Es-seyyid Ahmed Rufai

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Büyük velîlerden. İsmi ve nesebi; Ahmed bin Sultân Ali bin Yahyâ bin Sâbit bin Ebü’l-Fevâris Hâzım Ali bin Ahmed Murtezâ bin Ali İşbilî bin Rüfâe Hasan bin Mehdi bin Muhammed bin Hasan bin Ahmed Sâlih bin Mûsâ bin İbrâhim Murtezâ bin Mûsâ Kâzım bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin AliZeynel Âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir (r.anhüm). Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. Anne tarafından da nesebi hazreti Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye dayanır. Bu yüzden kendisine Ebü’l-Alemeyn, iki sancak sâhibi künyesi verilmiştir. Ebü’l-Abbâs da denir. Benî Rıfâe kabîlesine mensûb olduğu için Rıfâî nisbeti ile meşhur oldu.

Ahmed Rıfâî hazretleri doğmadan önce dayısı büyük âlim Mensûr Betâihî bir gün rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Ona; “Ey Mensûr! Kız kardeşin, kırk gün sonra Ahmed isminde bir çocuk dünyâya getirecek. Bu çocuğu, Aliyyül Kârî Vâsıtî’nin terbiyesine teslim et. Bu zât, Allah indinde azîzdir. Sakın ihmâl etme.” buyurdu. Bu rüyâdan tam kırk gün sonra Ahmed dünyâya geldi. 1118 (H.512) senesinin Receb ayının ortalarında bir Perşembe günü Betâih’de doğdu.

Ahmed Rıfâî yedi yaşında iken babası vefât etti. Onu, dayısı Mensûr Betâihî, husûsi bir ihtimâm ile büyüttü, ilim öğretti. Önce Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Kur’ân-ı kerîm hocası Abdülmelik Harnutî’dir. Ahmed Rıfâî henüz yedi yaşında iken bir gün Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit bilgilerde mârifet sâhibi olan hocası Abdülmelik Harnutî’yi ziyârete gitti. Hocası ona; “Yâ Ahmed! Sana diyeceğim şu şeyleri hâfızanda tut, ezberle ve hiç unutma!” deyince “Peki efendim.” dedi. Abdülmelik Harnutî buyurdu ki: “Başkalarına iltifat edip gezen, hedefine varamaz ve hakîkate kavuşamaz. Şüpheden kurtulamayanın, dünyevî düşünenin, nefsî arzularının peşinde olanın; felâha, hidâyete kavuşması düşünülemez. Bir kimse, kendi kusûrunu, noksanını bilmiyorsa, bütün zamânı da noksan geçer.” Bu kıymetli sözleri hâfızasına nakş etti. Bir yıl bu sözlere göre amel etti. Bir yıl sonunda hocasından yine nasîhat istediğinde buyurdu ki: “Hakîkî âlimleri, evliyâyı tanıyamamak çok kötüdür. Tabîbin hasta olması ne fenâ, akıllı kimsenin câhil kalması ne kötüdür.”

Ahmed Rıfâî, çocukken bir grup evliyânın yanından geçiyordu. Hepsi ona bakıyorlardı. Birisi; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, bu mübârek ağaç (çocuk) büyümeye başladı.”, ikincisi; “Biraz sonra dallanır.”, üçüncüsü; “Kısa zamanda gölgesi etrâfı bürür.”, dördüncüsü; “Çok geçmeden meyve verir ve ay gibi etrâfa ışıklarını salar.”, beşincisi; “Yakında, insanlar onun kerâmetlerini, fevkalâde hâllerini görürler. O, insanların ihtiyaçlarını istediği kimse olur.”, altıncısı; “Pek kısa zamanda şânı pek yücelir.”, yedincisi; “Onun talebeleri pek fazla olur.” dediler.

Ahmed Rıfâî’yi, dayısı, bir müddet sonra Vâsıt şehrine, büyük âlimlerden ilim öğrenmek üzere gönderdi. Vâsıt’a göndermesinin sebebi, rüyâda Peygamberimizin emr-i şerîfleri olmuştur. İslâm âlimleri umûmiyetle Vâsıt’a gelir, talebelere ders verirlerdi. Büyük âlim Aliyyül Kârî Vâsıtî hazretleri ve dayısı Ebû Bekr el-Ensârî el-Vâsıtî hazretleri de Vâsıt’ta bulunuyordu. (Aliyyül Kârî 1182 (H.578)’de vefât etti. 1607 (H. 1016) da ölen Aliyyül Kârî başkadır ki, bu, hakîkî Ehl-i sünnet âlimlerine dil uzatmıştır.) Ahmed Rıfâî, Aliyyül Kârî ve İshak Şîrâzî hazretlerinden bütün ilimleri öğrendi. Büyük bir fıkıh, hadîs, tefsîr âlimi ve tasavvufta zamânının bir tânesi oldu. Allahü teâlânın emirlerini harfiyyen yapar, yasaklarından büyük bir titizlikle kaçardı. Bildikleriyle amel eder ve başkalarına da tavsiyede bulunurdu. Bir gün birisi gelip duâ istedi. “Benim şimdi bir günlük nafakam var, onun için duâm kabûl olmaz. Onu bitirdiğim zaman gel, sana duâ edeyim.” buyurdu ve öyle yaptı.

Ahmed Rıfâî hazretleri, namaz kılarken benzi sararır, kendinden geçerdi. Gönlünde hissettiklerini, zâhirinden takib etmek mümkündü. Fakat heybetinden kimse cesâret edip soramazdı. Bir gün kendisi; “Namaza kalktığım zaman sanki Allahü teâlâ bana Kahhâr sıfatıyla tecellî edecek diye korkuyorum.” buyurdu.

Seyyid Ahmed Rıfâî; orta boylu, nûr yüzlü, buğday benizliydi. Saçları siyah, sakalı seyrek, alnı açık ve geniş idi. Gözlerine sürme çeker, tebessüm buyururdu. Güzel konuşmaları ile kalpleri harekete getirir, sohbetine doyum olmazdı. Kürsüde oturarak konuşurdu. Konuşmaya başlayınca, sesini uzak ve yakındakiler işitirlerdi. Çevre köydeki kimseler de, aynı şekilde duyarlardı. İnsanlar evlerinin üzerine çıkar, Seyyid Ahmed Rıfâî, yanlarındaymış gibi dinlerlerdi. Öyle ki, bütün kelimeleri eksiksiz anlaşılırdı. Hattâ sağırlar, yarım işitenler, onun sohbetine katıldıkları zaman, Allahü teâlânın ihsâniyle kulakları açılır, söylenilenleri işitirler ve anlarlardı. Beyaz gömlek giyer, pirinç unundan ekmek yaptırıp yerdi. Misâfirler için verdiği yemek hâricinde başka bir şey yemezdi. Yemeği soğutarak yer, misâfirsiz iftar etmezdi. Kendisine âit misâfir konağı, her gün dolup taşar, günde iki öğün yemek çıkardı. Yolda her rastladığı kimseye, hattâ çocuklara bile selâm verirdi. Hastaların sıhhatlerini sormak için uzak yollara gitmekten üşenmez, onları ziyâretten zevk alırdı. İhtiyarlara, âmâlara, sıkıntıda olanlara yardımcı olurdu. Peygamber efendimizin; “Kim, saçı sakalı ağarmış müslüman bir kimseye ikrâm ederse, Allah da ona ihtiyarladığında hürmet ve ikrâmda bulunacak kimseleri vazîfelendirir, ona ikrâm ederler.” hadîs-i şerîflerinde bildirildiği gibi hareket etmeyi âdet edinmişti.

Alçak gönüllü olduğundan, hiç bir mecliste baş köşeye geçmez ve seccâde üzerinde oturmazdı. Daimâ az konuşur ve; “Sükûtla emr olundum.” buyururdu. Birçok defâ azamet-i ilâhiyye tecellisine mazhâr olup, güneşin karşısında buzun eridiği gibi kendisi de bir avuç su gibi kalıncaya kadar eridiğini hisseder sonra ilâhî rahmet yetişerek eski hâlini bulurdu. Daha sonra da cemâatine hitâben; “Cenâb-ı Hakkın lütfu olmasa, yanınıza dönemezdim.” derdi.

Ahmed Rıfâî hazretlerinin talebelerine bağlılığı çok fazlaydı. Onların arasında bulunmanın, onlarla sohbet etmenin, büyük sevaplar hâsıl eden ibâdet olduğunu buyurur ve talebelerine de kendi talebelerine böyle yapmalarını tavsiye ederdi.

Talebeleri ile sohbet ederken insanların kendini beğenmesi ile ilgili bir soru sorulduğunda:

“İlminin fazla, amelinin çok olması ile gurûra kapılan kimse, mârifet sâhibi değildir. Çünkü şeytan da pek fazla bilgiye sâhipti. Mantık yürütmek sûretiyle, ateşin topraktan daha hayırlı olduğunu iddiâ etti. Halbuki meleklere hocalık yapıyordu. Sonunda kendi nefsinin üstün olduğunu söyleyip kibirlendi. Böylece Allahü teâlânın gadabına uğradı ve lânete müstehak oldu. Ebedî olarak rahmet dergâhından kovuldu. Ey oğlum! Sakın! Çok sakın! İyi ibâdetlerine, yüksek ilmine aldanma. Çünkü Bel’âm-ı Baûrâ ve Bersisa, en çok ibâdet edenlerdendiler. Fakat sonunda, nefs ve şeytana uyarak dünyâya bağlandılar. Âhiretlerini ziyân ettiler. Rezîl rüsvâ oldular.

Ey oğlum! Kalbinde ufak bir leke görürsen, oruç tut. Gitmezse, az konuşmaya bak. Gitmezse, günahlardan şiddetle kaç. Yine gitmezse, her hâli iyi bilen Allahü teâlâya yalvarmaya, sızlanmaya başla.

Bilgisizlik ölümdür. Allahü teâlâ ilim verdikçe canlanma başlar. Her bilgi bir vebâldir. Bu vebâlden kurtulmak amel etmekle mümkün olur. Her amel fayda vermez. Fayda vermesi Allahü teâlâ için yapılmaya bağlıdır. İhlâs elde edilmedikçe, kurtuluşa erilmez.” buyurdu.

Sâlih müslüman ve iyi bir kul nasıl olmalıdır? diye sorulunca, şöyle cevap verdi:

“Sâlih müslümanlar, Allahü teâlânın hükmüne boyun eğerler, gelen şiddet ve belâlara sabrederler, aza kanâat ederler. Allahü teâlâdan başkasından korkmazlar ve kimseden bir şey beklemezler. Ancak Allahü teâlâdan isterler. İnsana, yüksek makamları veren, aşağı düşüren azîz ve zelîl edenin Allahü teâlâ olduğunu bilirler. Sâlih müslümanlar, Peygamber efendimizin sünnet-i şerîflerine tam uyarlar. Onların korkusu, son nefes içindir. Onlar, az konuşurlar. Öfkelerini tutarlar, şehvetlerini yenerler. Nefslerinin arzularını yapmazlar. Allahü teâlâyı unutturacak bütün engelleri ortadan kaldırarak, hep O’nunla berâber olmaya bakarlar. Böylece nefslerini alçaltıp, ruhlarını yükseltirler.

Nefse, Allahü teâlânın kazâ ve kaderine rızâ göstermek kadar zor gelen bir şey yoktur. Çünkü, kadere râzı olmak, Allahü teâlânın hükmüne boyun eğmek, nefsin isteklerine zıttır. Nefs bunları istemez. Saâdete kavuşmak, nefsin rızâsını terk edip, Allahü teâlânın rızâsına koşmakla mümkündür. Saâdete kavuşanlara müjdeler olsun.”

Allah adamlarıyla berâber olmayı sever, onların duâlarını almaya çalışırdı. Düşkünleri çok sever, her zaman onları himâye ederdi. Eli, ayağı olmayan veya cüzzam gibi ağır hasta olan kimseleri yanına alır, onları bizzat kendi elleriyle yıkar, temizler ve elbiselerindeki yırtıkları yamardı. Bunlardan haz duyduğunu bildirir, talebelerini de teşvîk ederdi. Acıkmış bir fakîri görse, gider kendi eliyle yiyecek hazırlar, berâberce yerlerdi. Buyururdu ki: “Bütün evliyâlık yollarından geçirildim. Fakat fakirlik, başkaları gözünde hakîr olmak ve hastalık gibi Allahü teâlâya yakın ve daha uygun yol göremedim.”

Bir yere gidip de dönerken, yanında hazır bulundurduğu ipine, topladığı odunları bağlardı. Bunları getirir, şehirde bulunan dul, yetim, fakir, hasta olanlara dağıtırdı. Dünyâ malına hiç kıymet vermez, onları dîne hizmette kullanırdı. Kendisi için, dünyâlık nâmına hiçbir şey alıkoymazdı. Bütün malını fakir müslümanlara dağıtırdı.

Büyüklerden biri, Ahmed Rıfâî’ye duâ etmesi için bir hasta getirdi. Hasta birkaç gün kaldığı hâlde, Ahmed Rıfâî hiçbir şey söylemedi. Bunun üzerine hizmetçisi Yâkûb; “Efendim! Bu hasta için duâ etmemenizin sebebi nedir?” deyince; “Ey Yâkûb! Cenâb-ı Hakk’ın izzetine yemîn olsun ki, Allah katında, benim kabûl olunacağı vâd olunan yüz hâcetim vardır. Şimdiye kadar hiçbirini dilemedim.” cevabını verdi. Yâkûb; “Bir tânesi bu biçâreye sarf edilse nasıl olur?” deyince, Ahmed Rıfâî hazretleri; “Sen benim edebe aykırı hareket eden bir kimse olmamı mı istiyorsun?” buyurup; “Dikkat ediniz, halk ve emir O’na mahsûstur. Âlemlerin Rabbi Allah çok yücedir.” (A’raf sûresi:54) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu, sonra; “Ey Yâkûb, aslında fakîr olan bir kişi, bir hâcet istirhâm edip, kabûle mazhâr olduğu zaman, eski vekar ve şerefinden de bir kademe kaybeder.” buyurdu. Hizmetçisi; “Efendim, namazlardan sonra her zaman duâ ettiğinizi görüyorum.” deyince de, Ahmed Rıfâî; “O başka, bu başkadır. Namazlardan sonra yapılan, ilâhî emre uymak için yapılan kulluk duâsıdır. Bu ise hâcet duâsıdır ve husûsî şartları vardır.” buyurdu. Bu konuşmadan iki gün sonra o hasta şifâ buldu.

Ahmed Rıfâî’nin talebelerinden ikisi birbirlerini çok severlerdi. Aralarındaki bu yakınlık ve duydukları mânevî hazdan kendilerinden geçerlerdi. Bir gün böyle bir anda, bir tânesi ellerini kaldırıp; “Yâ Rabbî! Cehennem’den azâd olduğuma dâir bu âciz kuluna bir belge gönder.” deyiverdi. Öbürü; “Hak teâlânın keremi çoktur, fadl ve ihsânı hududsuzdur.” dedi. Böyle konuşurlarken, âniden gökyüzünden beyaz bir kâğıt indi. Kâğıdı aldılar. İçinde bir yazı göremediler. Seyyid Ahmed’in önüne geldiler. Hâllerini anlatmayıp, o kâğıdı ona verdiler. Kâğıda bakınca, Allahü teâlâya secde etti. Secdeden başını kaldırınca; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, eshâbımın Cehennem’den azâd olduğunu, âhiretten önce, dünyâda bana gösterdi.” buyurdu. “Efendim, bu kâğıt beyazdır.” dediklerinde; “Kudret eli siyâh ile yazmaz. Bu, nûr ile yazılmıştır.” buyurdu.

Bir gün Seyyid Ahmed Rıfâî’nin huzûruna bir kimse gelip; “Efendim! Abdest almak için kuyudan su çıkarıyordum. Bir arslan gelip öküzüme saldırdı, parçaladı ve yedi. Şimdi ne yapayım?” dedi. Ahmed Rıfâî; “O arslanı bana çağırınız. Korkmayınız, ondan size zarar gelmez.” buyurdu. Bir talebesi; “Peki efendim.” diyerek arslanı arayıp buldu. Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin çağırdığını söyledi. Arslan geldi. Ahmed Rıfâî’nin huzûrunda yüzünü yere koydu. Ahmed Rıfâî arslana; “Ey Arslan!Bu fakirin hizmetini gören öküzü niçin yedin?” buyurdu. Arslan, Allahü teâlânın izniyle dile gelip; “Ey efendim! Ceddin Muhammed aleyhisselâmın hâtırı için bana gadap edip, bedduâ etmeyiniz. Zîrâ bir haftadır bir şey yemedim, çok açtım. Çâresiz kaldım, affedeceğinizi ümid ederim.” dedi. Ahmed Rıfâî, arslanın özrünü kabûl etti ve; “Suçunu bir şartla affediyorum. O da, yediğin öküzün yerine bu fakire hizmet edeceksin.” buyurdular. Arslan kabûl edip, o kimsenin hizmetinde bulundu.

Ahmed Rıfâî hazretleri hayvanlara karşı çok merhametli idi. Bir köpek cüzzam hastalığına yakalanmıştı. Hiç kimse köpeği bu iğrenç hâlinden dolayı kapısına koymadı. Köpek, bu şekilde kapılardan kovula kovula, Seyyid Ahmed Rıfâî’nin kapısına geldi. Dermansız, yara bere içindeydi. Köpeğin bu hâlini gören Ahmed Rıfâî, alıp, şehirden dışarı bir yerde ona bir gölgelik yaptı. Köpeği orada tedâviye başladı. Temizledi, yarasına merhem sürüp karnını doyurdu. Kırk gün bu şekilde tedâvî gören köpek sıhhate kavuştu. Cüzzamdan eser kalmadı. Sonra köpeği güzelce yıkayıp şehre getirdi. Kendisine, “Efendim! Bu köpeğe çok ilgi gösterdiniz, hikmeti nedir?” diye sordular. Onlara; “Kıyâmet günü Rabbimin bana, bu köpeğe niçin acımadın? Onu uğrattığım bu belâdan niçin kurtarmadın? Aynı belâya seni de düşürmem ihtimâlini niçin düşünmedin? diye sormasından korktum. Ey insanlar! Kalblerinizi Allahü teâlânın yarattıklarına karşı merhamet hissiyle doldurunuz. Cenâb-ı Hakkın sizi de aynı derde müptelâ kılmasından korkunuz.” buyurdular.

Bir gün Ahmed Rıfâî’nin paltosunun eteğinde, evin kedisi gelip uyudu. Namaz vakti geldiğinde kediyi uyandırmaya kıyamadı. Bir müddet onu şefkatle seyretti. Uyanmayacağını anlayınca kedinin yattığı yeri kesti. O hâliyle kalkıp namaza gitti. Geldiğinde kedi uyanıp oradan gitmişti. Kesik parçayı paltosuna tekrar dikti. Öyle ki, kesildiği yer hiç belli değildi.

Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerine, sıkıntı içinde dertli, ihtiyâcı olanlar gelirler, ondan duâ isterlerdi. Ayrıca ihtiyaçlarının karşılanması için kendisine gelenlere, mürekkep kullanmadan, parmağıyla kâğıda bâzı şeyler yazıp verirdi. Allahü teâlânın izniyle hâcetleri, istekleri hâsıl olurdu. Bir kimse Seyyid hazretlerine hâcetinin hâsıl olması için geldi. O da parmağıyla yazdığı bir kâğıdı ona verdi. Aradan bir hayli zaman geçtikten sonra o kimse, tecrübe için aynı kâğıdı tekrar getirip, Seyyid hazretlerine hâcetini anlatıp; “Efendim! Bu kâğıda bir duâ yazar mısınız? dedi. O da; “Bu kâğıda daha önce bir kerre yazı yazılmış. Bir daha yazarsak, yazılar birbirine karışır, okunmaz hâl alır.” buyurdular.

Fıkıh âlimlerinden Yûsuf Ebû Zekeriyyâ, Ahmed Rıfâî hazretlerini ziyâret için Ümmü Ubeyde kasabasına gitti. Seyyid hazretleri, binlerce kişiye câmide vâzü nasîhat veriyordu. Nasîhat ederken, cemâat arasındaki âlimler, kendisine pekçok suâller sordular. Sorulan suâller pek zor, anlaşılması ve cevaplarını vermek güçtü. Seyyid hazretleri her sorunun cevâbını ânında en ince teferruâtına kadar açıklıyordu. Ne kadar sorulduysa, hepsine cevap verdi. Yûsuf Ebû Zekeriyyâ dayanamayarak, suâl soranlara; “Yeter artık. Ne kadar sorarsanız sorunuz, hepsine cevap verileceğini anladınız.” dedi. Bu söz üzerine Seyyid Ahmed Rıfâî, tebessüm edip; “Ey Ebû Zekeriyyâ! Dünyâ fânîdir. Bırakınız ben hayatta iken sorsunlar.” buyurdular. “Bu dünyâ fânîdir.” buyurduğunda, binlerce cemâat fevkalâde heyecâna kapıldı, içlerinden beş kişi orada vefât etti. Orada hazır bulunanlar içinden, ibâdetlerini tam yapmayan binlerce kimse tövbe edip doğru yola geldi.

Haddâdiye köyünde, çocukları doğduktan sonra ölen bir kadın vardı. O kadın; “Eğer doğacak olan çocuğum yaşarsa, onu Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin hizmetine vereceğim.” diye vâd etti. Aradan zaman geçti, bir kız çocuğu oldu. Fakat çocuk kambur ve topaldı. Çocuk büyüdüğünde, diğer çocukların alaylarına mâruz kalıyordu. Seyyid Ahmed Rıfâî, bir gün bu çocuğun köyüne gitti. Halk, kendisini köyün dışında karşıladılar. Bunlar arasında, sakat çocuk da vardı. Ahmed Rıfâî yaklaşınca, çocuk birden ileri fırlayıp ellerini öptü ve; “Efendim! Siz, annemin de üstâdısınız. Beni ne olur şu istihzâlardan, alaylardan kurtarınız!” diye yalvardı. Onun bu yalvarışı Ahmed Rıfâî’ye çok tesir etti ve mübarek gözyaşlarını tutamadı. Başını ve sırtını okşayıp duâ edince, çocuk şifâya kavuşup, kamburluğu ve topallığı kalmadı. Bunu gören halk, Ahmed Rıfâî hazretlerine “Şeyh-ül-azca (topal kızın hocası)” lakabını verdiler.

Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleri, herkese iyilik eder, kimsenin kalbini kırmaz ve kin tutmazdı. Hiçbir zaman büyüklük taslamazdı. Çok mütevâzi idi. Bir gün yoldan geçen kendini bilmez bir grup, Ahmed Rıfâî’ye hakâret etmeye başladılar. Uygun olmayan sözler sarfettiler. Ahmed Rıfâî onların bu hakâretleri karşısında başını açtı, yerlere yüzünü sürdü, toprağı öptü. Onlara; “Benim hatâlarımı îkaz edip, hatırlatan büyüklerim, efendilerim! Bu kölenizi bağışlayın.” buyurdu. Sonra o kimselerin ayaklarına kapandı, ellerini öptü ve; “Ne olur, benden râzı olunuz. Sizler çok yumuşak huylu kimselersiniz. Şüphesiz sizin bu yumuşaklığınız beni bu hâle getirdi.” buyurdu. Bu hâl, o kimseleri âciz bıraktı, ezildiler. Ne yapacaklarını şaşırdılar. Nihâyet; “Senin gibi sabırlı bir kimse görmedik. Bu kadar hakâret ettiğimiz hâlde, rengin bile değişmedi, tahammül ettin ve yine tevâzu gösterdin.” dediler. Ahmed Rıfâî hazretleri de; “Bendeki bu hâl, sizin bereket ve himmetiniz sâyesinde olmuştur efendim.” buyurdu.

Ahmed Rıfâî hazretleri, bir gün etrafına toplanmış olan yakınlarına; “İçinizde, benim bir ayıbımı, kusûrumu görüp de söylemeyen var mıdır? Varsa lütfen söyleyiniz.” buyurdular. Oradakilerden biri; “Efendim, ben sizde bir kusûr görüyorum.” dedi. Bunu işiten Seyyid hazretleri hiç üzülmedi, söyleyeni kınamadı ve; “Ey kardeşim! Lütfen kusûrumu söyleyiniz.” buyurdu. O kimse; “Bizim gibi, size lâyık olmayan kimseleri huzûrunuza kabul buyurmanızdır.” deyince, başta Ahmed Rıfâî olmak üzere oradakiler ağlamaya başladılar. Bir ara Ahmed Rıfâî; “Hepinizden daha aşağı olduğumu biliyorum ve sizlerin hizmetçinizim.” buyurarak onları tesellî edip, tevâzu gösterdiler.

İbrâhim Bestî isminde bir kimse, Ahmed Rıfâî hazretlerini hiç sevmezdi. Hakkında uygun olmayan çirkin şeyler söylerdi. Bir gün hakâret dolu bir mektup yazıp, birisiyle gönderdi. Ahmed Rıfâî gelen kimseye, mektubu sesli olarak okumasını söyledi. O kimse, her türlü iftirânın bulunduğu bu mektubu okuyunca, Seyyid hazretleri, sükûnetle dinlediler ve; “Doğru söylemiş. Eğer Allahü teâlânın indinde şüpheli bir durumum yoksa, insanların bana ettiği iftirâlara hiç aldırış etmem.” buyurdular ve mektubuna cevap olarak şunları yazdırdılar: “Muhterem İbrâhim Bestî hazretleri, Allahü teâlâ beni dilediği gibi ve istediği yerde yarattı. Sizin doğruluğunuza güveniyorum. Hayır duâlarınızdan beni mahrum bırakmamanızı ve haklarınızı helâl etmenizi yüksek zâtınızdan istirhâm ediyorum.” Bu tevâzu dolu mektubu alan İbrâhim Bestî çok şaşırdı. Yüzünü yerlere sürüp dışarı çıktı gitti. Nereye gittiği ve nerede olduğu bilinemedi.

Bir kimse Ahmed Rıfâî hazretlerini çekemez, onu hep kötüler, aleyhinde konuşurdu. Onun yüksek hallerini inkâr eder, hiçbirini kabûl etmezdi. Ahmed Rıfâî hazretlerinin talebelerinden kimi görse, önceden hazırladığı mektubu eline verip, hocasına götürmesini tenbih ederdi. Ahmed Rıfâî hazretleri de mektubu açınca, “Ey Mülhid, ey bid’atçı, ey zındık… gibi çok çirkin şeylerin yazılı olduğunu görürdü. Mektubu getiren talebesine bir mikdâr para verip, o kimseye götürmesini söyler ve; “Sen benim sevap kazanmama vesîle oluyorsun, cenâb-ı Hak sana hayırlar ihsân etsin, diye söylediğimi bildiriniz.” derdi. Bu kimse, uzun müddet bu şekilde kötü hakâretlerine ve iftirâlarına devâm etti. Sonunda âciz kaldı. Ahmed Rıfâî’nin verdiği bu cevaplardan utanmaya başladı. Yaptığı hareketlerden pişman olup, tövbe etti. Özrünü beyân etmek üzere, af dilemek için, Ahmed Rıfâî’nin huzûruna doğru hareket etti. Bulunduğu şehre yaklaşınca başını açtı, üzerinden örtüsünü çıkardı, boynuna da bir yular taktı. Bir kimseye de bu yuları tutup, çeke çeke Seyyid hazretlerinin huzûruna götürmesini rica etti. Ahmed Rıfâî onu bu hâlde görünce, “Ey kardeşim! Seni bu hâle getiren nedir?” diye sorunca; “Yaptıklarım.” dedi. Seyyid Ahmed; “Ey kardeşim! Yaptığınız sâdece birer hayırdır.” buyurdular. O kimse yaptıklarına pişmân olduğunu bildirerek özür diledi. Özrü kabûl edilince, Ahmed Rıfâî’nin sâdık talebelerinden oldu.

Devlet ileri gelenleri sık sık mektup yazarak Ahmed Rıfâî’den nasihat isterlerdi. Çünkü onlar Ahmed Rıfâî’nin büyük âlim ve evliyâ bir zât olduğunu biliyorlardı. Bunlardan biri olan Abbâsî halîfesi Ebû Ahmed Müstencid Billâh, bir adamını göndererek, Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinden nasîhat istedi. Halîfe, Ahmed Rıfâî hazretlerine gönderdiği mektupta şöyle yazıyordu:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Emîr-ul-mü’minîn’den Seyyid Ahmed Rıfâî’ye! Sizden nasîhat istiyorum. Çünkü ben, sizin nasîhatlarınıza çok muhtâcım. Bana yapacağınız nasîhatlar çok faydalı olacak. Allahü teâlânın size ihsân ettiği kıymetli bilgilerden bana yazınız. Çünkü siz, Allahü teâlânın mânevî lütuflarına mazhar olan bir zâtsınız. Bana ve bütün müslümanlara duâ ediniz.”

Seyyid Ahmed Rıfâî, mektubu okuduktan sonra; “Ne diyeyim! Eğer nasîhate gücüm yetmez desem, riyâ olur. Eğer gücüm yeter desem, hoş bir şey olmaz. Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil-azîm.” dedi. Sonra kâğıt istedi. Talebelerinden Ahmed bin Abdülmuhsin Tarrî’ye şöyle yazdırdı:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd ü senâlar olsun. Onun Resûlüne salât ve selâm olsun. Nasîhat isteyen mektubunuz bana ulaştı. Peygamber efendimiz; “Din nasîhattir, din nasîhattir, din nasîhattir.” buyurdu. Eğer bu hadîs-i şerîf olmasaydı, sana bu nasîhati yapmazdım. Çünkü, senin gibi insanlara nasîhat için iki şart lâzımdır: 1) Nasîhat edenin ihlâslı olması, 2) Amel etmek şartıyla, din kardeşinin yaptığı nasîhatı kabûl etmek.

Ey müminlerin emîri! Resûlullah’ın sünnetine tâbi olarak, Allahü teâlânın emirlerini nefsinde yaşar ve Allah’ın emirlerine saygı gösterirsen, insanlar da senin memurlarına saygı gösterirler.

Ey emîr! Bizans Kayserinin ve mecûsî sultanlarının memleketlerindeki kuvvetlerine bakma. Onlar câhil oldukları için, hakdan uzaklaşıp, dünyâlıklara yöneldiler. Onlar ölünceye kadar dünyâ muhabbeti ve arzusu ile yaşadılar. Emri altında olanlara, yumuşaklıkla iyi muâmele etmediler. Onlara güç gelecek işler emrettiler.

Ey müminlerin emîri! Sana gelince; sen, müslümanların malını, canını ve memleketlerini muhâfaza et. Her işinde Allahü teâlâdan kork. Her hâlinde Peygamber efendimizin emrine uy. O zaman, Allahü teâlânın himâyesinde, Resûlullah’ın gölgesinde olur, sözü geçerli biri olursun. Allahü teâlâ meleklerden olan ordularını sana yardımcı gönderir.

Ey müminlerin emîri! Bu dünyâda, yiyecek, içecek ve giyecek şeylerden her gelene dikkat et. İnsanlara zulm etmekden sakın. Şeytan seni aldatıp zulme yönelttiği zaman, nefsine; “Şâyet zulmedilen, hapsedilen, kahredilen, iftirâ edilen sen olsaydın, kendin için sultandan ne isterdin?” diye sor. Kendine nasıl muâmele edilmesini istiyorsan, insanlara öyle muâmele et. Çünkü sen böyle yaparsan, adâleti ve insanlığın îcâbını yerine getirmiş olursun. Şunu iyi bil ki senin mülk ve devletin, Allahü teâlânın mülküne göre pek azdır. Sen ve senin mülkün, Allahü teâlânın mülküdür.

Ey müminlerin emîri! Senin dünyâda nasîbin; seni gölgeleyecek mikdârda gölge, seni örtecek kadar elbise, seni doyuracak kadar yiyecek, mallarından sana âit olan mikdârdır. Sen, Allahü teâlânın emirlerine riâyet etmek sûretiyle, O’na karşı olan edebi gözetirsen, Allahü tealânın lütuf ve ihsânlarına kavuşursun. Allahü teâlânın emrine uymaz, mahlûklarına zarar verirsen, zâlim olursun.

Ey müminlerin emîri! Şunu iyi bil ki, sultanların ordusu, adâlettir. Bekçileri, yaptıkları işlerdir. Hâllerini bildiren defterleri ise, emri altında çalışanlar ve arkadaşlarıdır. Bu defterler, halkın gözü önündedir. Onun için bu defterleri ıslâh et, muhâfazasını sağlam yap, ordunu kuvvetlendir. Akıllı ve dindar kimselerle berâber ol. Katı kalbli, zâlim ve dalâlette olan, sapık kimselerden uzak dur. Çünkü böyle kimseler, senin düşmanlarındır. İşlerini, kadınların, gençlerin ve mürüvvetsiz kimselerin eline verip, onların oyuncağı hâline getirme. Çünkü onlar işleri karıştırır, kötü bir şekilde sonuçlanmasına yol açarlar.

Bir işi yapmak istediğin zaman, insaflı ve adâletli ol ki, hakkı olmayan birine o işi teslim etmeyesin. Allahü teâlâyı zikret. Kendini haksızlık yapmaktan uzak tut. Çünkü bulunduğun makam, hak üzere bulunulacak, hak üzere yürünülecek bir makamdır. Kızdığın zaman affa sarıl. Çünkü affetmek sûretiyle yapacağın hatâ, cezâ vermek sûretiyle yapacağın hâtadan daha iyidir.

İşlerinde, dindâr, hikmet ehli, din gayreti bulunan kimseleri seç. Onlar arasından da, tabiat bakımından güzel, akıl bakımından olgun, görüşü ve konuşması iyi, delîli sağlam olanlarını seç. Allah ve Resûlünü en iyi bilen kimseleri seç. Adâlet husûsunda, iyi veya kötü, mümin veya kâfir, herkese eşit muâmele et. Dînin ve din ehlinin, âlimlerin hakkını gözet. Vefât edip Rabbine kavuştuğun zaman, âkıbetinin iyi olmasına vesîle olacak işleri yap.”

Ahmed Rıfâî hazretleri, hayâtını hep dîne hizmet ile geçirirdi. Bid’at sahiplerine öğüt verir gittikleri yolun bozukluğunu bildirir, kurtuluşlarına vesîle olurdu. Ahmed Rıfâî hazretleri vefâtına yakın ishale yakalanmıştı. Hastalık bir ay kadar devâm etti. Hizmetçisi; “Efendim! Hiçbir şey yemediğiniz halde, bu gelenler neredendir?” diye sordu. O da; “Bu gelen ettir. Dışarı çıkıyor. Artık eridi kalmadı. Yalnız kemiklerimin içindeki ilik kaldı. O da bugün çıkar biter. Yarın da Allahü teâlâya gitme günüdür.” buyurdu. İyice ağırlaştığı zaman hizmetçisi; “Efendim! Kavuşmak vakti yaklaştı herhalde.” deyince; “Evet öyle görünüyor. Hastalığımın şu son zamânında bâzı hâdiseler cereyân etti. İnsanlar üzerine büyük bir belâ gelmekteydi. Bu belâlara karşı kendi vücûdumu fedâ edip, bu belânın giderilmesi için, Allahü teâlâya yalvardım. Allahü teâlâ kabul buyurdu.” dedi. Daha sonra mübarek yüzünü toprağa sürmeye başladı. Yüzü gözü toz toprağa bulanmış bir halde ağlayarak; “Yâ Rabbî! Affet!” Yâ Rabbî! İnsanların üzerine gelecek olan dert ve belâlar için beni siper yap da, belâlar benim üzerime yağsın.” diye yalvardıktan sonra kelime-i şehâdet getirip; “Dünyâda âhiret için çalışıp yorulan pişman olmaz, râhata kavuşur. Her hayr işleyenin ameli kendisine sunulacaktır. Her şer, kötü iş yapanın da ameli kıyâmet gününde önüne çıkacaktır.” buyurdu. 1182 senesi Ağustos ayının 23′ünde Perşembe günü (H.578 Cemâziyelevvel ayının 22. Perşembe günü) ikindi vaktinde, altmış altı yaşında Mısır’da vefât etti.

Cenâze namazını kılmak için çok kalabalık toplandı. Binlerce insan mübarek cenazesini taşımak için gayret gösterdi. Dedesinin türbesine defn edildi. Mübarek kabr-i şerîfleri her zaman ziyâretçilerle dolup taşmakta, ziyâret edenler rûhâniyetinden istifâde etmektedirler.

Seyyid Ahmed Rıfâî hazretlerinin, müminlerin îmânlarının kemâle ermesi için gösterdiği yola Rıfâîlik adı verildi. Kendisine tamâmen bağlı olan, yolunu bozmayan, yâni her işinde, her sözünde dînimizin emir ve yasaklarına tâbi olanlara da “Rıfâî” denildi. Fakat, zamanla diğer tarîkatlar gibi bu yol da bozuldu. Dünyâya düşkün olanlar, dîni dünyâlık arzularına âlet edenler, Ahmed Rıfâî hazretlerinin isminden istifâdeye çalıştılar. Şeyh ve tarîkatçı olarak ortaya çıkıp, ağızlarına ateş koymak, ağızlarından alevler çıkarmak, bir yanağına bıçak, şiş sokup öteki yanağından çıkarmak, sokak ortasında yatarak üzerinden kamyon geçirtmek gibi işleri yaparak, kerâmet sâhibi olduğunu iddiâ edenler görüldü. Halbuki bunların kerâmet ile hiçbir alâkası yoktur. Allahü teâlâ, Mûsâ aleyhisselâm zamânında sihirbazların bulunduğunu haber veriyor ve sihir olduğunu beyân buyuruyor. Bu ve benzeri işleri sihirbazlar da yapmaktadırlar.

Ahmed Rıfâî, hazretleri sohbetlerinde talebelerine sık sık şöyle nasihat ederdi:

Âlimlere karşı hürmetli olmalı onların huzûrunda edebi muhafaza etmeli ve az konuşmalıdır. Onların hizmetiyle şereflenmeyi büyük kazanç bilmelidir.

Hayırdan bir şey öğrenirseniz onu insanlara öğretiniz. Böylece bu hayrın meyvelerinden istifâde edersiniz.

Kıyamet gününe hazırlanın, çünkü gidişiniz Allahü teâlâyadır.

Kulluk esâsının birincisi, nefsi tanımaktır. Halbuki onu tanıyan çok azdır. Onu tanımak şöyle dursun, varlığını kabûl edenler dahi kıymetli kimseler olarak kabûl edilir. Allahü teâlâ, nefsten daha ahmak, daha çirkin ve ondan daha pis kokulu bir şey yaratmadı. İrfan sâhipleri için, ondan daha dar bir zindan düşünülemez. Nefsini tanıyabilen, her tarafı emin olan, tehlikelerden korunmuş bir kal’aya sığınmış olur. Tanıyamayan, hattâ anlamak istemeyen için tehlike büyüktür. Onu anlamadıkça, şerrinden kurtulmak mümkün değildir. Onu anlamadan, mârifet sâhibi olunmaz.”

Evliyâya hürmetin nasıl olacağı sorulduğunda buyurdu ki:

“Allahü tealânın evliyâ kullarının üstünlüğünü kabûl etmeli ve onlara çok hürmet göstermelidir. Çünkü onlara, kıyâmet gününde korku ve hüzün yoktur. Velî olan kimse, cenâb-ı Hakk’a pek fazla muhabbet besler, îmânları kemâl mertebesindedir ve takvâ üzeredirler. Allahü teâlâ, evliyâsına zorluk göstermez. Bâzı semâvî kitaplarda; “Benim velî kullarımdan birine eziyet eden, bana harb ilân etmiş olur.” buyrulmaktadır. Cenâb-ı Hak, velî kullarını korur, onlara eziyet edenlerden intikam alır. Onları sevenleri ise muhafaza eder, korur. Evliyâ ile berâber olmalı, onları sevmelidir. Onlar hakkında hiçbir zaman kötü söz sarfetmemeli, sû-i zan etmeyip, hüsn-i zan içinde bulunmalıdır.

Seyyid Ahmed Rıfâî insanların doğru yola kavuşmaları için pek çok eser yazmıştır. Bunlardan bâzıları şunlardır: 1) El-Burhân-ül-Müeyyed, 2) Şerh-üt-Tenbîh, 3) El-Hikem-ür-Rıfâîye, 4) En-Nizâm-ül-Hasl li Ehl-il-İhtisas, 5) El-Akâid-ür-Rıfâiye.

ŞAŞARIM ŞU İNSANA

Seyyid Ahmed Rıfâî, yazdığı eserinde,

Şu şekilde nasîhat, ediyor bir yerinde:

Şu kula şaşarım ki, ölüme inanıyor,

Buna rağmen gülüp de, neşelenebiliyor.

Şuna da şaşarım ki, inanıyor kadere,

Yine de mahzûn olup, boğuluyor kedere.

Ve şuna şaşarım ki, Cehennem vardır diyor,

Yine de fütursuzca, her günahı işliyor.

Şaşarım dünyâ fâni, diyen şu insana ki,

Sarılmıştır dünyâya, ayrılmıyacak sanki.

Yine başka yerinde, buyurdu: Ey insanlar,

Pek çok hayret ettiğim, iki türlü insan var.

Birincisi şudur ki, hep oruçtur gündüzün,

Gece de sabaha dek, tâattadır büsbütün.

Aslâ Hak teâlâya, etmez günah ve isyân,

Yine de görürsün ki, hüzünlüdür o insan.

Uğraşmasına rağmen, hep âhiret işiyle,

Yine ağlar görürsün, onu hep gözyaşıyle.

İkincisi şudur ki, yapmaz hiç tâatini,

Oyun ve eğlenceyle, geçirir her vaktini.

Günahları işler de, sıkılmadan mâlesef,

Yine de bu hâline, üzülüp etmez esef.

Yaşamasına rağmen, İslâmın hâricinde,

Görürsün onu dahî, yine neşe içinde.

Başka bir yerinde de, buyurdu: Ey insanlar,

Sakın siz ilminize, güvenmeyin ki zinhar,

Şeytan, sâhip olduğu, ilminin gurûrundan,

Kovulup, helâk oldu, Allah’ın huzûrundan.

Bir insan, her bir ilmi, bilse de ince ince,

Faydasını göremez, amel eylemeyince.

Bel’âm-ı Bâura da, çok ilim sâhibiydi,

Öyle ilim sâhibi, dünyâda yok gibiydi.

Lâkin kalbi bir mikdâr, meyl edince dünyâya,

Dünyâ ve âhirette, oldu rezîl ve rüsvâ.

Yine obuyurdu ki: Ediniz ilme gayret,

Zîrâ ilim hayattır, ölümdür hem cehâlet.

Ve lâkin her bir ilim, bir vebâldir kul için,

Kurtulunmaz vebâlden, amel eylemeksizin.

İnsan, ameli dahi, yapmalı ki ihlâsla,

İhlâssız amellerden, bir fayda gelmez aslâ.

Yâni bir kul, muhakkak, ilim, amel, ihlâsı,

Temin etmelidir ki, budur işin esâsı.

Yine o buyurdu ki: Sâlih olan müslüman,

Allah’ın takdîrine, boyun eğer her zaman.

Mübtelâ olsa dahi, bir derde ve belâya,

Yine sabır gösterip, isyân etmez Allah’a.

Gâyet iyi bilir ki, kulu azîz ve zelîl,

Eden, yalnız Allah’tır; mevkî, makam, mal değil.

Resûl’ün sünnetine, tâbi olur o ekser,

O, ya hayır konuşur, yâhut da sükût eder.

Onun tek endîşesi, son nefes içindir hep,

Îmân ile, şehîden, ölmeyi eder talep.

Öfkelenmez kat’iyyen, dünyâlık şeyler için,

Ve atmaz tek bir adım, iyi düşünmeksizin..

Nefsine hâkim olup, girmez onun emrine,

Günah, küçük de olsa, işlemez aslâ yine.

Allah’ın rızâsını, almaktır tek gâyesi,

Hep bunu temin için, geçer günü gecesi.”

VER MÜBÂREK ELİNİ

Ahmed Rıfâî hazretleri hacca gitti. Hac dönüşü Medîne-i münevverede Resûl-i ekremin mübârek türbesini ziyâreti esnâsında şu meâldeki manzûmeyi söyledi:

“Uzaktık, toprağını öpmek için efendim,

Kendim gelemez, vekîl rûhumu gönderirdim.

Şimdi seni ziyâret nîmeti oldu nasîb,

Ver mübârek elini, dudağım öpsün Habîb!”

Şiir bitince, Peygamberimizin kabrinden mübârek elleri göründü. Seyyid Ahmed Rıfâî de, son derece tâzim ve hürmetle onu öptü. Orada bulunanlar hayretle hâdiseyi gördü. Peygamber efendimizin mübârek ellerini öptükten sonra, Ravda-i mutahheranın kapılarının eşiklerine yattı. Ağlayarak, oradaki cemâatın cümlesine; “Üzerime basarak geçiniz.” diye yalvardı. Âlimler başka kapılardan çıkmağa mecbur oldu. Diğer kimseler üzerine basarak kapıdan çıktılar. Bu kerâmet pek meşhûr olup, dilden dile günümüze kadar gelmiştir.

BERABER KUR’ÂN-I KERÎM OKUYALIM…

Ahmed Hanâzirî hazretleri bir gece Ahmed Rıfâî hazretlerinin türbesinde kaldı. Türbedârın buradaki heybetten uyuyamayacağını söylemesine rağmen Allahü teâlâya tevekkül ederek yattı. Yatsı namazından sonra türbenin kapısı büyük bir gürültü ile açıldı. Ahmed Hanâzirî yanına birisinin gelip oturduğunu hissetti ve ona; “Bu gece mübarek bir gecedir. Kur’ân-ı kerîm okumaz mısın? Beraber okuyalım.” deyince Ahmed Hanâzirî; “Peki.” dedi. Nahl sûresinden, Necm sûresine kadar beraberce okudular. Sabahleyin o zat, iki ekmek ile birinin içinde süt, diğerinin ise bal olan iki kap getirdi. Hanâzirî doyuncaya kadar yedi. O zât bir anda kayboldu. Türbedar gelince; “Gece hep seni düşündüm, aklım sende kaldı çünkü burada kimse uyuyamaz.” dedi. Ahmed Hanâzirî başından geçenleri anlattı. Bunun üzerine türbedâr; “Seninle birlikte Kur’ân-ı kerîm okuyan ve sana yemek getiren büyük âlim Seyyid Ahmed Rıfâî hazretleridir.” dedi.

KAPILARDAN KOVULAN ÖYLE KİMSELER VARDIR Kİ

Ahmed Rıfâî hazretleri buyurdu ki:

Allahü teâlânın sevgili kulları olan velîleri vesîle ederek, cenâb-ı Haktan bir şeyler istenebilir. Onları vesîle ederek bâzı ihsânlara kavuşulursa, bu yardımları ve ihsânları evliyâdan bilmemek lâzımdır. İhsânı yapan Allahü teâlâdır. Çünkü velîler, kendiliklerinden bir şey yapmazlar. Allahü teâlâ onları çok sevdiği için, onların duâ ve hâtırı ile yaratır. Peygamber efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyurdu ki: “Saçları dağınık, kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemin etseler, Allahü teâlâ onları doğrulamak için o şeyi yaratır.” Allahü teâlâ, sevdiği kullarını yalancı çıkarmamak için, yemin ettikleri şeyleri bile yaratınca, duâlarını elbette kabûl buyurur. Allahü tealâ Mü’min sûresinin altıncı âyetinde meâlen; “Bana duâ ediniz; duânızı kabûl ederim.” buyurdu. Duâların kabûl olması için şartlar vardır. Bu şartları taşıyan duâ, elbet kabûl olur. Herkes bu şartları bir araya getiremediği için, duâlar kabûl olmuyor. Bu şartları yerine getiren velîlerin, âlimlerin duâ etmeleri için, onlara yalvarmak, şirk olmaz. Allahü teâlâ, söylenilenleri, sevdiklerinin rûhlarına işittirir. Onların hâtırı için istenileni yaratır. Evliyânın rûhlarından yardım istenir. Çünkü, Allahü teâlânın sevdiği kullarının rûhları, diri iken de, öldükten sonra da, Allahü teâlânın verdiği kuvvet ve izinle, dirilere yardım ederler. Böyle inanarak evliyâdan yardım istemek, Allahü teâlâdan başkasına tapınmak olmaz. Allahü teâlâya tapınmak, O’na inanmak, O’ndan istemek olur. Aklı olan, bunu pek iyi anlar.

1) Mir’ât-ül-Haremeyn; c.3, s.144
2) Câmiu Kerâmât-il-Evliyâ; c.1, s.295
3) Tabakât-ül-Kübrâ; c.1, s.140
4) Tabakât-üş-Şâfiiyye; c.6, s.23
5) El-Bidâye ven-Nihâye; c.12, s.312
6) Tezkiret-ül-Huffâz; c.4, s.1341
7) Şezerât-üz-Zeheb; c.4, s.259
8) Vefeyât-ül-A’yân; c.1, s.171
9) Tuhfet-ur-Râgıb; s.40
10) El-A’lâm; c.1, s.174
11) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.190
12) Necm-üs-Sâi fî Kerâmat-i Üstad Rıfâî (Süleymâniye Kütüphânesi, Hasip Efendi Kısmı, No:423)
13) Umm-ül-Bevahin fî Menâkıb-i Ahmed Rıfâi (Süleymâniye Kütüphânesi, Şehid Ali Paşa Kısmı, No:1123)
14) Burhân-ül-Müeyyed; s.96-106
15) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.982
16) Rehber Ansiklopedisi; c.1, s.132
17) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.6, s.83

03.Ahmed-i Rufa-i – Rufaiyye, 10-12 TARİKAT PİRİ VE TARİKATLARI kategorisinde yayınlandı. Es-seyyid Ahmed Rufai için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: