İmam Şarani (23. Cü Ahid)


Y i r m i Üç ü n c ü
meclislerde oturmanın adabı

Sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de; mescidlerde uzun süre oturup, çarşı ve pazarlarda fazla kalmamamız hususlarındadır.
Her iki yerde bulunup oturmanın ayrı ayrı şartları vardır. Mescidlerde oturmanın şartlarına gelince: Kişinin mescidde bulunduğu
sürece tüm hareketleri, oturması, kalkması, düşünceleri temiz ve bir
edeb içinde övülecek bir şekilde olmalıdır. Bu böyle olmadığı takdir de mescidde oturmayı kısaltmalıdır. Zira mescidde oturan kişi, hissetsin veya etmesin, Hak Taálá’nın huzurunda olduğunu nutmamalıdir. Öyle ya, padişah meclisinde edebiyle oturmayan kişinin başına felaket tez gelir.
Meşayihden Muhammed Şüveymî, Allah’ın rızası üzerine olsun,
Medyen’in talebesi idi. Ebu Medyen’in meclisinde bulunanların hiçbiri onunla oturmaya cesaret edemezdi. Çünkü meclisde bulunanlardan birinin hatır ve hayaline kötü bir şey geldiğini hisseder etmez, elindeki
değnek ile o kişiyi adamakıllı döverdi. Çünkü her şey kendisine malum olurdu. Allah’ın yaratıklarından bir kulun meclisinde böyle olursa, Hak
Taâlâ’nın huzur meclisinde bu gibi davranışların ne gibi bir sonuca
varacağını bir düşün…
Ben derim ki: Bu gün için mescidde oturanların bir çokları, özellikle o mescide yakın veya komşu olanlar, devamlı mescidlere gidip
gelenler oralarda oturup bilginleri, salih kişileri, valileri, hâkimleri,
şahitleri, zalimleri, tüccarları bu ve bunlara benzer kişileri Allah’ın
huzur meclisinde çekiştirip dururlar; bu zümrenin noksanlarını, yaptıklarını çekinmeden anlatır ve çevrelerinde bulunanlara duyururlar.
Bu gibi kişiler hayvanlar gibidir; hatta behimeler dürumları itibariyle bunlardan daha iyidirler.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, hocam ve efendim Ali el-Havas
mescidlerde olan ve bitenleri bildiği için, müezzinin «Haydi namaza…»
seslenmesiyle mescide girerdi. Kendisine vaktinden önce gelmemesinin sebebi sorulduğunda şöyle cevab verirdi:
«Bizim gibi acizlerin Allah’ın meclisi sayılan mescidlerde fazla
oturmaları yakışık almaz. Zira bizler mescide bir şey kazanmak için
geliriz, kazanacağımız o şeyi kaybetmekten korkarız».
Binaenaleyh her mü’min kul mescidde edep ve terbiye içinde olmalıdır. Çünkü burası Allah’ın evidir. Bu eve erken olarak ancak iç ve dış uzuvlarını yerilmiş her türlü sıfatlardan koruyabileceğine, herhangi bir Müslüman hakkında kötü bir zan taşımayacağına güvenen ve daha önemlisi onun bunun rızkında ve yaşantısında gözü olmayanlar girebilir ki, bu sıfat Hak Taâlâ’ya karşı ittiham kokusu taşıdığından en çirkin bir sıfattır-. Çünkü ona, anasının karnından ölünceye kadar veren O’dur.
Yine hocam Ali el-Havas, mescidde oturanların riayet edecekleri
birtakım hususlar vardır, der. Söyle ki: Mescidde oturan bir kişiden Allah için bir şey istendiğinde “Hayır”
dememelidir. Oturan kişiden ne istenirse istensin, ister sarığı istensin, ister paltosu, hatta isterse evinde ve halvetinde olan eşyalar istensin (vermem dememelidir). Ama eğer kendisini denemek için istediklerini biliyorsa o zaman menfi cevab verebilir.
Yine kişi hastalık veya yara, şiddetli soğuk veya sıcak gibi şer’i
bir özrü olmadan kabaca bir kılıkla veya mescide yakışmayan bir elbise ile mescid içinde gezinmemelidir.
Mescidde oturduğu sürece abdestine dikkat etmeli, kendisini ibadete vermeli, abdesti herhangi bir özür ile bozulursa bir an bile
orada kalmamalıdır.
Mescidde bulunduğu sürece, nefsinin orada bulunan diğer Müslümanlardan daha hayırlı olduğunu düşünmemelidir. Bu düşünce İblis’in suçudur. İblis bu suçu işleyerek Allah’a karşı gelmiş, bu yüzden Allah’-ın lanetini alarak ilahi çevreden kovulmuştur.
İşte bu saydıklarım, kişinin mescidde göstereceği edeb ve davranışların ana çizgileridir. Her edeb ve terbiyenin de kendine göre teferruatı vardır.
Çarşı ve pazarlarda oturmanın şartlarına gelince:
Alım ve satım gibi haller kişiyi Allah Taálá’yı anmaktan alıkoymamalıdır.
Komşusuna gelen müşterilerle ilgilenmemeli ve kıskanç nazarlarla oraya bakmamalıdır.
Rızkı hususunda aldığı ve sattığı mala güvenmemelidir. Bu işi boş
durmamak için, Allah’ın çalış emrine imtisalen yaptığını bilmelidir. Bu
bakımdan o mala değil, Allah’a güvenmelidir. Zira rızık ve bereketi veren, rızkı arttığında veya azaldığında onu kimseye muhtaç kılmayacak olan O’dur. Burada bilinmesi gereken bir mühim nokta da şudur: Kişi, yemekten sonraki tokluk duygusunu yediği ve içtiği şeylerin vermediğini, bu duyguyu insana Hak Taâlâ’nın verdiğini bilmelidir. Allah’ın rahmeti üzerine olsun, hocam Ali el-Havas’ın şöyle konuştuğunu duymuştum: «Kulun evinde oturuş şekli ayrı, çarşıda oturuş şekli ayrı olursa, o, Allah’tan gayrı bir kimseye güven duyuyor demektir”. Bu düşünce ve duygu ise Allah’a karşı massiyettir.
Allah’ın rahmeti iizerine olsun, hocam el-Havas, rızık kapısı
olan dükkânını açtığı vakit, “Ey Fettah ve her şeyi bilen Allah’ım!
adınla bu rızık kapısını açıyorum. Ey Allah’ım! Bu rızık kapısını kulllarının
faydalanması için açıyorum» diye dua ederdi. Sonra içeri girer,
dükkanını kapayıncaya kadar dışarıda gezinen halka bakmazdı. O,
her an, dükkânının içinde dahi Allah’ın huzur meclisinde otururdu.
Çarşı ve pazarla ilgili şartlardan biri de, kadınlara bakmamak ve
onlarla konuşmamaktır. Şayet nefsi ve kalbi bir kadınla konuşmayı
arzularsa, artık çarşıda, dükkânında oturması Allah’a bir masiyettir.
Bir diğer şart da, çok satış yapmadığı günlerde, fazla satış yap-
tığı günlerden daha fazla sevinmesidir. Böyle yapmakla Hak Taâlâ’nın muradını, takdirini kendi arzularına tercih etmiş olur… Çarşıda veya buna benzer yerlerde oturmanın ve usul ve adabı daha pek çoktur.
Bu anlatılanlardan şu hakikati öğrenmiş oluyoruz:
Kendi kazancı ile yiyip geçinen bir tacire veya herhangi bir sanat
dalında alın teri ile kazanıp yiyen bir işçiye bir fakirin “afiyet olsun”,
demesi, her türlü günahtan uzak olarak, kazandığını öğrenip
bilmeden böyle söylemesi doğru değildir.
Aynı şekilde bir mescidde, veya Kâbe’de, veya Medine’de Resulullah aleyhi ve sellemin mescidinde, veya
Kudüs-i Şerif’te
mücavir olan bir fakire (Sofiye, dervişe) bir tacirin
«mübarek olsun,
kutlu olsun…» gibi sözlerle iltifatta bulunması, o fakirin kim olduğunu, zikrettiğimiz ve etmediğimiz âfetlerden uzak olmadığını bilmeden doğru değildir. İşlerin dış görünüşlerine bakıp iç durumlarını
ve sonuçlarını göz önünde bulundurmayan pek çok kimseler bu hatalara düşmektedir.
Bunun için fakirliğin (sofiliğin, dervişliğin) şartlarından biri de;
fakir olsun tacir olsun – sırat köprüsünü geçip cennete girdiklerini görünceye kadar- kimseyi övmemektir.
Bazı bilginlerin ve tüccarların Mekke’de oturan (gidip oraya yerleşen) biri için, «Falana ne mutlu! Dünyadan el etek çekip gidip Mek-
ke’ye yerleşti … dediklerini duyuyordum. Mekke’yi ziyarete gittiğim vakit o kişinin halini, durumunu, yaşantısını gözlerimle görmüştüm.
Durumunu anlatılanların aksine çok kötü bulmuştum. Hiçbir yerden
rahat bir kazanç ve geçim imkânı temin edememişti. Öyle bir halde idi
ki, geçimi tamamen onun bunun bağışlarına ve vereceği sadakalara
kalmıştı. Bu ona yetmediği cihetle gözleri onun bunun kazancında olup
dilenmekte idi. Birisinden bir şey istediğinde o kişi bilerek veya bilmeyerek bir sadaka veya bir şey vermeden geçip giderse, o şahsı her
yerde hicv eder, gıybetini yapardı. Halk bu belalı fakire çatmamak
için, veya şeref ve nefislerini korumak için sus payı olarak bir sadaka verip geçerlerdi.
Allah’a yemin ederim ki, bu kötü kişinin ömrü boyu Mekke’de ihlasla yaptığı amelleri gıybetini yaptığı şahıslara verilse tek bir gıybetini dahi karşılamaz. Kaldı ki, amellerinde değil de ve desinler duygusu ise, Allah’ın kabul edeceği ameli de yok demektir, Ameli olmayınca da hiçbir kimseye hakkını ödeyemez (Bu takdir de hak sahiplerinin günahları sırtına yüklenir).
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, hocam Ali el-Havas’in hacca gitmek isteyen biriyle şöyle konuştuğunu
duymuştum: «Ey kardeşim! Mekke ve Medine’de sakın mücavir olma (oralarda kalma). Çünkü oraların haklarını ödemekten aciz kalırsın. O zaman şu darb-i mesel sana pek uygun düşer: “Hacca gittiğin vakit bir heybelik günahın vardı, hacdan sırtında bin heybelik günah taşıyarak döndün”.
Hacca gidecek kişi, hocama, “Bana orada mücavir olarak kalmam
için izin ve müsaade vermenizi rica ederim» dedi. Hocam Ali el-Havas
o kişiye, “Senin orada kalmana bazı şartlara bağlarırsan izin veririm”
buyurdu. O kişi “Bu şartlar nedir?” diye sorunca da şöyle cevab verdi:
Şartlardan biri şudur: Orada kaldığın sürece, hiçbir yiyecek ihtiyatı yapmayacaksın. Üstündeki paralardan arttırıayacaksın, Gece ve
gündüz aç yatıp kalkan birini tanırken yalnız başına yemek yemeyeceksin. Eski elbiselerin varken, yeni elbiseler giymeyeceksin. Mümkünse bunları satıp parasını açlara ve fakirlere harcayacaksın. Sonra orada kaldığın sürece memleketini, vazifeni, aile ve
çocuklarını özlemeyecek ve hatta -mekkedeki arkadaşlarından gayrısını– hatırlayıp düşünmeyeceksin. Zira sen orada özellikle Allah’ın huzurunda bulunuyorsun demektir. Senin kalbin ancak Hak Taala için çarpacak ve
O’na yönelmiş olacaktır. Hak Taala orada kalbini alacak, kalbin, kendi varlığından çıkacak ve sen de böylece O’nun huzurunda kalpsiz bir
cisim haline gelmiş olacaksın.
Bu şartlardan biri de, orada oturup kaldığın sürece, rızkı ebediyen
kaybedeceğin korkusu ile Hak Taâlâ’ya hatırından ve aklından bir itham kokusunun geçmemesidir. Zira Hak Taâlâ’nın huzur ehlinin böyle şeyleri düşünmeleri câiz değildir. Şayet huzur ehlinden birine böyle bir düşünce hâkim olur, Hak Taâlâ’yı ittiham ederse, bu kötü ahlâkından ve inancının zayıf olmasından dolayı o kişi huzur meclisinden kovulmuş olur. Kişi anasının karnından ta ihtiyarlarıp saçı-sakalı ağarıncaya
kadar kendisini yedirip içirenin, yaşadığı sürece rızıklandıranin Hak olduğunu nasıl görmez ve bilmez!…
Hak Taâlâ’yı en önemsiz bir şey için olsun itham etmekten daha kötü ve adi bir davranış olamaz; bundan daha beteri yoktur.
Halbuki o mukaddes beldenin oraya gelip oturanlara kısmet ve
rızkını verme özelliği vardır. Rızık ve mal yönünden Hak Teala’yı
İtham etmekten uzak olanlar ancak Allah’ın bütün velileridir. Bu sebepledir ki, büyük zevât Mekke’de oturmaktan çekinirler.
Mücaveretin şartlarundan biri de, oralarda ikamet edildiği sürece
Allaha karlı hatır ve hayalden hiçbir masiyet fikri getirmemiştir. Masiyeti düşünmek böyle olursa, ya ona nasıldır?!. Bundan dolayıdır ki, veliler sıkıntılara rağmen ailelerini alarak buralardan göç etmişlerdir.
Allah’ın rahmeti olsun, es-Şabi şöyle derdi: «Mekke’de
bir hamamda oturmak bana daha sevimli gelir». Ve yine,
Mekke’de suç bir ve kabahat korkusundan Horasan’da bir
mescidde müezzin olarak oturmam, Mekke’de oturmaktan daha sevimli
gelir, hiçbir suç ve kabahatim olmasa dahi, orada oturmuş olsam, orada oturmamdan dolayı Hak Taala yine bana acı azabını verir” demiş
ve şu ayeti okumuştur: “Kim orada zulüm ile ilhama yeltenirse biz ona
pek bir azab taktırırız.” (1).
Allah’ın rızası olsun, İbn Abbas Hazretlerine birisi, Mekke’de da Tahif de oturmasının sebebini sormuş. İbn Abbas hazretleri de, «Insanlara ve nefsime zulmetme düşüncelerinden kendimi koruyamıyorum. Fiilen ve gerçekten bunu yapmış olsam acaba
ne olurdu? Hak Taalafiilen gerçekleştirmediği düşüncelerinden
ötürü sorguya gelmez. Fakat Mekke bunun dışında bırakılmıştır; kullar orada zihinlerinden geçirdiklerinden dahi hesaba tabi tutulacaklardır», buyurmuşlardır. Bunun üzerine o şahıs «Efendim Mekke’ye mücavir olma niyetimden tövbe ettim” dedi. Sonra hacca gidip geri döndü.
Hocam ve efendim Muhammed ibn Anan’ın bana verdiği bir habere
göre, zamanımız evliyasından bazıları Şeyh Ebu’l-Abbas el-Gamri ile birlikte hacca gitmişler – Hak onlara bağışladığı bereketle bizleri do bereketlendirsin – Bu hac kafilesi Mısır ve köylerinden olmak üzere
15 veli’yi kapsıyormuş. Bu kalabalık, başkanlarına, “Ey efendim!
Mekke ve Medine’de mücavir kalmak için müsaadenizi rica ediyoruz» demişler, Hazret bu evliya kafilesine şöyle cevap vermiş: «Mekke ve Medine’nin edeb ve usulüne kimin uyacak gücü varsa orada kalsın». Kafiledekiler “Mekke’de riayet edilecek edebler nedir?” diye sormuşlar, Hazret, «Daima Allah’ın huzurunda bulunan peygamberler, veliler ve meleklerin vasıflarını taşımak, Allah’ın hoş görmediği düşünceleri gönülden geçirmemek» cevabını vermiş. «Peki, Medine’nin edeb ve usulü
nedir?” sorusuna da, “Oranın edeb ve usulü Mekke’nin edeb ve
usulleri gibidir ve biraz daha fazladır. Bu da aleyhi ve sellem Efendimizin sünnetine aykırı bir davranışta bulunmamaktır. Ayrıca
kişinin başındaki sarığı dahi küçültmesi, elinde bulunan her şeyi
sadaka olarak vermesi ve yine Medine’de fikir ve kıyas yapmadan şeriatin açıkladığı dersten gayrı bir ders vermemesidir. Eğer safa ehlinden ise, sallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ile etmeden bir
görüş belirtmemesidir. Bu istişare yakaza halinde olup, Efendimizin
konuşmasını açıkça duymalıdır. Nitekim, Allah’ın rızası üzerine olsun,
Şeyh Muhyiddin Hazretleri, «Bazı hadis hafızlarınınzayıf diye hükmettikleri bazı hadisleri aleyhi ve sellem Efendimiz’den
sorup sıhhatlerini tesbit ettim, aldığım cevapla artık o hadisler üzerinde şüphem ve tereddüdün kalmamıştır. Bu hadislerin onun doğru şeriatından olduğuna inandım; alimler kendi düşünce ve kaidelerine riayet için bana inanmasalar da ben onunla amel ederim», demiştir.
Ebu’l-Abbas el-Gamri bunları hac kafilesindeki veli mertebesine
varmış kişilere anlattıktan sonra, kafiledekiler «Efendim içimizden
hiç biri bu şart ve usullere dayanacak ve uyacak güçte değildir» diyerek, hac farizalarını yaptıktan sonra oralarda kalmayarak birlikte dönmüşler.
Bu kafilede büyük zatlardan Şeyh Muhammed bin Davud, Şeyh
Muhammed el-Adl, Ebu Bekir el-Hadidi, Şeyh Ali ibn Cemal ve Şeyh Abdulkadir ed-Düştutü de vardı. Ve yine bu kafilenin içinde bulunan el-Gamri Camii’nin imamı Şeyh Eminüddin’in bana anlattığına göre, Şeyh Abdülkadir ed-Düştütü Medine’deki Mescid-i Nebevi’ye girememiş; yanağını babü selam adlı kapının eşiğine koymuş öylece kalmıştır. Bu durumda iken arkadaşları onu sırtlayıp kaldırmışlar ve yolda Ebyar-ı Ali (Hazret-i Ali kuyuları) adlı yerde ancak kendisine gelebilmiştir.
Ey kardeşim! İşte ahlak ve edeb ehlinin Allah ve Resulü ile birlikte çarşı ve mescidlerde nasıl oturacağını ve davranışarını nasıl
olacağını düşün. Sen amel ve fiillerinde onlar izlemelisin. Daha önce anlattığımız 12’nci Ahidde yazılı olanlara. bir bak. Hakk Taala seni hidayetine mazhar eylesin.
Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste, «Hakk Taala’nın memleketlerde en çok sevdiği mescidler, en çok nefret ettiği yerler de çarşılardır” buyurulmuştur.
İmam Ahmed, Ebu Ya’lá ve Hakim Bezzar’a ait olan yukarıdaki hadisi sahih senetlerle şöyle rivayet ederler: Adamın biri Efendimize «Ey Allah’ın Resulü, Hak şehirlerden hangisini sever, hangisinden nefret eder?» diye sorunca, Efendimiz «Bunu bilmem, Cebrâil’e sormadan cevap veremem» buyurur. Bunun üzerine Cebrail gelir, ona Hakk Taâlâ’nın en çok sevdiği yerlerin mescidler oldugunu, en çok nefret ettiği yerlerin de çarşılar olduğunu bildirir».
Bir rivayete göre Efendimiz Cebrail’e sorunca, Cebrail’in «Ben bilmiyorum, Mikáil’e sorayım» dediğini Taberani ve İbn Hibban «Sahih»inde kaydederler.
Taberani’nin bir diğer rivayetine göre de, salllahu aleyhi ve sellem Efendimiz haber meleği Cebrail’e «Hangi yerler daha hayırlıdır» diye sorar. O da «Bilemem» der… «Öyle ise Rabb’ine sor» deyince
ağlamaya başlar ve «Bizim O’na bir şey sormaya yetkimiz var mı? O bize arzuladığını bildirir» diyerek göğe doğru yükselir, gider. Sonradan gelerek Efendimiz’e «Dünya üzerinde en hayırlı yerler Allah’ın evleridir» buyurur. Efendimiz «Peki en şerli ve hayırsız yerler neresidir?» sorusuna Cebrail bir cevap vermeden yeni baştan göre yükselir ve tekrar dönerek «Hakk Taalâ’nın en şerli gördüğü yerler çarşılardır» buyurur.
Şeyhayn’ın ve diğerlerinin rivayet ettikleri bir hadiste Resulullah sallállahu aleyhi ve sellem Efendimiz, «Hak Taala kıyamet gününde yedi zümreyi gölgesine alır” buyurduktan sonra bu yediden
birinin de «kalbleri mescidlere bağlı kişiler» olduğunu zikretmiştir”. Tırmızi
hadisün-hasenün kaydıyla, Ibn Mace, Ibn Hüzeyme ile
Hibban da «Sahih»lerinde, de isnadı sahihtir kaydını çıkararak şu hadisi rivayet ederler -metin Tirmizi’ye aittir “Şayet mescide gitmeyi adet haline getirmiş bir kimseyi görürseniz onun iman olduğuna şehadet ediniz».
İbn Ebi Şeybe, İbni Mâce, İbn Hüzeyme ile İbn Hibban da “Sa-
hih»lerinde merfuan şu hadisi rivayet ederler: «Bir ailenin kaybolan
ferdi bulununca veya geri dönünce, yüzleri nasıl sevinçten güzelleşir ve canlanırsa, mescidlerde namaz ve zikir için gelip yerleşenlerin bu hareketlerinden de Allah öyle sevinç duyar (memnun kalır)».
«Ey kardeşim! Namaz ve Allah’ı anma hakkında sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bu sözlerini düşün. Bu hadisleriyle mescidlerdeki toplantıların ancak bu gaye ile yapılmalarına işaret buyurmuştur.
Hak Taala mescidlerde aksine davrananların bu hareketlerinden hoşnud kalmaz. Yukarıda geçen hadiste anlatılmak istenen de
budur. Gelecek bütün hadislerde de bu fikir vurgulanacaktır. Çünkü bir şeye rağbet, o şeyin eksikliklerden salim olmasına bağlıdır.
[Binaenaleyh Allah’ın kullarından hoşnut kalması onların davranışlarına merbuttur].
Hak Teala’nın beşaşetinden (sevinmesinden) maksat; evine giren kimsenin bu fiilinden memnun kalıp tebessüm buyurmasıdır. Nasil ki, bir kul kendisine gelen misafirini güler bir yüz ve sevimli bir
çehreyle karşılarsa, Hak Taala da evine gelen misafirini öylece karşılamış olur. Allah daha iyisini bilir.
İbni Hüzeyme ise şu hadisi rivayet eder: “Şayet kul (ibadet için
geldiği) mescidden bir iş veya hastalık sebebiyle uzaklaşıp, bilahare tekrar oraya dönerse, Hak o kulundan memnun kalır».
Taberani’nin rivayet ettiği bir hadiste Resulullah, “Allah’ın evlerini canlandırıp bina edenler, Allah ehli ve sevimli kullarıdır» buyurmuşlardır.
Ve yine Taberani’ye ait bir hadiste de, “Mescide gelmeyi huy
edinip alışan kişiye, Hak da alışmış olur” buyurmuşlardır.
İmam Ahmed ve Hakim – ki onun senedinde (ravileri arasında)
İbn Lühey de vardır- merfuan rivayet ettikleri bir hadiste, “Mescidde (ibadeti huy edinip) oturan şu üç güzel hasletle karşılaşır:
1 Fayda göreceği bir kardeş,
2 Hikmetli bir söz,
3 Beklenen rahmet(-i iláhi),» buyurulmuştur.
Hak sübhanehu ve Taala daha iyisini bilir

Reklamlar
....... kategorisinde yayınlandı. İmam Şarani (23. Cü Ahid) için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: