza geçirmeyin. Unutmayın ki şeytan ateşten yaratılmıştır ve fesat çıkararak, dünyayı ateşe vermek istemektedir. Şeytanın adımlarını izlemeyin, birbirinizin kanını dökmeyin ve  yeryüzünde fesat çıkarmayın!

Kutbuzzaman Eş-şerif Es-seyyid Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri

bayrak59

Vatan için mücadele eden hayatını kaybeden 161 kardeşlerimize Allah’tan rahmet ve sevenlerine başsağlığı diliyoruz. Bugüne kadar vatanları uğruna hayatını kaybeden tüm şehitlerimizin  acılarını yüreklerinde derinden hisseden başta Sn. Cumhurbaşkanımız olmak üzere Sn. Başbakanımıza, Sn. Genel Kurmay Başkanımıza, Sn. İçişleri Bakanımıza, Sn. Emniyet Genel Müdürümüze,   Ailelerine ve Kederli Yakınlarına baş sağlığı diler, Alemlerin Rabbi olan Allahımızdan tüm milletimiz adına sabrı cemil niyaz ederiz.  Aziz şehitlerimizin ruhları için 11 ihlas 1 fatiha okuyalım!!!

İnananlar birbirinin kardeşidir.

....... kategorisinde yayınlandı. 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 Vatanımızın ve Devletimizin Yanındayız için yorumlar kapalı

Dua da buluşalım

Kadir Suresi

Bu hafta ve ramazandaki diger haftalardaki suremiz Kadir suresi 100 defa her hafta okuyalım.

Abdestten sonra 3 defa okuyalım farz ve sünnetlerimizdede kadir suresini okuyalım mutlaka.

Bu ayda yapılan ibadetler 1000 (bin) kat sevap.

Ramazan ayı bin aydan daha hayırlı bir aydır.  Hadis-i Şerif

....... kategorisinde yayınlandı. Dua da buluşalım için yorumlar kapalı

İstanbul Vezneciler de Polis aracına düzenlenen saldırıda hayatını kaybeden kardeşlerimize taziye için

Ey Adem Aleyhisselam’ın evlatları! Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek lanet halkasını boynuna geçirmiştir. Sizlerde birbirinizi öldürerek lanet halkasını boynunuza geçirmeyin. Unutmayın ki şeytan ateşten yaratılmıştır ve fesat çıkararak, dünyayı ateşe vermek istemektedir. Şeytanın adımlarını izlemeyin, birbirinizin kanını dökmeyin ve  yeryüzünde fesat çıkarmayın!

Kutbuzzaman Eş-şerif Es-seyyid Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri

الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

Bakara Suresi 156. Ayet

Vezneciler (İstanbul) da, menfur bir saldırı sonucu hayatını kaybeden kardeşlerimizin ve bugüne kadar vatanları uğruna hayatını kaybeden tüm şehitlerimizin  acılarını yüreklerinde derinden hisseden başta Sn. Cumhurbaşkanımız olmak üzere Sn. Başbakanımıza, Sn. Genel Kurmay Başkanımıza, Sn. İçişleri Bakanımıza, Sn. Emniyet Genel Müdürümüze,   Ailelerine ve Kederli Yakınlarına baş sağlığı diler, Alemlerin Rabbi olan Allahımızdan tüm milletimiz adına sabrı cemil niyaz ederiz.  Aziz şehitlerimizin ruhları için 11 ihlas 1 fatiha okuyalım!!!

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. İstanbul Vezneciler de Polis aracına düzenlenen saldırıda hayatını kaybeden kardeşlerimize taziye için için yorumlar kapalı

Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi

Hayat-ı Şerifleri

Batmantaş Köyü, Tokat

Çorumlu velîlerden olup, Edirneli Seyyid Muhammed Nuri Efendi Hazretleri’nin halifelerindendir. İsmi Ömer Lütfi olup, babasının ismi Abisal Bey’dir. Çerkez Şeyhi ismiyle meşhur olmuştur. 1849 (H. 1266)’da Kafkasya’da doğmuştur. Ailesi yedi yaşında iken önce Trabzon’a yerleşmiş, sonra da Tokat’ın Batmantaş Köyü’ne taşınmıştır.

Çerkez Şeyhi’nin akrabalarından Kundukzâde Mûsâ Paşa, tahsîlini tamamlaması için kendisini İstanbul‘a götürmüştür.

Çerkez Şeyhi, daha 7 yaşında iken rüyâlarında gördüğü bir zât ona devâmlı; “İlim öğrenmek için İstanbul‘a gel!” diyordu. İstanbul’a gittikten sonra, her cuma namazını başka bir camide kılmaya çalışan Çerkez Şeyhi, bir Cuma namazı akabinde rüyâsına giren zâta rastladı. Bu zât Edirneli Şeyh Seyyid Muhammed Nûrî idi. Çerkez Şeyhi ona talebe oldu. On bir senelik bir tahsil hayâtından sonra icâzet, diploma alan Çerkez Şeyhi, hocası tarafından Sivas’ın Aziziye kasabasına bağlı Kazancı köyüne ilim yaymak için gönderildi. Burada iki sene kadar insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmeye çalıştı.

Sonra Çorum’un Bakırboğazı Köyü’ne yerleşerek, bir tekke inşâ ettirdi. Dört sene kadar bu köyde kaldıktan sonra 1891’de Çorum’a yerleşti. Çorum’da tâliplerine ilim öğretmeye çalıştı.

Sakarya Meydan Muhârebesinin başladığı gün, Çerkez Şeyhi bâzı talebeleri ile sohbet ederken birden bire ayağa kalkıp, kıbleye dönerek ezan okumaya başladı. Meclistekilerin hepsi ayağa kalkarak, şaşkın vaziyette birbirlerine bakıyorlardı. Ezanı bitiren Çerkez Şeyhi, mütebessim bir çehre ile; “Çok şükür, müjdeler olsun, Yunan kâfiri Sakarya’da bozguna uğradı, kaçıyor. Fakat çok da şehîdimiz var.” dedi.

ACELE ÇORUM‘A DÖN

Talebelerinden Abbâs Efendi ticâret maksadı ile Samsun’da bulunduğu sırada gece rüyâsında Çerkez Şeyhi’ni gördü. Ona; Acele Çorum’a dön.” diyordu. Abbâs Efendi uyanmasına rağmen tekrar uyudu. Aynı rüyâ birkaç defâ tekrarlandı. Son defâ ise Çerkez Şeyhi rüyâsında elinde bir sopa ile yürüyünce hemen kalkıp, acele ile hazırlandı. Yanındakileri kaldırıp hemen yola çıktı. Çorum’a geldiğinde Abbâs Efendi yolda rastladığı birisine; “Çerkez Şeyhi vefât etti mi?” diye sordu. O da; “Hayır! Fakat ağır hasta olduğunu söylüyorlar. ”dedi. Abbâs Efendi derhal hocasının ziyâretine gitti. Odadan içeri girer girmez daha bir şey söylemeden; “Abbâs Efendi, bizim sopayı görmeden niçin yola çıkmayıp da, beni üzersin.” diyerek tebessüm etti.

Çerkez Şeyhi’nin büyük oğlu askerlikte öğrendiği fotoğrafçılık mesleğini sivil hayâtında da sürdürmekte idi. Babasının ne kadar resmini çekmek istedi ise hep filmleri yanmıştı. Bir yaz günü, sabah kahvaltısı bahçede hazırlanmıştı. Oğlu fotoğraf makinesini de getirmişti. Çerkez Şeyhi’nin gözleri katarakt sebebi ile çok zor seçiyordu. Bu sebepten hanımının yardımı ile bahçeye indi. Son basamağa geldiğinde, birden geri dönerek odasına gitti ve; “Hanım ben resmimin çekilmesini istemiyorum. Çekilenler için de çıkmaması için Allahü teâlâya yalvarıyoum. Söyle ona, bir daha böyle bir münâsebetsizliğe sebebiyet vermesin.” dedi.

Çerkez Şeyhi, Çorum Ulu Câmiinde verdiği son Cumâ vâzında; Ey cemâat! Artık ihtiyarladım. Sanırım bu son Cumâmızdır. Hakkınızı helâl edin.” dedi. Vefâtından elli gün kadar önce evde çocukları ile sohbet ederken, rahatsızlandı ve sol tarafına felç geldi. Bir ara iyileştikten sonra 1924 (H.1343) senesi Ramazan ayının on altıncı akşamı iftardan önce vefât etmiş ve vasiyeti üzerine Çelebi Hüsâmeddîn Efendinin yanına defn edilmiştir.

TAZE BAZLAMALAR

Çerkez Şeyhinin halifelerinden olan Köprücü Hacı Mustafa Tandoğan Hazretleri de, hocaları ile yaşadıkları bir manevi hallerini şöyle anlatmıştır: “Hocamla Çorum’dan ayrılıp yola çıkmıştık. Akşama doğru bir köye geldik ve geceyi bu köyde geçirdik. Sabah namazı için kaltığımızda, evinde misafir olduğumuz kişi sabah namazına kalkmayınca, namazı birlikte eda ettik, sonra da Efendim Hacı Ömer Lütfi Hazretleri bana, Hadi oğlum, hazırlan, gidiyoruz” buyurdular.  Birlikte yürümeye başladık, köyden çıktık, bir müddet yürüyüp birkaç dağ tepe aştıktan sonra, bir ovaya geldik.

Tabii, bu arada epeyce bir vakit yürüdüğümüz için, ben oldukça acıkmıştım. Ancak, yanımızda, yemek veya yiyecek olmadığı gibi, yiyecek bulmamız da pek mümkün görünmüyordu. Zira uzun süredir ıssız ve kırsal arazide yürüyorduk. Tam ben bunları düşünürken ve açlıkla uğraşırken, uzakta karşımızda bir yeşillik ve ağaçlık bir yer gördük. Efendim, bana, “Oğlum, inşallah orada hem su olur, içeriz, hem de yiyecek buluruz” buyurdular.  Gerçekten de o ağaçlık yere vardığımızda, karşımızda bir ağaç gördük ki, çok ilginçtir, ağacın yanında masaya benzer bir kayanın üzerinde, dört tane yeni pişirilmiş bazlama  (bir çeşit Anadolu ekmek veya çöreği) gördük. Bazlamalardan yeni pişmiş olacak ki, duman çıkıyordu.. kimsenin olmadığı böyle ıssız bir yerde böylesine güzel ve taze bazlamayla karşılaşmamız beni çok şaşırtmıştı. Neyse, Hocam bazlamalardan bir tanesini aldı, ancak, yarısını yedi. Bu arada ben, bazlamanın bir tanesini çoktan yemiştim. Öyle ki, böylesine lezzetli bir bazlamayı daha önce hiç yememiştim. Sanki Cennetten gelmiş gibiydi, dünya nimeti olan bazlamalarda bulunmayacak kadar güzel bir tadı vardı. Hocam yarısını yedikleri bazlamanın kalan yarısını da benim yememi istedi. Diğer iki bazlamaya ise hiç dokunmadık, onları sanki başka birilerine bırakmıştık. Sonra oradan karnımız doymuş olarak ayrıldık. Bu hadiseyi hayatım boyunca hiç unutmadım. Çünkü bu olay, hem hocamın büyüklüğünü gösteren açık bir kerametti hem de özel bir ikram-ı ilahi idi..”

MESELE YOĞURT DEĞİL DOSTLUKTUR

Çerkez Şeyhi’ni çok seven Kürevî Hâfız Mustafa Efendi isminde bir zât vardı. Çerkez Şeyhi ona, kısa boylu ve çok şişman olduğu için Kürevî lakabını takmıştı. Bu zât her hafta hocasını ziyârete gelir ve evinde yapılan yoğurttan bir tas getirirdi. Bir hafta yine hanımına; “Bugün yoğurt çal da hocamı ziyârete gideyim.” dedi. O gün çamaşır hazırlığında olan hanımı; “Yarın da süt götürüver. Ölmezsin ya.” dedi. Hâfız Efendi de sütü alıp hocasının evine gitti. Sıkıntı ile içeri girdi ve sütü hizmetçilere verdi. Biraz üzüntülü olarak hocasının yanına girdi. Çerkez Şeyhi onu kucaklayarak; “Kürevî mesele süt, yoğurt değil, dostluktur dostluk.” diyerek gönlünü aldı.

OSMAN KULUNU BAĞIŞLA


Derin alimlerden olan Osman Efendi, Muhammed Kudsî’nin bazı talebeleriyle sohbet ederken, bu büyükler yoluna inanmadığını söyler, onlara dil uzatırdı. “Seni üstâdımıza götürelim” diye zorladılar. “Gelirim, fakat elini öpmem” dedi. Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna geldiler. Osman Efendi, içeri girer girmez, feryâd edip, birden düşüp bayıldı. Ağzından köpükler gelmeğe başladı. Bir saat sonra ayıldı. Sağına soluna baktı. Muhammed Kudsî Efendi kendisine: “Gördüğünüz burada var mıdır?” buyurdu. “Yoktur” dedi. “Sizin irşâdınız bizden değildir” buyurdu. Talebeler, bu hâle hayret ettiler. Sonra elini öpüp çıktılar. Dışarı çıkınca Osman Efendiye: “Niçin bayıldın?” dediler. Şöyle anlattı: “İçeri girip hoca efendiyi görünce, bana bir hâl geldi. Feryâd ettim. Kendimi, kıyamet kopmuş, arasatta amellerimi tartarlarken gördüm. Hiç bir hayırlı amelim çıkmayınca, emr-i ilâhî gelip: “Bu kulumu Cehennem’e atın!” dendi. Zebânîler tuttular. Ya Rabbî! Ben senin Kur’ân-ı Azîm’ini öğrendim ve öğrettim. Bu kadar hadis ezberledim. Şu kadar tefsir aklımdadır. Benim hiç hayırlı amelim yok mudur? diye yalvardım. Hiçbiri ilâhî dergâhta makbul olmadı.” emri geldi. Umudum kalmadı. Yardım dileyeceğim yer kalmadı. Aniden büyük bir zât göründü. Uzunca boylu, iri yapılı, yeşil cübbeli, büyük sarıklı olup, güneş gibi parlıyordu. “Ya Rabbî! Osman kulunu bana bağışla” buyurdu. Uyandım. Etrâfıma bakındım. Böyle bir zât aradım. Göremeyince, Muhammed Kudsî buyurdu ki: Sizin irşâdınız bizden değildir. Yâni benden değil, benim de hocam olan Mevlânâ Hâlid hazretlerindendir.

Osman Efendi çok ağladı. Ettiklerine pişman oldu. İstiğfar etti. Bütün mülkünü ve kitaplarını fakirlere ve talebeye hediye edip, doğru Şam-ı şerîfe gidip, hazret-i Mevlânâ Hâlid’in huzuru ile şereflendi. Osman Efendi’ye, kırk gün ibadet etmesini emir buyurdu. Kırk gün tamamlanınca, hücresinden birçok sesler duyuldu. Hizmetçilerden biri, Mevlânâ Hâlid hazretlerine: “Efendim, Osman Efendinin hücresinden sesler geliyor” deyince, Mevlânâ Hâlid hazretleri: “Osman Efendi, evliyânın reisi oldu. Duyulan sesler, evliyânın ruhlarının sesleridir.” buyurdu.

15-NURU ŞEMS kategorisinde yayınlandı. Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi için yorumlar kapalı

Seyyid Mehmed Nuri Edirnevi

seyyid mehmed nuri edirnevi

Mevlana Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yetişmiş, büyük velilerdendir. Edirne’lidir ve Peygamber Efendimiz Aleyhisselamullah Hazretlerinin nesl-i pakinden gelen bir aileye mensup olmakla, seyyiddir.

Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, çocukluk ve gençlik yıllarını çok değerli alimlerin ve velilerin sohbet ve ilim meclislerinde bulunarak geçirmiş, dini ve tasavvufi ilimlerde kendisini yetiştirmiştir.

İstanbul’da tanınan bir insan haline gelen Seyyid Mehmed Nuri Efendi, İstanbulluların sevgi ve saygılarına mazhar olmuştur. Kendilerine “Hafız” olmaları nedeniyle, Mustafa Haki Efendi Efendi ile birlikte Melek Hafız”, “Melek Efendi isimleri verilmiştir.

Edirneli Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, Nakşibendiyye Tarikatının “Halidiyye” kolunun önemli şeyhlerindendir. Sirkeci, Salkım Söğüt’te bulunan Hacı Beşir Ağa Dergâhı Şerifinde irşad işi ile meşgul olmuş ve bu dergâhı canlandırarak, bir “Halidî” merkezi olmasını sağlamıştır.

Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin İstanbul’daki görev yerlerinden birisi de Nuh Efendi Medresesi’dir. Kendilerinden sonra Hasan Visali Efendi ve Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri de burada vazife yapmışlardır.  Melek Efendi Hazretleri, Şeyhi Seyyid Hacı Feyzullah Efendi Hazretleri’nin 1876 yılında ahirete irtihalleri üzerine “Fatih Halıcılar Tekkesi” ve “Feyzullah Efendi Dergâhı” olarak meşhur olan tekkenin postnişini olmuş ve vefatlarına kadar da bu görevde bulunup irşad vazifesi yapmışlardır.

Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri, bir Nakşibendî-Halidî ve Mevlevî şeyhi olarak birçok kişiye manevi rehberlik yapmiş, kemalatlarının tamamlamalarına vesile olmuştur. Bu dergâhta yetişerek mürşidlik makamına erişen bazı şeyhler şunlardır:

Şeyh Hasan Visali Efendi

Şeyh Mevlana Küçük Hüseyin Hüsnü Efendi

Vidinli Şeyh Hacı Sadık Efendi (Hacı Feyzullah Efendi’nin oğlu)

Çorumlu Şeyh Ömer Lütfi Efendi

Manastırlı Şeyh Hacı Talha Efendi

Edirnekapılı Şeyh Abdurrahman Efendi

İstanbullu Şeyh Rüstem Efendi

Kocamustafapaşalı Hoca İbrahim Efendi

Kalenderhane Mektebi muallimi Şeyh Osman Efendi

Emin Baba Tekkesi şeyhi Seyyid Halilürrahman Efendi

Şeyh Necip Efendi

Şeyh Ahmed Efendi

Şeyh Hafız Sadettin Efendi

Şeyh Hafız Muhammed Efendi

Şeyh Hafız Nususi Efendi

Şeyh Hafız Kuddusi Efendi

Şeyh Hace Mesud Efendi

Şeyh İbrahim Şaban Efendi

Şeyh Yafalı Ahmed Efendi

Şeyh Mehmed Rıdvan Efendi

Şeyh Emin Edhem Efendi

Şeyh Debbağ Ahmed Efendi

Şeyh Hüseyin Efendi

Şeyh Mehmed Faik Efendi

Şeyh Uşşaki Osman Efendi

Şeyh Salih Fevzi Efendi

Şeyh Kadırgalı Osman Efendi

 Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri’nin vefatından sonra manevi kardeşleri ve halifesi Şeyh Hasan Visali Efendi dergâhın şeyhi olmuş ve 1902 yılına kadar bu görevi yerine getirmiştir. Şeyh Hasan Visali Efendi Hazretlerinin vefatları üzerine de dergâhın şeyhi Mevlana Küçük Hüseyin Hüsnü Efendi Hazretleri olmuştur.

Küçük Hüseyin Efendi, Muhammed Nuri Efendi’nin 8 sene hizmetinde bulunmuştur. Küçük Hüseyin Efendi Hazretlerinin hocası Mehmed Nuri Efendi’ye bağlanması şöyle anlatılır:

Küçük Hüseyin Efendi, Hocasının ilk defa huzurlarına çıktığında, Seyyid Muhammed Nuri Efendi sormuş:

Maksadın nedir? Sonra devam etmiş:

Eğer dünyalık ise, Biga’dan emin birini istiyorlar; oraya gönderelim. Dünyalık değilse, hücreye koyalım.

Bundan sonra beş kuruş harçlık verir, hamama yollar. Ardından şöyle emreder:

— Ölü yıkanışı ile yıkan, dünya işlerine dair bir söz etmeden de gel.

Küçük Hüseyin Efendi, verilen emri yerine getirdikten sonra gelir. Gelir gelmez de, Mehmed Nuri Efendi kendisini erbaine sokar; birbiri ardına üç erbain çıkarır. Bu erbain çıkarma işinde Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, o kadar zorlanır ki, dizlerinin derileri soyulacak hale gelir.

Her gittiği yere kendisini de götüren şeyhini çok seven Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, şeyhi hakkında duygularını şöyle dile getirmiştir:  Vücudum toprak olsa dahi, onun yaptığı iyiliğin karşılığını veremem.

Yine bir gün birlikte bulundukları bir sırada Mehmed Nuri Efendi’nin gözlerinden, şıpır şıpır yaşlar damlar.. Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri bu durumu görünce kendilerine sorar: Bu şekilde ağlamanıza sebep nedir?.Şu cevabı alır: Küçük Hüseyin, Plevne’ye o kadar teveccüh ediyorum da; içeride teveccühü kabul edecek bir ihvan göremiyorum.. Bu yüzden teveccühler geri geliyor…

Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, hocası Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleri ve ondan sonraki hocası olan Şeyh Hasan Visali Efendi Hazretleri hakkında şöyle söylemiştir: Mehmed Nuri Efendi ile Hasan Visali Efendi çiftlerdi; biz onların her ikisine yardımcı olarak geldik.

Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri, bir başka zaman da şöyle demiştir: Erbaindeydim. Harem-i Şerif’in kapısını açarken şu sözle karşılaştım: Nöbet senindir; fakat önünde iki kişi vardır.

Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri ilahi klasikleri arasında yerini almış olan “Yâ Hüseyn-i Nakşibendredifli bir manzûmesinde manevi nisbetini şiir diliyle şöyle ifade etmiştir:

Şüphe yok kim Şâh Feyzullah’dan aldın nisbeti

 

Şeyh Muhammed Nûri de ikmal edince halveti

Şeyh Visâlî oldu elhak pîr-i hırka sohbeti

Zübde-i her üç imamsın yâ Hüseyn-i Nakşibend

 Çerkez Şeyhiolarak bilinen Çorumlu Mevlana Şeyh Ömer Lütfi Hazretleri de hocası Edirneli Seyyid Mehmed Nuri Efendi Hazretleriyle ilgili unutamadıkları bir hatırasını şöyle anlatmıştır:

Daha 7 yaşlarinda iken sık sık rüyalarımda bir zat görüyordum ve bana devamlı, “İlim öğrenmek için İstanbul’a gel!” diyordu..

Bu arada akrabamız olan Kundukzade Musa Paşa (İlk Hariciye Vekili Bekir Sami Bey’in babası), tahsilimi tamamlamam için beni İstanbul’a getirdi.

Bu dönemlerde, bir yandan medreseye devam ederken bir yandan da rüyamda gördüğüm o zatı bulmak için her cuma namazını başka bir camide kılıyordum. Bir cuma günü, rüyalarımda gördüğüm o zatla karşılaştım. Bu zat-ı şerif, hocam Edirneli Şeyh Seyyid Muhammed Nûrî Efendi Hazretleri idi..

 

 Eyüp Mezarlığındaki Kabri

Hocam beni görünce, diğer müridlerine, gariptir, kollayınbuyurmuşlar.. Bu vakitten itibaren tam 16 yıl yanlarında ve hizmetlerinde bulunup feyz ve himmetlerine kavuştum..

1884 yılında manevi eğitimimin tamamlandığını bildirerek icazetimi verdiler ve emirleri üzerine irşad için Sivas’ın Aziziye Kazasına bağlı olan Kazancı Köyü’ne gidip yerleştim. Bu sebeple, talebelerimizden olan Sultan Abdülhamid Han’ın Hanımının ve bizzat Sultanın İstanbul’da kalın ve istediğiniz yerde tekke açın tekliflerini kabul etmemiz mümkün olmadı… Kendileri duamızı aldılar, maddi ve manevi olarak hizmetimizde bulundular..”

Seyyid Mehmed Nuri el-Edirnevi Hazretleri, 1884 yılında İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşmuş ve Eyüp Mezarlığında Kaşgari Dergâhı’na yakın bir yerde defnedilmiştir. Zamanla, aile efradı, talebeleri ve dostları ile birlikte medfun bulundukları yer Nakşi – Halidi yolu kabristanı haline gelmiştir. Mezar taşında şöyle yazılıdır:

“Tarikat-ı Âliyye-i Nakşibendiyye meşayih-i izamından es-Seyyid el-Hâc Mehmed Nuri el-Edirnevi (ksa) Efendi Hz.”

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. Seyyid Mehmed Nuri Edirnevi için yorumlar kapalı

Ahilik Haftası Kutlu Olsun

Ahi Evran Türbesi

Büyük velîlerden. Kelam, tefsîr, tasavvuf ve Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi, tabib. Anadolu’daki Ahîlik esnaf teşkilâtının kurucusu. Asıl ismi Mahmûd bin Ahmed’dir. Herkesin korkup kaçtığı evran denen büyük bir yılanın onu görünce sakinleşmesi ve itâat etmesi dolayısıyla “Evran” diye anılmıştır.

1171 (H.567) yılında İran’da Batı Âzerbaycan taraflarındaki Hoy kasabasında dünyâya geldi. İmâm-ı Fahrüddîn Râzî’den çeşitli ilim dallarında dersler aldı. Ahmed Yesevî hazretlerinin talebelerinin ders ve sohbetlerine devâm ederek tasavvuf yolunda ilerledi. Büyük İslâm âlimi Şihâbüddîn Sühreverdî hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Hac yolunda Evhadüddîn Hâmid Kirmânî ile tanışıp, onun talebelerinden oldu. Evhadüddîn Kirmânî’nin vefâtına kadar da yanından ayrılmadı. Konya’daki Anadolu Selçuklu Devleti idârecileri arasında büyük nüfûz sâhibi olup, Bağdat’a elçi gönderilmiş olan Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin babası, Mecdüddîn İshak’ın dâveti üzerine, Muhyiddîn ibni Arabî ve hocası Evhadüddîn’le birlikte Anadolu’ya geldi. Hocasının kızı Fâtıma Bacı ile evlendi. Yazmış olduğu pek kıymetli eserlerinden Mürşid-ül-Kifâye ve Yezdân-Şinaht adlı kitaplarını Sultan Alâeddîn Keykûbâd’a takdim etti.

Bundan sonra kayınpederi Evhadüddîn’le Anadolu şehirlerini dolaştı. Esnafa bilhassa İslâmiyetin alış-veriş bilgileri hakkında vaazlar verdi. Nasîhatlar etti. Kendisine sual sorup nasîhat isteyenlere:

“Ey Ahî (Kardeşim)! Alış veriş ilmini bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz. Haram lokma yiyen ise ibâdetlerinin sevâbını bulamaz. Zahmetleri hep boşa gider. Sonunda büyük azaba yakalanır ve pişman olur.” buyururdu.

Ahî Evran ayrıca gittiği yerlerde esnafı bir çatı altında toplayıp teşkîlâtlandırıyordu. Böylece Anadolu şehirlerinde Ahi teşkilatlarının kurucusu oldu. Hocası Evhadüddîn’in vefâtından sonra Kayseri’ye yerleşen AhiEvran bütün Anadolu ahilerinin şeyhi kabul edildi.

Ahî teşkilâtına girebilmek için ilim ve sanatla meşgûl olmak lazımdı. Ahî Evran’ın etrafında ve her şehirde bulunan ahîler her cumâ gecesi aralarında toplanırlar. Kur’ân-ı kerîm, hadîs ve fıkıh kitapları, menkıbeler okurlar ve ahlâk konularında sohbet ederlerdi.

Ahî Evran hazretleri Kayseri’ye yerleştikten sonra debbâğlık yapmaya ve elinin emeği ile geçimini temin etmeye başladı. Bu arada halkı irşâd etmeye, bilgi ile yetiştirmeye çok önem verirdi. Yetiştirdiği talebeleri Anadolu’nun dört bir tarafına gönderirdi. Bu talebeler onun emriyle gittikleri yerlerde zâviye kurup irşâd halkasını genişletmeye çalışırlardı. Böylece zamanla sevenleri yüz binlere ulaştı.

Bu sırada Doğudan Batıya bütün Türk alemi Moğol tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Moğollar geçtikleri her yerde kan, gözyaşı ve parçalanmış cesetler bırakıp, beldeleri ve hâneleri virân ediyorlardı.

Yaklaşan bu büyük tehlikeye karşı Ahî Evran hazretleri halkı uyandırmaya ve sevenlerini karşı koymaya çağırdı. Onlara şöyle nasihatlarda bulundu:

“Ey Ahîler! Mücâhitler, yiğit, arslan yürekli olur. Düşmandan korkmaz, kaçmaz ve ona boyun eğmez. Yağmada kurt gibi saldırsalar hiç sarsılmaz. Atılan oklara ve kılıç darbelerine metânetle karşı koyar. Savaşırken safta, namazdaki gibi sessiz olup, komutanına itâatte cemâatin imâma uyması gibidir. Düşmanına karşı haykırışı gök gürültüsü gibi olmalıdır. Düşmandan korkmayın, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uyamamaktan korkun. Vatan sevgisinin îmândan olduğunu unutmayın!”

Allahü teâlânın emir ve yasaklarına riâyet edip, takdirine râzı olan ve hocalarına itâat eden bu mübarek insanlar sürüler halinde Anadolu’ya akan Moğol putperestlerine karşı kahramanca mücâdele ettiler. Onların zulüm ve katliamlarından yılmadılar. Anadolu’yu bir şefkat diyarı haline getirdiler.

Ahî Evran hazretleri Anadolu’nun bu karışıklık zamânında Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı meydana gelen bir hâdise bahânesiyle iftirâya uğradı ve tutuklanıp hapsedildi. Beş sene hapiste kaldı.

Beş yıllık tutukluluk süresini bitirdikten sonra Denizli’ye gitti. Bir müddet sonra Sadreddîn-i Konevî hazretlerinin isteği üzerine, diğer ulemâ ile birlikte Konya’ya döndü. Konya’da bir müddet ikamet edip, müslümanları irşâd ile meşgûl olup, vâz ve nasîhatta bulundu.

Daha sonra, Kırşehir’e (Gülşehir’e) yerleşti. Menâhic-i Seyfî adlı Şâfiî mezhebi ilmihâl bilgilerine dâir eserini, Kırşehir emîri Seyfeddîn Tuğrul’a takdim etti. Vâzlarındaki sâdelik, herkesin anlayabileceği şekilde meseleleri îzah ederek yazdığı kitaplar, kendisinde görülen kerâmetler, ahlâkının güzelliği, dünyâ malına ehemmiyet vermeyip, yalnız Allahü teâlânın rızâsı için çalışması, herkesin sevgisini kazanmasına vesîle oldu. Çevresinde pek çok kimse toplandı. İslâmiyete yaptığı hizmetler dolayısı ile Nâsırüddîn lakabını aldı. Doksan üç yaşlarında iken onun nüfûzundan ve sevenlerinin çokluğundan korkan ve Moğolların baskısına dayanamayan Kırşehir emiri Nûreddîn Caca tarafından 1262 (H.660) yılında Kırşehir’de şehîd edildi.

Talebeleri Ahî Evran hazretlerinin yolunu devam ettirdiler. Bu arada Ahî Evran’ın hanımı Fâtıma Bacı’nın yetiştirdiği bacılar da elde ettikleri mümtâz İslâm kültürünü, bacıdan bacıya naklettiler. Söğüt civârında, Bizans hududunda gelişmeye başlayan Osmanlı Beyliği emrine koşuşan ahîlerden bir kısmı, uçlara yerleşip tekkeler ve zâviyeler kurdular. Bir ahî şeyhi olan, Şeyh Üdebâli ile Osman Bey arasında akrabâlık tesis edildi. Doğudan gelerek Osmanlılara katılan Türkmenleri terbiye ettiler, yetiştirdiler. Onlara İslâmî bilgileri öğretip, gazâ rûhunu aşıladılar. FâtımaBacı’nın yetiştirdiği bacıların meydana getirdiği Baciyân grubu da yeni gelenlerin kadınlarına İslâmiyeti öğreterek, dîn-i İslâmı hakkıyla yaşamaları için gayret ettiler. Üç kıtada altı asır at oynatacak istikbâlin Osmanlı neslinin temelini kurmakta, onlara yardımcı oldular. Osmanlılar da onların kadr-ü kıymetini devamlı şekilde takdir ettiler. Onlara hürmet gösterip vatandaşlarının onlar tarafından yetiştirilmesini kolaylaştırdılar.

AHÎ NASIL OLMALIDIR

İslâm âleminde daha önce de mevcut bulunan, cömertlik, mertlik, mürüvvet mânâlarına gelen ve güzel ahlâkın en yüksek mertebesi şeklinde bilinen fütüvvet teşkilâtı ile Ahî Evran’ın nasihatlarından Ahîlik teşkilâtının umdeleri, şartları, ortaya çıktı.

“Ahî ve şeyh helâlinden kazanmalıdır. Teşkilât mensuplarının hepsi sanat sâhibi olmalıdır. Cömert olup yoksullara yardım etmelidir. Âlimleri sevmeli, gereken hürmeti göstermelidir. Namazlarını zamânında kılmalı, kazâya bırakmamalıdır. Alçak gönüllü olmalı, fakirleri sevmelidir. Nefsine hâkim olup, haramlardan kaçınmalıdır. Beylerin, zenginlerin kapısına gitmemelidir.”

Bir Ahînin üç şeyi açık olmalıdır:
1. Cömert olup eli açık olmalı, fakat isrâf etmemelidir.
2. Misâfire kapısı açık olmalı, gelene ikrâmda kusûr etmemelidir.
3. Sofrası açık olmalı, aç geleni tok döndürmelidir.

Üç şeyi de kapalı olmalıdır:
1. Gözü; harama ve başkasının ayıbını görmeye kapalı olmalıdır. Kimseye sû-i zan etmemeli, yabancı kadına, kıza ve başkasının bakması haram olan yerlerine bakmamalıdır.
2. Dili bağlı olmalı, kimseye kötü söylememeli, lüzumsuz yere konuşmamalıdır.
3. Beli bağlı olmalı, kimsenin nâmusuna, ırzına, haysiyet ve şerefine göz dikmemelidir.

Kaynaklar
1. İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.8, s.69
2. Şakâyık-ı Nu’mâniyye Tercümesi; s.33
3. Rihle-i İbn-i Battuta; s.285
4. Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.115
5. İslâm Târihi Ansiklopedisi; c.1, s.201

15-NURU ŞEMS kategorisinde yayınlandı. Ahilik Haftası Kutlu Olsun için yorumlar kapalı

Feyzullah Efendi Ks.

feyzullah efendi

Hayat-ı Şerifleri

Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yetişen meşhur Anadolu velilerindendir. İsmi, Muhammed bin Ali dir. Feyzûllah lakabı ile meşhurdur. Şimdilerde Bulgaristan sınırları içinde bulunan Silistre’nin Sazlı köyünde 1805 (H.1220) senesinde doğmuştur.

Feyzullah Efendi, Seyyiddir, Ehl-i Beyt-i Nebeviye mensup bir aile olan meşhur Kulzâde ailesindendir. Kulzâde ailesi, köken itibariyle, Seyyid Ebul Kasım Saltuk tarafından kurulan Saltuklu Türk Devleti’nin bakiyesini teşkil eden Mamalu Türkmen Aşiretinden gelmektedir.

Maneviyat ve hidayet güneşi olarak âlemi şereflendirmiş olan Seyyid Hacı Feyzullah Efendi Hazretleri, çocukluğunu ve tahsil hayatını kendisi şöyle anlatmıştır: “Çocukluk zamanında yaşım icabı olarak;oyun, eğlence gülüp oynamak ve neşelenmek gibi şeylere asla rağbet etmezdim. Mektebe başlamadan önce: (Rabbi yessir: Rabbim kolaylaştır) ile (Rabbi zidnî ilmen ve fehmen: Ya Rabbî ilmimi ve anlayışımı artır) mübarek sözlerini çok söylerdim. Yine bir vâizden namazı özürsüz terk etmenin çok büyük günah olduğunu işittikten sonra onun tesiri ile namazlarımı ve oruçlarımı hiç terk etmedim. Ayrıca nafile namazlar yanında gece teheccüd namazı da kılardım. Beş yaşına vardığımda bir gece şu rüyayı gördüm: “Nurani yüzlü yedi zât, büyük bir sahrada büyük bir gürzü alıp ileriye doğru atıyor ve düştüğü yerden kaldırıp, sonra geriye doğru atıyordu. Atma sırası bana gelip, orada idareci mevkiinde olan zât, gürzü alıp atmamı emredince, yaşımın küçüklüğünden ve gürzün ağırlığından bahsederek, buna gücümün yetmeyeceğini söyledim. Bana Besmele-i Şerîfeyi okuyup, kaldırıp atmam emredilince, besmele ile alıp attım. Sanki gürz, bir ok gibi havada uçarak hayli uzağa düştü. Peşinden gidip yine Besmele ile yerden alıp beri tarafa attığımda, oradaki zâtların başı üzerinden uzak bir mesafeye düştü. Hazır bulunanlar, atışımı beğenip, arkamı sığadılar, müsâfeha edip, sarıldılar. Başkanları olan zât ise; “Bundan sonra bizim yol arkadaşımız, dostumuz oldunuz. Fakat gündüzleri oruç tutunuz, geceleri ibadet ediniz.buyurdular. Buna benzer daha nice manevi yüksek hallere kavuştum. Zaman zaman Resûlullah (Sallallahü Aleyhi Vessellem) Efendimiz’i görmekle şereflenirdim ve bana; “Sen benim en gayretli, izzetli en yakınlarımdansın. buyururdu.

Yedi yaşımda ve 1812 (H.1227) tarihinde mektebe başladım. Bir sene zarfında Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettim ve ikişer defa tecvid ve ilmihâl ve Birgivî kitaplarını okuyup yazdım. On sekiz yaşıma kadar sarf, nahiv, Farsça ve fıkh-ı şerîften çok kitap okudum. Bundan sonra her hâlim Allah korkusu, düşüncem daima namaz, oruç, ibadet ve tâat, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi Vessellem) Efendimiz’in sünnet-i seniyyesine uymaktı. İçimizde Allahû Teâlâ’nın sevgisi ve hakikat yolunun sevdası parıldamakta olup, her zaman âlimlerin tasavvuf ehli zatların meclislerine ve sohbetlerine devamla vakitlerimi geçirirdim. Doğum yerim, Silistre eyaletine bağlı Hezârgrad kasabasına üç saat mesafede bulunan Sazlı köyüdür. 1809 (H.1224) tarihinde o havâliyi Rusya’nın istilâsı, halkını esirlik pençesine düşürmüş. Babam, Kulzâde diye bilinen tanınmış bir aileden Ali bin Hasan’dır. Babam bütün aile efrâdı ve akrabasıyla Vidin’e hicret edip, orada üç sene kaldı. Ruslarla sulh yapılmasından sonra Vidin valisi Molla İdris Paşa isyan etti. Vidin’den ayrılmayıp yerine tâyin edilen Ali Paşa’yı şehre sokmadı. Şehrin kale kapılarını kapattı. Bunun üzerine Ali Paşa ile aralarında çarpışma çıktı. Şehir topa tutuldu. Bu yüzden uzun müddet yer altında sığınakta yaşadık. Sonunda İdris Paşa devlet kuvveti karşısında dayanamayıp bir gece firar etti. Şehrin kapıları açılıp yeni vali şehre geldi. Üç ay sonra şehirde büyük bir veba salgını oldu. Sonra Silistre’ye döndük. İki buçuk sene kadar kaldıktan sonra, 1816 (H.1232) senesinde tekrar Vidin’e göçüp yerleştik. Babam ve iki birâderimle kale neferliğine kaydolduk. Gündüz mektebe gidiyordum. O sırada Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ordusunun kurulması sebebiyle askerî eğitimlere katıldım.

Feyzullah Efendi, çeşitli vazifeler yaptı. Bütün bu vazifeleri sırasında kendisine rehberlik edecek bir mürşid, yol gösterici de aradı. Bu hususta şunları anlatmıştır: “Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halifelerinden Müftî el-Hâc Hüseyin Vâiz Efendi’nin huzuruna gidip talebeliğe kabul edilmemi arzettim. Ancak sekiz ay geçmesine rağmen talebeliğe kabul etmedi. Benim ise bu arzum günden güne artıyordu ve asla incinmiyordum. Devamlı huzuruna gider sohbetlerini dinlerdim. Nihâyet benim için saâdet günü olan bir gün bana bu iş için istihâre yapmamı emretti. Ben de istihâre yaptım. İki gece hiçbir şey görmedim. Çok üzgün ve mahzun bir halde üçüncü gece de istihâreye yattım. Üçüncü gece rüyamda Hüseyin Vâiz hazretlerini ziyarete gitmek için atıma bindim. Yolda şiddetli bir yağmura tutulup iyice ıslandım. Bu hal üzere huzuruna vardım. Bir cemaatle yemek yiyorlardı. Beni de sofraya çağırdılar. Hüseyin Vâiz hazretleri eliyle bana ekmek ve yemek verip yememi emretti. Yemek yenip kalkınca, benim doymadığımın farkına varıp yeniden yemek getirtti. Onları da yiyip bitirdim. Yine doymadım. Üçüncü defa yemek getirildi. Bu nefis yemekleri de bitirdim. İştahım kesilmiyordu. Bu sefer kendim yemek istedim. Bunun üzerine; “Kalk artık bizde sizi doyuracak yemek kalmadı. Abdest al da namaza gidelim.buyurdu. Abdest aldım beraberce mescide gittik. Namaz vaktinin girmesini beklemek üzere mescidin önünde durduk. Bu sırada başımı kaldırıp semâya baktım. Semâda, Allahû Teâlâ’nın İsm-i Şerîfini gayet parlak ve büyük bir şekilde yazılmış gördüm. Kendimden geçip Allah, Allah, diye zikretmeye başladım ve bu hal üzere uykudan uyandım.

Sabahleyin hemen Hüseyin Vâiz hazretlerinin huzuruna koştum. Gördüğüm rüyayı anlattım. Bunun üzerine abdestli olarak karşısına oturtup beni bîat ettirdi. Tasavvufta yetiştirmek üzere talebeliğe kabul etti. Bana günde on beş bin defa söylemem için verdiği zikir vazifesini yapmaya başladım. Bir müddet tesirini göremedim. Beni tekrar huzuruna alıp ikinci defa benimle ilgilendi. Kalbimin açılması için teveccüh etti. Fakat yine bir tesiri görülmedi. Bunun üzerine benim yüzüme bakarak bir (âh) çekti. Bu sırada nefesi yüzüme dokunup ağzıma ve burnuma doldu. Ben de nefesini içime çekip, kalbim açılmadıkça bu nefesi salmayacağım diye düşünerek nefesimi tuttum. Ölsem bile salmayacağım diye niyet ettim ve salmadım. Bu halde iken birdenbire kalbim mânen açılıp genişleyiverdi. Bambaşka bir hâle girdim. Tasavvufta tarîkat-ı aliyye-i Nakşibendiyye hallerine kavuşup, tattım.”

Feyzullah Efendi, Hüseyin Vâiz hazretleriyle tanışıp ondan feyz aldıktan sonra vazifeli olarak bir müddet çeşitli memleketlere gitti. Vazifesi icabı hanımı ve çocuklarıyla birlikte deniz yoluyla İskenderiyye’ye giderken hanımı hastalandı. Yolculukları sırasında şiddetli bir rüzgâr esiyor ve yağmur yağıyordu. Bu hava şartlarında çok tehlikeli ve sıkıntılı bir hâle düştüler. Şöyle anlatır: “Şimşekler, yağmur ve şiddetli rüzgârdan ateş ve kandil yakmak imkânsız idi. Kaptan ve tayfalar hayatlarından ümit kesmişlerdi. O gün o ürpertici ve dehşetli havada, hasta hanımımın başında ümitsiz duruyor ve üzgün üzgün etrafıma bakınıyordum. Bu sırada Peygamber Efendimiz’in rûhâniyeti göründü; “Bu kızım Fatıma’yı size emanet ettim, güzelce hizmetinde bulunun.buyurdu. Hanımım iyileşmeye başlayıp kısa zamanda tam sıhhatine kavuştu.”

Feyzullah Efendi, daha önce görüşüp feyz aldığı hocası Hüseyin Vâiz Hazretleri vefat edince, başka bir rehber arıyordu. Şöyle anlatır: “Mürşidimin vefatıyla muhtaç olduğum bir rehber buluncaya kadar dünyanın her tarafını dolaşmak en büyük arzumdu. Bu şekilde başıboş kalışım beni kahrediyordu ve yerimde duramıyordum. Ancak (işler vakitlerine bırakılır, zaman gelince olur) buyrulduğu gibi bir müddet sabırla bekledim. Bu hal üzere bir ay geçti. (Daha sonra verilen bir vazifede dokuz ay daha çalıştım.) Hakiki maksadıma kavuşuncaya kadar gezip dolaşacaktım. İskenderiye’den Anadolu’ya giden bir gemiye binip yola çıktım. Yolda bir ingiliz korsan gemisi bizi esir aldı. Birkaç gün sonra da serbest bıraktı. Bundan sonra denizde fırtına çıktı. Alaiye iskelesine güçlükle geldik ve on beş gün kaldık. Bu sırada o memleketin insanlarından bazılarıyla görüşüp konuştuk. Bu konuşmalarımız sırasında Konya’da büyük bir âlim ve meşhur bir velî olan Muhammed Kudsî Efendi’den bahsettiler. Onun büyüklüğünü ve üstünlüğünü anlattılar. O zâta karşı kalbimde bir muhabbet ve meyl hâsıl oldu. Derhal ailemin bulunduğu yere gidip onlara: “Ben aradığımı buldum! Hazırlanın yarın Konya’ya gideceğiz.dedim. Onlar hazırlıklarını yaptılar ve ertesi gün yola çıktık. Meğer Muhammed Kudsî hazretleri Konya’da değil, Bozkır’ın Hoca köyünde imiş. Yola çıkışımızın dördüncü yâni Cuma günü o köye ulaştık. Köye yaklaşınca, köyün yakınında akan bir çaydan geçerken ayakkabımın teki suya düştü. Bulmak mümkün olmadı. Atımdan indim, üzerimde kıymetli elbise, bir ayağımda ayakkabı ve bir ayağımda da mest olduğu halde yürüyordum. Arkamdan da hanımım, çocuklarım ve hizmetçilerim geliyordu. Eşyalarımızla yüklü bir halde pazar yerinden geçerken bize bakıp birbirlerine: “Acaba nereye gidiyorlar?diyorlardı. Hava soğuk ve kar yağmıştı. Önce bir evde misafir olduk. Sonra hemen bir ev kiralayıp yerleştik.Hemen o gün Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gittim. Mübarek yüzünü görünce, ben de tam bir aşk ve muhabbet hâsıl oldu. İçimden bu büyük zât beni talebeliğe kabul etse diye geçerken, bana: “Soyun da gel!buyurdu. Dünyalık namına neyim varsa her şeyimi bırakmamı işaret ettiğini farkettim. Hemen kiraladığım eve gidip bütün aile efradımı yanıma çağırdım. Bütün altın kıymetli mücevherat ve silah sandıklarını açıp bunları taksim edip dağıttım. Sonra da hizmetçilerimin tamamını serbest bıraktım. Onlara: “Ey evladlarım! Küçüklüğümden beri cân u gönülden aradığım mürşid-i kâmili ve mürebbi-i mükemmili Allahû Teâlâ’ya hamdolsun ki bugün buldum. Yıkayıcının elindeki ölü gibi ona teslim ve tâbi oldum.Bana soyun da gel!buyurdu. Artık benim dünya ile işim kalmadı. Siz beni öldü kabul ediniz! İşte sizi Allah için serbest ve hür bırakıyorum. Serbestsiniz.dedim. Sonra oğullarım Tâhir ve Sâdık’a ve hanımıma dönerek: “İşte yaptığımız muâmeleyi gördünüz ve anladınız. İsterseniz sizi buradan Vidin’e göndereyim. Orada oturunuz. Nasibimizde var ise bir gün yine kavuşuruz. Eğer burada kalmayı isterseniz sabır ve tahammül göstermeniz îcâb eder. Hocam ne zaman izin verirse o zaman gelip sizinle görüşürüm.dedim. Hanımım ve oğullarım tam bir teslimiyetle: “Saçının bir teline bin can ve baş fedâ olsun.” diyerek orada kalmayı istediler.

Feyzullah Efendi onların bu samimi teslimiyeti üzerine onları kiraladığı evde bırakıp Muhammed Kudsî hazretlerinin huzuruna gitti. Hocası onu hemen halvete soktu. Kırk gün bir yerde yalnız ibadet ve tâatla meşgul oldu. Daha bu vazifeye başladığı sıralarda idi. Bir gün bir âh çektiğinde yanında bulunan arkadaşlarının süratle yanından kaçıştıklarını görüp niçin kaçtıklarını sordu. Onlar: “Sen âh çektiğin zaman ağzından ateş çıkıyordu. Biz bu ateşten korkup kaçtık.” dediler.

Kendisi şöyle anlatır: “Bir sabah vakti Muhammed Kudsî hazretlerinin sohbet meclisinde en ön saftan bir adım ileri oturmuştum. İçeri teşrif ettiklerinde safların düzeltilmesi ile vazifeli olan Celâl Efendi ile birlikte yanıma gelip kalabalık bir cemâat önünde kolumdan tutarak beni en arka safa geçirdi. Bunun bir hikmetinin ve nefsimin kusuru sebebiyle olduğunu düşünerek dışarı atılmadığıma şükrettim.

Feyzullah Efendi, Muhammed Kudsî hazretlerinin yanında yedi ay müddetle tasavvufta çok sıkı bir şekilde çalıştı. Meşakkatli riyâzetler çekti. Yedi ay sonra ona tasavvufta icâzet ve hilâfet verdi. Kendisi şöyle anlatmıştır: “H.1257 senesi Rebî’ülevvel ayının başında bir Cuma günü, Cuma namazından sonra Muhammed Kudsî hazretleri câmiden çıktığı sırada pazar halkı büyük bir kalabalık hâlinde saf saf dizilmiş bekler bir halde idi. Hocam halka selam verdikten sonra ellerini açıp onlara duâ etti. Büyük kalabalık da: “Âmin!dedi. Bu duadan sonra beni medresenin bir odasına götürüp, daha önceden benim için yazdığı icâzetnâmeyi çıkarıp açtı ve okudu. Sonra bana verdi ve beni irşâd vazîfesi yapmakla vazifelendirdi. Hemen o gün Malatya’ya gitmemi emretti. Hazırlanıp vedalaşarak yola çıktım. Kırk beş günde Malatya’ya ulaştım. Burada insanları terbiye etmek ve talebe yetiştirmekle meşgul oldum.

1842 (H.1258) senesinde hacca gitmek üzere yola çıktım. Şam’a kadar atla, Maan’a kadar merkeple, Maan’dan on sekiz saat yürüyerek yol aldıktan sonra bir nargileci katırı kiraladım. Kendimden geçmiş bir halde aşk ve şevk içinde Medine-i Münevvere’ye ulaştım. Üç gün Medine’de kalıp Resûlullah Efendimiz’in türbesini ziyaret ettim. Sonra bir deve kiralayıp Mekke-i Mükerreme’ye gittim. Arafat’taki Cebel-i Rahme’ye yürüyerek çıkıp indim. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra Cidde’den bir gemiye binerek kısa yoldan dönerken Akabe-i Resi Muhammed denilen körfez önünden Berr-ül-Acem denilen tarafa yöneldiğimiz sırada şiddetli bir rüzgar çıktı. Gemimizin direği kırıldı. Dalgaların şiddetle çarpmasıyla gemi su ile doldu. Herkes geminin batmak üzere olduğunu görerek feryada başladı. Ben Allahû Teâlâ’ya tevekkül ederek sessiz bir halde duruyordum. Bu sırada gemideki hacılar benim sakin halime bakıp yanıma toplandılar. Bu dehşet verici halden kurtulmamız için bildiğiniz duâları okumanızı istirham ediyoruz.dediler. Bunun üzerine Behâeddîn Nakşibend Buhârî hazretlerini hatırlayarak; “Yâ Şâh-ı Nakşibend yetiş, yardım et, bizi Allahû Teâlâ’nın izni ile kurtar! diye nidâ ettim. Bu sırada Behâeddîn Buhârî hazretleri Allahû Teâlâ’nın izni ile geminin gerisinde deniz üzerinde gözüktü. Batmak üzere olan gemimizi tutup doğrultarak yoluna koydu. Himmet ve yardımlarıyla gemimiz tehlikeyi atlattı. Bütün yolcular sevinçle gemiden karaya indiler. Bu işin farkında olanlar yanıma toplanıp bizim kurtuluşumuza vesîle oldunuz diye teşekkür ettiler.

Kasîr’den Kana ve Saîd yoluyla Mısır’a İskenderiyye’ye ve bir yelkenli gemiyle Beyrut’a vardığımızda yolcuları karantinaya aldılar. Beni yol arkadaşlarımdan ayırıp; “Sende altın vardır.diyerek insanlar arasında üzerimi aradılar. Bende altın olmadığını gördüklerinde, karantina işlerine bakan kimse uygunsuz sözler söyleyerek hakaret etti. Sonra da: “Alın bunu, hapisteki frenk gâvurunun odasına koyun.dedi. Beni bir frenkin hapsedilmiş olduğu odaya götürüp, yanına koydular. Hapsedildiğim odada ben namaz kılıyordum. Frenk ise kendi âleminde idi. Küfür ve hezeyân dolu sözler söylerdi. Tam on beş gün orada hapsedildim. Müddet dolunca, çıkardılar. Oradan Şam’a gittim. Şam’da Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret ettim. Ziyâretimi yapıp Beyrut’a döndüm. Beyrut’tan bir gemi ile Trablus ve Lazkiye’ye, sonra Antakya’ya, oradan da Kilis’e ve Anteb’e geçtim. Anteb’de ilk mürşidim Hüseyin Vâiz hazretlerinin kabrini ziyaret ettim. Sonra Malatya’ya geldim. Altı ay kadar Malatya’da kaldıktan sonra, Hicaz’dan aldığım bazı hediyeler ile hocam Muhammed Kudsî hazretlerini ziyaret için yola çıktım. Sivas’a varınca atımın ayağı sakatlandı. Zile’ye kadar yaya yürüdüm. Oradan başka bir hayvan bulup, Yozgat üzerinden yoluma devam ettim. Konya-Bozkır’a gelip hocamı ziyaret ettim. Tekrar Malatya’ya döndüm.

1845 (H.1262) senesinde üçüncü defa huzuruna gittim. Daha sonra izin alıp memleketim Vidin’e ziyarete gittim. Üç ay Vidin’de kaldım. Kabiliyetli kimselerden, âlimlerden, sâlihlerden pek çok kimsenin tasavvufta yolumuza girmesine vesile oldum. Daha sonra Vidin’den ayrılıp İstanbul üzerinden Malatya’ya döndüm. Malatya ahalisi bize çok yakın alâka ve muhabbet gösterdi. Fakat eyâletin merkezi olan Harput ahalisi tasavvuf ehlini sevmiyor, kendilerini irşâd için giden dervişleri kovuyorlardı. Oraya da hizmet etmek için gittim. Harput’ta halka ön ayak olup tasavvuf ehline düşmanlık ettiren müftî, benim Harput’a vardığım gün ölmüştü. Yine halkı kışkırtanlardan ileri gelen biri de bir sebeple başka yere sürgün edilmişti. Bir hafta kadar Harput’ta kaldım halk alâka gösterdi. Onlara rehberlik etmesi için birini yerime vekil bıraktım. Bir müddet sonra ikinci defa Harput’a gittim. Bu gidişimde halk büyük alâka gösterip, pek çok kimse tasavvufta bizim yolumuza girdi. Bunun üzerine orada yerime bir halife bıraktım. Böylece yolumuz o havâlide her tarafa yayıldı.

Feyzullah Efendi, manevi işaret üzerine ve hocasının emriyle, 1847 (H. 1264) senesinde irşad için İstanbul’a gelmiştir.

Hacı Feyzullah Efendi, İstanbul’a ilk geldiğinde maiyetiyle birlikte, Üsküdar’da Alaca Minare civarında bulunan Fettah Efendi Tekkesi’nde kalmıştır.

Şeyhinin emri ile geldiği bu yerde, hatmi hacegânda bulunmuştur. Kendi tarafındaki teveccühü, cezbelerle hakikati göstermiş olduğundan, tekke şeyhi Fettah Efendi ona şöyle demiştir: “Burada durma, git.

Hacı Feyzullah Efendi, Şeyhi Muhammed Kudsî Efendinin emri ile bu tekkeyi terk etmiştir. Şehremini semtine gelen Feyzullah Efendi, burada bir camiin odasında hatim okumaya başlamış, bir süre burada kaldıktan sonra, bilâhare Halıcılar’a gelmiştir.

Hocası Muhammed Kudsî Efendi kendisine daha Konya’dan ayrılmadan önce; “İstanbul’un bir köşesinde yerleşip, nice zaman tanınmazsın. Yalnızlık âleminde gizli kalırsın!” buyurmuştur. Gerçekten de, işaret edildiği gibi olmuş, Feyzullah Efendi, İstanbul’da sekiz sene talebeleri ve çocuklarıyla kendi halleri üzerine yaşamış ve sessiz sedâsız insanları irşâd ile meşgul olmuşlardır. Ancak, böyle uzunca bir zaman geçtikten sonra, isimleri duyulup tanınmıştır.

Uzunca boylu, buğday benizli, güler yüzlü, kalbi feyz saçan ve yumuşak sözlü olan Hacı Feyzullah Efendi, çok kıymetli ve tesirli sohbetler yapmıştır. Etrafını ilim ve feyz kutbu olarak son derece güzel ve övgüye layık bir şekilde irşâd etmiştir. Öyle ki, âlimler, tasavvuf ehli zâtlar, devletin ileri gelenleri ve halk büyük kalabalıklar halinde sohbetlerinde toplanmıştır. Böylece pek çok kimse onun rehberliği ile saâdete kavuşmuştur. Bilhassa, Kadirî, Nakşibendî ve Mevlevî yolunda gayet iyi yetişen talebeleri âlim, sâlih ve fazilet sahibi insanlar olarak kendileri gibi insanlara hizmet etmiştir.

Oğulları Hacı Sadık ve Tahir Efendi, Edirneli Seyyid Muhammed Nuri Efendi, Şeyh Hasan Visali Efendi, Mevlana Küçük Hüseyin Efendi, Örücü Muhammed Efendi ve Fühulî Hacı Emin Efendi, Hacı Feyzullah Efendi’nin halife ve öğrencilerden sadece birkaçıdır. Talebelerinden Mevlana Küçük Hüseyin Efendi, Seyyid Feyzullah Efendi Hazretleri’nin birçok eserinin olduğunu ancak bunların hepsini, Şeyh Visali Hazretleri aracılığıyla denize attırdığını söylemiştir. Seyyid Feyzullah Efendi Hazretleri’nin, günümüze ulaşan eserlerinden birisi, “Mevlevi Ayininde Manevi İşaretler” ismini taşımaktadır. Bu risale tarzındaki ve Mevlevi Ayinini tasavvufi açıdan şerh eden eseri, günümüz Türkçesine çevrilerek yayımlanmıştır.

Hacı Feyzullah Efendi Hazretleri, derin manevi ilim sahibi oldukları gibi edebi gücü yüksek velilerdendir. Bu ilme nasıl eriştiklerini aslındakendileri bir beyitleriyle izah etmişlerdir:

                 Bu, bir vehbi ilâhîdir;

                Kesb ile olur peyda..

Aşağıdaki gazel de Feyzullah Efendi Hazretleri’nin bize ulaşan tasavvufi eserlerinden birisidir:

Gel ey âşıkı sadık, dilersen vaslı cananı;

Ara kâmil insanı, kabul kıl canla anı..

Kim koysa başı dergâhına, azâd etmez asla anı;

Terk eyle kıl ü kali bulasın vaslı cananı..

Budur maksûdî aslî, budur âşîka sermaye;

Âşıkı sadık ola gör sayin ola meşkûr..

Bir zamanlar Konya valisi olan Ali Kemâl Paşa şöyle anlatmıştır: “İstanbul’da bulunan bazı fitne ve fesâd zümreleri, Feyzullah Efendi’nin hizmetlerine, ilim ve evliyalık yolunda çok talebe yetiştirmesine tahammül edemediler. O zaman ben Midilli’de vali idim. Tevkif edilmek, zindana atılmak gibi şeyler onun için umurunda değildi ve hizmetine devam ediyordu. Cin tâifesinden altı bin kişiyi irşâd edip yetiştirdiğini biliyorum.

DOSTUM HACI FEYZULLAH EFENDİ

Feyzullah Efendi Hazretleri’nin kerametleri çoktur. Bunlardan biri, Resûlullah Efendimiz’in onun için; “Dostum Hacı Feyzullah Efendi.” buyurmasıdır. Şöyle ki; Sâlihlerden Mustafa Efendi isminde bir zâta rüyasında, Resûlullah Efendimiz: “Sen İstanbul’da dostum Hacı Feyzullah Efendi’ye git.” buyurmuştur. O da gelerek Feyzullah Efendinin sohbetlerine katılmış ve çok istifâde etmiştir.

Oğlum Biz Üfürükçü Değiliz

Mevlana Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri’nin bir ara karnı şişmeye başlamış, bu sebeple hastalanmış. Ondaki bu hastalığın, ancak okumakla geçeceğini anlatmışlar; bunun için, Topkapı’da bulunan Hacı Feyzullah Efendiye üç gün gidip gelmiş. Her gidişinde de, şu emri almış: “Bahçede otur bekle.

Mevlana Küçük Hüseyin Efendi, bu gidip gelmeye, beklemeye dayanamamış; Hacı Feyzullah Efendi’ye içinden şöyle demiş: “Okuyacaksan oku.

İçinden geçirdiği bu durumu anlayan Hacı Feyzullah Efendi, pencereden şöyle seslenmiş: “Oğlum, biz üfürükçü takımından değiliz; bize intisâb edersen, bu karnındaki şiş geçer.” Bunun üzerine, Küçük Hüseyin Efendi, hicrî 1275. yılında Hacı Feyzullah Efendiye intisab etmiş ve hemen şifaya kavuşmuştur.

Kısa sürede Feyzullah Efendi’nin gönlünde yer edinen Küçük Hüseyin Efendi, Halıcılar’daki tekkede kahve nakipliği de yapmıştır.

Küçük Hüseyin Efendi, Hacı Feyzullah Efendi için tekkede çukur bir yerde kahve dövermiş. Kahve pişirdikleri yer de oldukça darmış. Küçük Hüseyin Efendi bir gün içinden şöyle geçirmiş: “Kahve ocağında çalışmakla ne olacak?” Bunun üzerine Feyzullah Efendi içeriden şöyle seslenmiş: “Küçük, kumbaraya atıyorsun.

Yine, bu günlerde iken, Hacı Feyzullah Efendi ile birlikte, bir yere giderlerken Hacı Feyzullah Efendi, Küçük Hüseyin Efendi’ye dönmüş ve şöyle demiş: Kıtmirleri, Ashabı Kehf’i bırakmadı; onlar da onu alıp gittiler. Sen de bizi terk etme, bizimle beraber gel.

Hacı Feyzullah Efendi Hazretleri, Hicrî 17 Cemaziyelâhir 1293 (M. 1876) pazar günü, İstanbul’da vefat etmiştir. Cenaze namazı, Fâtih Câmiinde kalabalık bir cemâat tarafından kılınmış, mübarek naaşı, Fatih-Halıcılar Semtindeki kendi adıyla bilinen dergâhına defnedilmiştir.

....... kategorisinde yayınlandı. Feyzullah Efendi Ks. için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: