ŞERİAT, TARİKAT, MARİFET VE HAKİKAT

Yunus ne güzel ifade etmiş şeriat ve tarikatı:
”Şeriat, tarikat yoldur varana
Hakikat meyvası andan içeri”
Yunus’un deyişlerinden de anlaşıldığı gibi, tarikat yoldur. Öyle bir yol ki Allah’a giden bir yol. Aslında Allah’a ulaşmada hem şeriat hem de tarikat gâye değil sadece vasıtadır. Eğer vasıtalar gayeleştirilirse Allah’a ulaşmak bir yana küfre düşme tehlikesi sözkonusudur.
Allah Resulü (s.a.v.) İslam nedir sorusuna cevaben:
—Namaz, Oruç, Zekât, Hac ve Kelime-i Şehadet” demiştir. İman nedir sualine ise:
—Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahirete ve kadere (hayır ve şerrin Allah’ta geldiğine inanmak) iman etmektir” diye beyan buyurmuşlardır. Yine Peygamberimize (s.a.v) ihsan nedir diye sual edildiğinde:
—Allah’ı görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni muhakkak görür” buyurarak tasavvufa işaret etmiştir. Çünkü tasavvuf ihsan demektir zaten.
Tekrar sual edildi;
—Ya Resulullah (s.a.v.) bize kıyametten bahset”
Allah Resulü (s.a.v.):
—Bu meselede sorulan, sorandan daha âlim değildir” diye cevap verdi.
Bu sefer de bir başka soru geldi:
– ”O halde kıyamet alametleri nelerdir?”
Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v.):
—Cariyenin kendi sahibesini doğurması ve yalın ayak, çıplak, yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir” buyurdu.
Bu sualleri soran zat gittikten sonra, Allah Rasulü yanında duran sahabeden Ömer İbnul Hattab’a dönerek:
—Ya Ömer! O sual soran zatın kim olduğunu biliyor musun?” dedi.
Hz.Ömer(r.a):
—Allah ve Resulü bilir” dedi.
Allah Rasulü tebessümle:
—Gerçekten O Cibril’dir. Size dininizi öğretmeye gelmiş buyurdular.
Yukarıda zikredilen karşılıklı soru cevap ilişkisinden çıkaracağımız ders: ”İman-İslâm-ihsan” üçgeni gerçeğidir.
Bir insanda iman ve İslâm olur da, ihsan olmazsa o insan yine eksiktir. İhsan, öyle Allah’a ibadet edeceksin ki sen O’nu görür gibi ibadet etmen demektir ki, bu hal binlerce insandan belki bir kişiye nasip olacak bir durumdur.
İslam; itaat ve ibadettir, iman ise hem nur hem de kuvvettir. Allah’a görür gibi amel etmek ise tasavvufi hayat kapsamına girer. Tabir caizse İslam-İman-İhsan diyebileceğimiz üçlü sacayağı Allah’a ulaşmak için sıçrama vasıtasıdır.
Cümle meşayih İslam, iman ve ihsan ölçüsünce hareket etmişlerdir. Tarikattan maksat, Allah’ın rızasını kazanmak ve O’na vasıl olmaktır. Hacı Bektaşı Veli’nin Allah’a (C.C.) ulaşmada anlattığı dört kapı sırasıyla:
— Şeriat
— Tarikat
— Marifet
—Hakikat’tir.
Bu mertebeleri aşmayan Allah Resulü’nün (s.a.v.) tarif ettiğ ihsanı (tasavvufu) anlayamaz. Onun için Allah dostları tasavvuf ilminin kal (söz) ilmi olmayıp, aksine hal (yaşayarak idrak edebilecek) ilim olduğunu beyan buyurmuşlardır. Allah’ı görür gibi ibadet etmenin adıdır tarikat. Yaşayan bilir, yaşamayan ise bilmez. Tıpkı balı tadan ile tadmayan bir kişinin hali gibidir. Şeriat’ın lugat manası kurallar manzumesi, yani İslam’ın zahiri hükümleri manasınadır. Şeriat zahire hükmeder derken, dinin dış uygulama yönünü anlarız. O halde dinimizin dış vechesini kavrayabilmek için İslami ilimleri tahsil etmemiz gerekiyor. Genel hatlarıyla İslam’a ait on iki ilim dalı şeriatın zahiri cephesini oluşturur. Tefsir, kıraat, hadis, fıkıh, kelam, mantık, siyer, sarf, nahiv, belagat ve mezhebler tarihi gibi bir dizi ilimler şeriatın zahiri yönünü içerir.
Hakk’a giden yolda şeriat, tarikat, marifet ve hakikat basamaklarını İslam-İman-ihlâs ölçülerine göre yaşadıkça aşılabiliniyormuş meğer. Her basamağı aşmak için de:
— İlmel yakin (zahiri ilimler)
— Aynel yakin (gözleme dayalı ilim)
— Hakkel yakin (bizatihi hissedilen ve yaşanılan ilim) hallerini bir bir geçmek gerekiyor. Mesala elmayı tarif etmek ilmel yakindir, elmayı gözlemlemek aynel yakin, elmayı bizatihi ısırıp tadına varmak ise hakkel yakin halidir. Bütün bu mertebeler İslam ışığında gerçekleşir. Kur’an’ı Muciz’ül Beyan ve Sünnet-i seniyye İslam’ın temel iki kaynağıdır. Kaynağını Kur’an ve hadisten almayan her oluşum yıkılmaya mahkûmdur. Hazreti Mevlana; ”Bir ayağımız sımsıkı şeriatte, bir ayağımızla dolaşırız yetmişiki milleti pergel gibi” buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir. Her şeyin başında şeriat gelir. Şeriat İslam’ın dış gözü, tarikat ise iç gözüdür. Dış ve iç gözün birleşmesi ile marifet doğar. Marifet meyvasının kemala ermesiyle de Hakikat zuhur eder. Bundan dolayıdır ki, Arif Sehreverdi ve Beyazıdı Bestami (K.S.) gibi büyük zatlar; ”Kim şeriatı tutup tarikatı bırakırsa fasık, kim de tarikatı tutup şeriatı bırakırsa zındıktır” demişlerdir. İmam-ı Rabbani (k.s.) yaşadığı dönemde şeriat ve tarikat tartışmalarına açıklık getirerek ikisinin de birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, bir bütün olduğunu belirterek iç ve dış yüzün birliğini beyan etmişlerdir. Böylece tarikat ve şeriat çekişmelerine son vermiştir. İmam-ı Rabbani Hz.leri aynı zamanda ikibin yılının (Hicri ikinci binin) müceddidir. Onun için O’na Müceddid-i el Fisân-i denmiştir. Dine sokulan bid’atleri temizleyen zattır O.
Tarikat-ı Âliyyeler ilhamını Kur’an ve sünnetten alır. Kur’an’ın ışığında en mükemmel yaşayış örneğini Allah Resulü göstermiştir. O’nun hayat tarzı Kur’an’a göre idi. Bundan hareketle Şah-ı Nakşibendî (k.s.)’ye:
—Sizin tarikatınız nedir? ” diye sorduklarında cevaben:
—Bizim yolumuz edebtir… ”
Yine sorduklarında ise:
– ”Sünnetleri ihya etmek ve bid’atlardan kaçınmaktır” cevabına ilaveten;
”Her kim ki bunu işler bizim tarıkımızdandır” diye buyurmuşlardır. (Edeble Varış, Lütufla Dönüş. İ. Çetin. S. 72)
– ”Allah Resulü (s.a.v.), Allah’ı görür gibi ibadet etme tatbikatını (İhsan-tasavvuf) Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin meşreblerine uygun tarzda herbirine manevi terbiye metotlarını öğretmiştir. Bu manada en büyük kılavuz (rehber-mürşid) Peygamberimiz (s.a.v.) olmuştur. Hz. Ebubekir (r.a) meşrebi icabı, Allah’a ulaşmada hafi (gizli) zikri esas almıştır. Bu yüzden gizli zikri tatbik eden tarikatlar Sıddık-ı Ekber’e (r.a.) dayanır. Hz. Ali’de coşkunluk mizacı ağırlık olduğu için, Allah Resulü O’na cehri (sesli) zikri telkin ederek bu yönde terbiye etmiştir. Cehri zikri uygulayan Kadiri, Rufaî gibi tarikatlar Hz. Ali (k.v.)’ye uzanır. Allah’a giden yollar görünürde farklı görünseler de birleştikleri nokta tevhid gerçeğidir.
Bir tarikatın tarikat olabilmesi için, Peygamberimiz’den başlayarak günümüze kadar uzanan altın halka dediğimiz silsile-i şerifesi olması gerekir. Sürekli devir-teslim geleneğinin olduğu meşayih halkası tarikat-ı âliyye’nin varlığını ortaya koyar. Eğer bir şeyh kendisinden sonra (teslim edeceği) şeyh yetiştiremezse, o tarikatın nispeti kesilir. Nitekim birçok tarikatlar tarihin belli dönemlerine kadar nisbetlerini ve şecerelerini devam ettirebilmişler. Fakat daha sonraki evrelerde bir kısım tasavvuf yolları nisbetlerini devam ettiremedikleri için silinip gitmişlerdir. Tarikatın en belirgin vasfı nispetin devamının göstergesi olan yaşayan bir diri şeyhin varlığıdır. Şeyhin hakiki mi, yoksa sahte mi olduğunu anlamak için de, kendisinden önce el aldığı şeyhin silsilesi olup olmadığına bakılmalı, hatta daha da derinlere inerek Hz. Ebubekir veya Hz. Ali’ye uzanan silsile-i meşayih’in zincirinin varlığını görmek gerekiyor. Bunlarda yetmez, şeyhin yaşayışı Kur’an ve Sünnet-i Seniyye üzerine olması gerekir. Aynı zamanda hem zahiri ilimleri hem de batıni ilmi bitirerek halifelik icazeti alması lazım gelir. Mesela Mevlana Halid-i Zülcenaheyn’e (k.s.) gelen zincirden sonra aşağı yukarı Nakşibendî tarikatının bütün kolları Mevlana Halid’de birleşirler.
Kelimenin tam anlamıyla Nakşibendî tarikatının birçok kollarının halka ve zincirlerinde kopukluk olmadığı müddetçe birçok tarikat kolları yoluna devam edecektir. Mürid intisab ettiği şeyh hayattayken halife bırakmadan bu dünyadan göç ettiyse, başka kollarda hayatta yaşayan diri bir mürşide intisab etmeli. Çünkü şeyhsiz tarikat devam edemez, ısrarla devam ettirilmeye çalışılırsa, o tarikat sembolik olmaktan öteye geçemez. Mutlaka kılavuza ihtiyaç vardır. Şeyhsiz yola çıkan uçsuz bucaksız engellerle karşılaşılacağı muhakkak. Dolayısıyla Allaha giden yolda karşılaşacağı bir takım hallerin şeytani mi yoksa rahmani mi olduğunu anlaması çok zor olacaktır. Yani sapla samanı karıştırmak an meselesi. Şöyle ki kendine ayan olan bir takım haller zuhur ettiğinde, o hallerin rahmani sanabilir, oysa o gördükleri birtakım şeyler şeytanın hileleri neticesinde ortaya çıkan değişik tür haller de olabilir pekâlâ. Nitekim şeytan dinde olmayanları dinmiş gibi lanse ederek imanını çalmaya çalışacaktır, bu durum tehlikeli bir gidişatın işareti sayılır elbetteki.
Sonradan ihdas edilen sözde tarikatlar da silsile şeceresi olmadığı için birkaç kişi bir araya gelerek ”Biz de tarikat olduk” diye ortaya çıkabiliyorlarda. Oysa Şeyhsiz bu tür gruplar bid’atlarla iç içe yaşayarak hakiki tarikat-ı âliyyelere de leke sürmektedirler. Düşünün ki iki çarşı var: Çarşının biri bakırcılar ve tenekeciler çarşısı, diğeri de sarraflar çarşısı. Bakırcılar ve tenekeciler çarşısını gezen bir insan ses yankıları eşliğinde gezerken, bunca kopan gürültüyü şöyle yorumlar:
”- Bu kadar ses olduğuna göre herhalde bu esnafın sermayeleri de çoktur.”
Oysa tangur tungur sesler sermayesizliğin işaretidir.
Sarraflar çarşısında dolanan bir insan sessiz bir ortamda yürür ve şöyle düşünür:
”- Hiç bir ses yok, ama sermayeleri de (kazançları) çok…”
İşte medyatik ve şova dayalı söz de tarikat diye ortaya çıkan grup ve sahte
Şeyhlerin durumu da tıpkı sermayesiz bakırcılar ve tenekeci çarşısındaki esnafın durumuna benzer. Medyatik olmayan ve her türlü şovdan kaçınan, manevi tasarruf ehli tarikat ve şeyhlerin durumu da sessiz sarraflar çarşısındaki sermayesi bol kuyumcunun durumu gibidir.
Gerçek şeyh, manevi tasarruf sahibidir. Aynı zamanda özü sözü bir olan, sükûtü metod edinen bir zat’tır. Hali ve yaşayışıyla sünnet-i seniyye’ye uygun halde yaşadığı gibi kılpayı da olsa sünnetten asla taviz vermemeye çaba gösteren gerçek mürşidi kâmildir O. Bu yüzden Abdulhalık-ıl Gucdivani(k.s.), nefsini boş yere tüketmemeye ”Huş-derdem” demiş. Sahte şeyhlerin en bariz özellikleri nefsini boş laflarla tüketmesidir. Hakiki Şeyh mecbur kalmadığı veya kendisine sual tevdi edilmediği müddetçe konuşmaz, sadece müntesibine İslâm dairesi içinde nasıl yaşanılacağının tatbikatını gösterir. Çünkü çok konuşanın aklı azalacağı gibi, dini de azalır. Manevi tasarruf sahibi zat’lar her geçen gün irşad halkası oluştururarak insanları kendilerine bend etmektedirler. Yüreğinde sevgi taşıyanlar ona koşarak beyat ederler. Nasıl ki Ashab-ı Kiram Allah Resulü’ne akabe beyatı yapmışsa, Mevlana Hz.leri Şems-i Tebriz’e, Yunus Tabduk’a, Akşemseddin Hacı Bayram Veli’ye beyat etmişlerdir. Mürşide intisab da beyatla oluyor. İcazet almamış herhangi bir şahsiyet beyat veremez. Mutlaka mürşid silsilesi olması lazım.
Tarikat mevzusunda yapılan tartışmalar farklı mecralara çekilerek hedef saptırılmaktadır. Oysa şeriat, tarikat gibi kavramların tarifini yapmadan gayesini ortaya koymadan, uygulamalarına bakmadan metodunu tesbit etmeden hüküm vermek abesle iştigaldir. Tarikat kavramını Allah Resulü’nün (s.a.v.) tarif ettiği ihsan çerçevesinde tarif ettiğimiz sürece, o zaman ancak tarikat-ı âliyye’yi doğru zemine oturtmuş sayılırız. Tarikatın metodu şeriate ve sünnete uyumlu ise o tarikat eleştirilemez. Gaye olarak ”İlahi ente maksudi ve Rıdaike Matlubi” (Allah’ım maksadım sen istediğim senin rızanı kazanmaktır) ölçüsünü düstur edinen, virdlerin (belirli sayıda Allah adını zikretmek) her dönümünde bu cümleyi lisanen söylerek her türlü riyadan kaçma tedbiri alan tarikatlara asla sözümüz olamaz. Hatta tatbikatları ve gidişatları Kur’an ve Sünnet ışığında ise, bid’atlardan uzak kalıyorlarsa bu gibi tarikatlar baştacı yapılır. Şeriat, tarikat gibi kavramların hepsi birer vasıtadır, hiç bir zaman gaye değildirler. Allah’dan gayri her şey masiva’dır. Tarikat da masivadır. Allah’a gidilen yolda masivalar vasıtadırlar sadece. Hıristiyanlar masivaları gayeleştirdikleri için dejenerasyona uğradılar ve teslis inancını türettiler. Hz. İsa (a.s.)’a ulûhiyyet isnat ederek (hâşâ) Allah’ın oğlu dediler. Bazı cereyanlar da günümüzde vasıtaları amaçlaştırdıkları için, benzer tür sapıklıklara düşerek kendini Peygamber veya Mehdi görenler bile ortaya çıktı.
İlim’den nasibi olmayanlar, cehaletlerine birtakım insanları alet ederek fitne ürettiler. Sahte şeyhler, sahte mehdiler her devirde sahneye çıktı, çıkacakta. Cilveyi Rabbaniye olsa gerek bugün de var yarın da olacak. Çünkü hepimiz imtihan dünyasındayız.
Her ne kadar din baronları, şarlatanlar cirit atsalar da, güneş balçıkla sıvanmayacağına göre metodu ilim olan, tarifi ihsan olan, kabulü Kur’an ve sünnet olan, uygulaması şeriat çerçevesinde olan, gayesi ”ilah-i ente maksudi ve rıdaike matlubi” olan bir tarikat-ı aliyye elbette ki haktır, hak kalacakta.
Allah (c.c.) kıyamete dek gerçek anlamda Peygamber (s.a.v.) varislerini insanları irşad için göndermektedir. Peygamberlik kapısı Hz. Muhammed (s.a.v.) ile son olarak kapanmış, ama evliya kapısı kapanmayacak ve kıyamete dek sürecekte. İlmi ile amil olmuş Ehlullah her devirde irşad göreviyle mükelleftirler. Allah Resulü’nün (s.a.v.) yaşayışını düstur edinen ve sünnete ittiba eden her mürşid-i kâmil manevi yönden Peygamberimize haleftir. Yani enbiya’ya varistirler. İster adına şeyh denilsin ister mürşid diye zikredilsin yeter ki gidişatı ve istikameti şeriat-ı garra üzerine olsun. Gökte de uçsa, deniz üzerinde yürüse de, birtakım olağan hadiseler gösterse de eğer sünnet ve şeriat istikametinde değilse ona mürşid denilemez, görülen o hallere de keramet değil, istidrac deriz. Bu yüzden Müminin istikameti velinin en büyük kerametidir denilmiş. Kaldı ki, gerçek Allah dostu keramet sevdasına kapılmaz, O’nun gayreti hep İslam üzerine yaşamak ve çabası Allah içindir. Asıl marifet, şeriat ve tarikatı birleştirerek hakikata ulaşabilmektir. Allah Resulü’nün hayatında görülmeyen uygulamaları adet haline getirerek amele dönüştürenler olağanüstü haller gösterseler de istikamete erişemezler. Mürşid-i Kamil belli bir kesime değil, umuma şamil olmalıdır. Her kesimi kucaklayan mürşid gerçek manada irşad edicidir ancak.
Mürşid-i Kâmilin birçok alameti olmasına rağmen şu üç vasfın yaşayışında görülen hakiki Allah dostu sayılır;
Birincisi: O’nun mübarek huzuruna vardığın zaman, bütün gam ve kederlerin gider. İçinde bir ferahlık bir sevgi hâsıl olur.
İkincisi: O’nun saadet getiren meclisinden hiç ayrılmak istemezsin. O’nun inciler gibi saçılan sözleriyle özünün aydınlığı ve sevgisi artar.
Üçüncüsü: O’nun hoş ziyaretine gelen büyüklerden, küçüklerden kim olursa olsun, padişah (devlet başkanı-devlet yöneticileri) dahi olsa elini öpmek zorunda kalır. Hayır duasını dilemekle de mesrur olur. Çünkü bu büyük zatın bütünüyle tutum ve davranışları Resulullah’ın gidişatına uygundur; Allah O’na salât ve selam eylesin.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. ŞERİAT, TARİKAT, MARİFET VE HAKİKAT için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: