Suçluları Affetmek

Suçluları Affetmek
Sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden
birinde de Müslüman kardeşlerimizi; babalarını, kardeşlerini, çocuklarını öldürenleri veya mallarını gasb edenleri, kendilerini dövüp zulmedenleri, ırz ve namuslarına sataşanları af etmeleri için af ve atıfete yöneltmemiz tavsiye edilmektedir. Zira bir suçluyu affeden bir kimseyi,
Hak Taala da işlemiş olduğu suçlarından affeder.
Efendim ve şeyhim Aliyyü’l-Havvâs’ın bu konu üzerinde şöyle konuştuğunu duymuştum: «Öldürülen tarafın vârisleri nefisleri karardığından, katili affetmeyeceklerinden ötürü, Hak Taala katilin baba ve
yakınlarına kan bedeli olarak diyeti koymuştur. Şu var ki, Allah katinda affetmenin üstün kıymet ve derecesi vardır. Hak Taala yönünden katilin baba ve yakınlarına kan bedelinin konmasının sebep ve
hikmeti ise, katilin ebeveyni ve yakınlarına güvenerek cinayet işleme cesaretini kırmaktır. Onlar için bu diyet konmamış olsaydı cinayetlerin önü alınamazdı. Çünkü kan bedeli kolay ödenir bir nesne değildir;
ağır bir ölüm vergisidir.
Bu ahidle amel etmek başta bilgin ve salih kişilere düşer. Çünkü
bu gibi kimseler toplumlarının önderi ve uyarıcısı sıfatını taşırlar.
Bunlar diyetleri bağışlama hususunda cimrilik gösterirlerse, avam halk ve zalimler de kendilerine uyarak, haklarından fedakarlık yapmazlar
ve, «Filanca bunca bilgisi ve Allah’a bağlılığı ile bilindiği halde, nefsine yenilerek falancayı af etmedi. Bizler her bakımdan ondan daha zayıf
olduğumuz halde böyle bir affa gitmeyiz», derler. Halbuki salih
ve bilgin kişilerin diğer insanlardan fark ve üstünlükleri, eza ve cefaya sabırla katlanmaları, af etme sıfatlarını taşımalarıdır. Bu gibi büyük kişiler bir kimseye ters ve kötü davrandılar mı, bu davranışları
o kimseye bir ders vermek, onu terbiye etmek, başkalarına iyi davranması için uyarmaktan başka bir şey değildir.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, efendim ve şeyhim Celâleddin Süyúti Hazretleri de, şöyle bir olayla karşılaşmış. Bu olayı bana Ezher Camii hatibi ve Allah’ın rahmetine kavuşan Şeyh Şuayb şöyle anlatmıştı: «Ölüm döşeğinde yatan Şeyh Celâleddin Suyuti’nin yanına girdim. Can çekişiyordu. Ayağını öperek bilgin ve fakihlerden kendisine
kötü davranıp gönlünü kıranları af etmesi için yalvardım. Bana, “Ey
kardeşim! Ben onları çoktan affedip, hakkımı helâl ettim. Onlar aleyhimde bulundukları zaman kendilerine kırgınmış gibi davrandım. Bana sataştıkları gibi başkalarının namus ve iffetleriyle oynamamaları
için onlar hakkında ve aleyhinde sahifeler dolusu yazı yazarak onların iddia ve iftiralarına red cevabı verdim», dedi. İşte büyük kişilerin düşünce ve davranışları böyledir».
Onun (Suyuti’nin), bu kadar müsamahakâr olmasına rağmen hiçbiri ondan, onun derin bilgisinden yararlanmamıştı. Bunun da gerçek
yönü şöyledir: Eski Mısır padişahı Baybars’ın vakfı olan tekkeler şeyhliğinde görevlendirildiği sırada, oranın müdavimlerine iyilik yapmalarını emretmişti. Fakat tekke sakinleri işlerine gitmemekte, hatta kendilerine vekâlet edenleri de üzerlerine düşen işi yapmaya göndermemekte, tekke hizmetlerini bırakıp kendi nefisleri ve işleri için köle, katır,
mal, câriye toplamakla meşgul olmaktaydılar. Onlara şöyle bir uyarıda bulunmuştu: – Kuşeyri’nin “Risale”sinde anlatıldığı gibi- bu vakfı yapan kimsenin koyduğu şartlardan biri de, ekmek ve yiyecek gibi
maddelerin sofilik sıfatları taşıyan fakirlere harcanmasıdır. Buna göre bu sıfatlarda olmayanlara, bir şey verilmeyecektir. Bu uyarı üzerine tekkede bulunan bazı kimseler Şeyh’in üzerine yürüyüp adamakıllı
dayak attıktan sonra, onu abdesthane çukuruna atmışlardı. Bu olay üzerine tekke şeyhliğinden kendi kendini azlederek, yaşadığı sürece
Kahire’de oturmamaya yemin eder ve “Nil cenneti ölçüsü» denilen
yere giderek, ölünceye kadar orada oturur.
“Şeyhin omuzlarına nalınımla vurdum”, diyen bir adama rastlamıştım. Bu kimse, nefsinin esiri olup, şehvet ve arzuları uğruna
malını canını harcamış, öyle kötü bir duruma düşmüştü ki, birisinin
elinde tavuk, kaz, şeker veya bal gördü mü, bana bunu satar mısın
diyerek o kimseyi evine kadar götürür, aldığını oturup hemen yer,
mal sahibi kapıda beklemekten usanıp gidinceye kadar evde saklanır dışarı çıkmazdı. Böylece Kıyamet gününe kadar boynuna takılmış borç altında bulunuyordu. Bu kimse öldüğü vakit cenazesini izleyecek tek kişi çıkmamıştı. Allahtan sıhhat, afiyet, af dileriz.
Yine bu Şeyh (Süyüti) hakkında biri bana şöyle bir haber vermiş ve demişti ki: “Kendisine istediğimiz anlamda eziyet edemeyince
bir gün on arkadaş bir araya geldik, Şeyh’in yanına girdik ve
ona, Ey efendim! Bizleri kafir bilip müslümanlığı kabul etmiş. sayınız. Sizin yanınızda okumak ve sizden yararlanmak için istihare yaptık, hayırlı çıktı», dedik. Böylece bir sene yanında kaldık, okumaya devam ettik. Fakat Şeyh buna rağmen bizlerin durumundan
kuşkulu idi. Sene sonunda arkadaşlarımızdan bazıları Şeyh’e zorluklar çıkartmaya, ona eziyet etmeye kalkıştılar. Bizler hemen şiddetle Şeyh’in tarafını tuttuk, onu bu kimselerin tasallutundan kurtardık ve koruduk. Bu olaydan sonra Şeyh bizlere karşı yumuşak
davranmaya başladı.
Bir gün kendisine, «Ey efendimiz! Allah’a hamdler ve şükürler
olsun ki, sizler keşif ehlindensiniz, bilmediğimiz şeyleri bilmektesiniz.
Veli olmanız hasebiyle sizden istediğimiz şudur: Valilerin başına gelecek hadiselerden birini bildirin ki, bizler bununla sizlerin
düşmanlarına karşı çıkalım, onları size yaptıklarından tövbe ettirelim, onları hayra yöneltelim», dedik. Şeyh önce sustu, bir saat düşündükten sonra bize, “Mısır Sultanı Canpolat’ın Cemaziye’l-evvel’ in onyedinci pazar günü başı kılıçla kesilecektir. Ondan sonra filanca kişi padişah olacaktır», buyurdu. Şeyh’in bu söylediklerini arkadaşlar Şeyh’e kendi hattıyla bir kağıda yazdırıp Mısır Sultanı Canpolat’a bildirdiler. Öte yandan bu haber bütün memlekete yayılmış,
memleket bu haberle çalkalanmıştı. Sultan bu habere kızarak, “Ben
öldürülmeden önce o Şeyh’i öldürmek vazifemdir”, diyerek Şeyh’in tutuklanmasını emir buyurmuşlardı. Şeyh ise başına gelecekleri bildiği için oradan ayrılıp kırk yedi gün bir yerde saklandı. Sonunda
Sultanın kellesi vuruldu. Böylece Şeyh’in kerameti de anlaşılmış oldu».
Ey kardeşim! Bu Şeyh’e yapılan eziyete bak! Kendisine yapılanlara rağmen Allah’ın af ve mağfiretine kavuşmak için, Allah’ın
rızası üzerlerine olsun– tarikat ehlinin yaptıkları gibi, Şeyh de ölmeden önce düsmanlarını çok evvelden affetmiş oluyordu.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, efendim Şeyh Ali el-Mırsıfi’nin
şöyle konuştuğunu duymuştum: «Sizlerde hakkı kaldığı gerekçesiyle
kardeşlerini muaheze eden hiçbir mürid hakkında hayır umma, büyüklerin mertebesine yükseleceğini sanma!».
Ey kardeşim! Allah’ın yakın sevgisini kazanmak için, dost ve din kardeşlerinin işlediği suç ve kusurları affet. Hak Taala sevgili Peygamberine şöyle buyuruyor: «Onları affet ve aldırış etme, Allah güzel davrananları sever» (1)
Bu ahidle amel etmek
ancak Allah’ın af ve bağışlamasının kişiye neler vaad ettiğini din kardeşlerini affedenlerin cennette ne surette af ve bağışa mashar olacağını
bildirecek, ecir ve sevap kazanmak veya cezadan korktukları için değil, sırf Allah’ın buyruklarına
imtisal etmiş olan Allah’ın salih kulları derecesine varılmasa dahi
içlerdeki kin ve kıskançlığı giderecek, yumuşatıp güzelleştirecek, bütün bu saydığımız yönleri öğretecek güçlü yol sahibi bilgin bir şeyhe bağlanmak ile gerçekleşebilir.
Bu yolda yürümeyenler ve bir şeyhe bağlanmaya lüzum görmeyenler- anlattığımız gibi- yalnız dünya işleri ile meşgul olurlar,
kendilerini yalnız dünya ilgilendirir. Böyleleri babalarını dahi para
ile satıp, cenneti ve cennette ne varsa hepsini bırakırlar. Böyleleri
düşmanını affederse dünyadaki yararı için affetmiş olur, başka bir
şey düşünmez.
Bir müridin en kötü yönü şu olabilir: Şeyhi kendisine affet dediği vakit hayır derse, verdiği söz ve yemini bozduğu gibi, bu davranışı ile, Allah ehli fakirlik yolundan, âdi halk yoluna sapmış ve çıkmış olur. Bu sebeple mürid yeni baştan tevbe edip yeminini tazelemesi şarttır. Allah affedici ve merhametlidir.
Ebu Ya’la, adıy bin Hâtim’den sahih senedlere dayanarak şu hadisi anlatır: “–Allah’ın rızası üzerine olsun- Muaviye zamanında
bir kavga esnasında adamın biri bir diğerinin ağzını kırar. Vuran ve
kıran kimse düşmanına diyetini vermek ister. Hasmı bunu kabul etmez. Adam üç defa teklif eder, öteki yine kabul etmez ve şöyle der:
*Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in söyle konuştuğunu duymuştum: “Bir kimse kendi kan bedelini veya bir başkasının kan bedelini tasadduk ederse, bu sadaka o kimse için, doğduğu günden bu sadakayı verdiği ana kadar kefareti olmuş olur».
İmam Ahmed rivayet ediyor: «Başkası tarafından yaralanan bir
kimse (bu yara için takdir edilen diyeti) tasadduk ederse, Allah muhakkak onun günahlarını bağışlar».
Taberâní rivayet ediyor: «Üç şey vardır ki, imanlı bir kişi bunlara riayet etmiş olarak (hesab yerine) gelirse, cennete dilediği kapıdan gireceği gibi, cennetteki hurilerden de dilediğini kendisine eş
edinir. Bunlar: 1 — Borcunu gizlice ödeyen, 2 — Katilini affeden,
3 — Her farz namazından sonra “Kul hüvellâhü ehad”i okuyan».
Efendimiz’in bu konuşmasını dinleyen Hazret-i Sıddık, Efendimiz’e.
«Bunlardan birini yapanların durumu ne sonuç verir?» diye sorar.
Efendimiz, «Bunlardan birini yapanlar da keza cennete girer”, buyururlar.
Tirmizi ve İbn Mâce rivayet ediyor: “Adamın biri Kureyş’ten birini kandırarak ensârdan birini dövdürür ve yaralar. Yaralanan da
Muaviye’den yardım ister. Muaviye ona, «Biz senin gönlünü hoş tutacağız, istediğini vereceğiz», der. O sırada Ebu’d-Derda, Muaviye’nin yanında oturmaktadır ve şöyle der: «Ben sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in buna benzer bir olay karşısında şöyle konuştuğunu duymuştum: «Vücudunda yara alıp da (cinayeti işleyeni) bağışlayan bir kimse yoktur ki, Hak Taala o kimseyi bir basamak yükseltmesin, işlemiş olduğu suçları da defterinden silip çıkarmasın”.
Yaralı adam, “Öyle ise, ben bu akan kanımı ona bağışlıyorum», der.
Muaviye yaralıya, «Hakkını alacaksın», diyerek ona gereken malın (akan kanının diyeti olarak) verilmesini buyururlar.
İmam Ahmed mevkufen şu hadisi anlatır: «Vücudunda bir yara
alıp da sonucu Allah’a bırakan bir kimsenin bu davranışı “kendisinin kefareti olmuş olur».
İmam Ahmed, Bezzar ve Ebu Ya’la rivayet ediyorlar: «Üç şey
vardır ki, nefsimi elinde tutana yemin etmiş olsam doğruyu söylemiş olurum: Sadaka verenin malından bir şey eksilmez. Bu sebeple sadakalarınızı veriniz. Kendisine kötülük ve zulmedeni affeden bir kimsenin Hak Taala Kıyamet gününde gücünü artırır».
Taberâni’nin rivayeti şöyle: «Kendisine zulüm ve eza yapanı affeden bir kimseyi Hak Taala daha çok güçlendirmiş olur. Bu sebeple affediniz, Allah sizi güçlendirir».
Müslim ve Tirmizi merfüan şu hadisi anlatırlar: «Sadakası verilen mal eksilmeyecegi gibi, Hak Taala, af eden kulunun da gücünü
(şerefini) artırır».
Hâkim rivayet ediyor: «Herhangi bir kimse (cennetteki) binalarının yükseltilmesini ve yüksek basamaklara çıkartılmasını isterse, kendisine zulüm ve kötülük yapanları affetmeli, kendisini yoksul ve her haktan mahrum edenlere vermeli, dargın olup da selam vermeyenleri selâmlamalı».
Bezzâr ve Taberâni rivayet ediyorlar: «Sallâllahu aleyhi ve sellem efendimiz ashabına, «Kişiyi, Hak Taâlâ’nın, (yüksek) basamaklara yükselteceği şeyleri size göstereyim mi?» buyurur. Ashab, «Evet, göster bize ey Allah’ın Resúlü!» derler. Efendimiz, «Cahillik yapana
karşı müsamahalı ve yumuşak olmalısın. Sana zulmedeni affetmelisin. Seni bir şeyden mahrum edene vermelisin. Sana dargın olup da selâm vermeyeni selâmlamalısın», buyurmuşlardır.
Taberâni rivayet ediyor: Sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz,
Allah’ın rızası üzerine olsun, Hazret-i Ali’ye, «Dünya ve âhirette geçerli güzel ahlâkın ne olduğunu sana anlatayım mı?» buyurur ve devam eder: «Sana selâm vermeyenlere selâm vermelisin, seni bir şeyden mahrum edenlere yardım edip vermelisin, sana zulmedeni affetmelisin».
İmam Ahmed rivayet ediyor: «Affetmeyen affedilmez».
Ebu Dâvud şu hadisi anlatır: «Allah’ın rızası üzerine olsun, Hazret-i Aişe’nin bir şeyi çalınır, çalana beddua etmeye başlar. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ona, «Beddualarınla hırsızın suçunu hafifletip, Kıyamet günü ecir ve sevabını üzerinden eksiltme», buyurmuşlardır.
Taberani rivayet ediyor: “Kıyamet günü insanlar hesaba kalkınca
bir münadi şöyle seslenir: «Allah’tan alacağı olanlar ayağa kalksın
cennete girsin». Böylece üç defa seslenilir. Bu sözünü duyanlar, «Allah’tan alacaklı kimlerdir?» diye sorarlar. Efendimiz, “İnsanları affedenlerdir», cevabını vererek, “Bunun üzerine binlerce kişi ayağa kalkarlar sorgusuz sualsiz cennete girmiş olurlar», buyurur.
Hâkim ve Beyhaki, Hazret-i Enes’den rivayet ediyorlar. Enes der ki: «Sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz otururlarken bir ara dişleri görünürcesine gülümsediler. Hazret-i Ömer, Efendimiz’e, «Anam ve babam sana feda olsun ey Allah’ın Resûlü! Bu gülümsemenizin sebebi nedir?» diye sorar. Efendimiz, «Şöyle ki: Güçlü ve azametli olan Rabbimin huzurunda ümmetimden iki kişi oturmuştur. Bunlardan biri, «Ey
Rabbim! Kardeşimin bana yaptığı zulmün karşılığını isterim» der. Hak Taâlâ’dan o kimseye, «İyiliklerini tüketen iyilik namına onda bir şey kalmayan kardeşine ne yababilirsin?» diye sorulunca, o kimse Rabbinin bu sorusuna «Ey Rabbim! Hiç olmazsa benim suç ve günahlarımı yüklensin», diye cevab verir. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz
bunu anlatırken göz yaşlarının akmaya başladığı görülür. Az sonra sözüne devamla: “O gün öyle azametli bir gündür ki, insanlar işlemiş
oldukları günah yüklerini taşıyacak birine muhtaçtırlar» dedikten
sonra, «Hak Taala kendisinden hak isteyen kimseye, «Başını kaldır, şöyle bir bak» buyurur. O kimse başını kaldırır ve Rabbine, «Ey Rabbim! Altından bina edilmiş kentler, köşkler görmekteyim. Bunlar inci ve elmaslarla süslenmiştir. Acaba bunlar hangi peygambere ve hangi
çok doğru kişi ve şehid için hazırlanmıştır?” diye sorar. Hak Taâlâ, «Bunlar değerini veren kişi için hazırlanmıştır» buyurur. O kimse, “Ey Rabbim, buna kim güç yetirebilir?» diye sorduğu zaman Hak Taala, “Sen mâlik olabilirsin» buyurur. Yine o kimse, «Onu affettim, ey Rabbim!» deyince Hak Taâla, «Kardeşini elinden tut, birlikte cennete sok” buyurmuşlardır». Efendimiz bunları anlattıktan sonra sözüne devamla: “Allah’tan korkunuz. Biribirinize kolaylık göstererek anlaşın.
Zira, Hak Taala müslümanlar arasında dayanışma ve anlaşmayı emreder», buyurmuşlardır.
Hak Taala en doğrusunu bilir.

....... kategorisinde yayınlandı. Suçluları Affetmek için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: