müslümanların ayıblarını örtmek ve hatalarından dolayı onları uyarmak

müslümanlarin ayıblarını örtmek ve
hatalarından dolayı onları uyarmak
Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden
birinde de müslümanların utanç ve kusur sayılacak amel ve davranışlarını gizleyip saklamamız, onları bu hatalarından dolayı usulünce
uyarmamız buyurulmaktadır.
Bu davranışımızın yararını dünya hayatımızda bulacağımız gibi
áhiret gününde de gözlerimizle bu davranışımızın yararını görmüş
oluruz. Herhangi bir kimse bir diğerinin ayıbını örter ve gizlerse, kendi
ayıbı da örtülür ve gizlenir. İnsanları kötülüyenler de, kötülediği ölçüde kötülük görür.
Aklı başında olanların dahi bir suç işlemekten veya bir günaha
düşmekten uzak kalacakları kestirilemez. Henüz bir suç çukuruna düşmedi ise, her an bir suç çukuruna düşme ihtimali bulunur.
Bir kimse çevresinde olup bitenlere baktığı zaman, insanların başına gelenleri az çok görmüş ve anlamış olur. Bunlardan bazıları yaka-
paca vali evine götürüldüklerinde ona yaranmak için gayret gösterirler. Çünkü, insanların mayası farklı olmayıp bir hamurdan yapılmıştır.
Bunlardan farklı olanlar yalnızca Allah’ın koruduğu peygamberlerdir.
Bu anlatılanların en fenası da âsilerin âsi huzurunda tevbeye zorlanmalarıdır. Hatta meşhur sözdür: Halk, kötü kadın biri tevbe etmiş deyince, o kötü kadın şöyle demiş: «Valinin Allah’tan korkmayan köpeklerinin baskısından kurtulmak için öyle davrandım, yoksa tevbe etmiş değilim. Bu kadın kendisinin bulunduğu durumu ve işlediği suçu unutmuş, nedâmet duymamış!…
Ey kardeşim! Şunu bil ki, âsi, itaatsiz bildiğimiz bir kimse kapısını
kapadığı, asilik ve itaatsizliğini açığa vurmadığı sürece onun neler yaptığını
bilmiş olsak da yaptıklarını gizlememiz gerekmektedir. Şayet
kötülüğü herkesin gözü önünde veya herkesin duyacağı bir şekilde yapmyorsa bu kimse hakkında bildiklerimizi saklayıp açığa vurmamamız gerekmektedir.
gerekmektedir. Eğer bir kimsenin kapısı ardında veya kulübesinde veya bodrumunda bir kötülük yaptığını görürsen, bunu ona buna anlatmamalısın. Ancak, onu doğru yola sokmak için gördüklerini kendisine
anlatmanda bir sakınca yoktur. Olabilir ki, senin sözlerinden ders alarak tevbe ve istiğfarda bulunabilir.
Zamanımızda bu ahidle amel etmek en müşkül bir iş haline gelmiştir. Zira, senin işlemiş olduğun ayıpları görüp de gizleyecek vefalı
bir arkadaş veya dost bulamazsın. Aksine olarak ayıbını görenler çevreye anlatıp yayacaklardır.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, İmam Gazâli Hazretleri, «Bir kimseyi sınamadan onu dost bilip, ona güvenmemelidir», der. Zira, bir kimse seninle iyi olduğu sürece senden gördüğü suç ve ayıpları saklar,
aranız açıldığı gün seni gördükleriyle vurmaya çalışır. İşte, zamanımızda Allah’tan gayrısını dost edinenlerde bu haller görülmektedir. Nitekim, tanıdığım ulu kişilerden biri olan Şeyh Yusuf el-Acemi’nin başından böyle bir olay geçmiştir: Bu zatın yolunda üç sene oturup çalışan
adamın biri, şeyhinin iltifatına kazanamadığından, bunun sebeblerini
öğrenmek için şeyhine baskı yapar. Şeyh ona, «Sen benim kusur ve ayıplarımı örtüp gizleyecek çok sevdiğim evladım yerindesin. Bu sebeble sana bir sırrımı açıklayacağım. Ben bu gece aile efradım arasına
gizlice girmiş yabancı bir kimseyi öldürdüm. Şimdi, bu öldürdüğüm
kimse evimde bulunmaktadır. Gece olunca onu oradan al, şu karşıki
sırta götür göm. Bu hizmetine karşılık sana bir altın vereceğim» der.
O da şeyhinin dediğini yapar, adamı alır, gömer. Ertesi gün şeyh müridine karşı sert ve kötü davranır, tekkesinden ayrılması için onu eşyalarıyla birlikte sokağa atar. Aradan az bir zaman geçince vali vekili
adamlarıyla birlikte gelerek şeyhi cinayet suçundan tutuklamak ister
ve şöyle der: «Elimizde bu cinayeti ispat edecek kuvvetli izler olduğu
gibi, öldürülen kimsenin nerede gömüldüğünü de biliyoruz». Şeyh de
tekkede bulunanlardan birkaç fakiri yanlarına katarak onlarla birlikte ölünün gömüldüğü tepeye giderler. Mezar kazılır, cinayet kurbanı
çıkarılır; bunun insan olmayıp battaniyeye sarılı ölü bir koyun olduğu
görülür. Şeyhini şikayet edip de tekkeden kovulan mürid, iftira suçundan bir hafta sonra asılır.
Otuz sene Şeyh ebussud el-Cârihi’ye hizmet eden dostlarımdan
biri olan Şeyh Şemseddin el-Busiri, kendi durumunu bana şöyle anlatmıştı: «Ben şeyhime otuz sene geceli gündüzlü hizmet ettiğim halde,
şeyhim benim hakkımda kuşku ve dikkatini eksik etmemişti. Bir gün
şeyhime, «Efendim, senden bir isteğim vardır. O da ilahi gizliliklerden
bir kaçını bana gösterip öğretmenizi dilerim», dedim. Şeyhim bu sözüm
üzerine bana, «Ey Muhammed oğlum! Ona buna ifşa etmemen için,
bunca sene karşında oturduğum halde vücudumdan çıkacak kötü bir kokuyu dahi çıkarmaktan çekinip korktum», diye cevab vermişti».
Bugün insanlarla ilişki kuracak olan, nefsini öyle terbiye etmeli
ki, ağlayıp sızlayan fakat sesi duyulmayan bir köle sessizliği içinde olmalı, Allah’ın gazabına uğramaktan çekinmeli, hiç kimseye kusurlarını
söylememelidir. Özellikle ilimleriyle amel eden bilginler, Allah ehli
doğru fakirler çok uyanık davranmalıdırlar. Çünkü bazı kimseler bu
gibilerin inançlarında, amellerinde bir gerilik, noksanlık, bozukluk bulunduğunu düşünürler. Bu düşüncelerinin doğruluğunu anlamak için
kendilerine başvurmadan, sathi olarak onlar hakkındaki kötü düşüncelerini insanlar arasında yayarlar; bu yüzden Hak Taâlâ’nın gazabına
uğramış olurlar. Zira, insanlardan çok Allah’a dayanıp güvenen bir kimseye Hak Taala yardımda bulunur. İşte Allah ehli fakirlerin ve bilginlerin halleri böyledir. Hiç bir yaratığın yardımına eyilimli olmadıkları
gibi, birlikte iyi veya kötü bir iş yapsalar dahi onları hakim ve valilere
kimse şikayet etmez. Onlar da devlet makamlarına başvurup hiçbir
kimseyi gammazlıkta bulunmazlar. Çünkü, edecekleri kimselerin de kendileri gibi Allah’ın bir kulu olduğunu bildiklerinden, Allah’a
ikramda bulunmak üzere bunu gizlerler. Hak Taala da bu gibilerin
ikramını ikramla karşılar, makamlarını yükseltir.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, şeyhim Aliyyü’l-Havvâs’ın bu konuda bir defa şöyle konuştuğunu duymuştum: «Allah’ın kullarından eza
ve cefaya tahammül edemeyen bir kimse, ben Allah ehliyim derse bilin ki yalan söylemiş olur”.
Yine bu zatın şöyle konuştuğunu duymuştum: Nefis, bir müslümanım ayıplarını göstermek isterse ona şöyle söyle: “Yapacağın işin nasıl bir meyve vereceğine bak. Sen bir müslüman kardeşinin ayıbını
açıklarsan Kıyamet gününde, dünyada seni doğru bilenlerin önünde, şahidlerin başta olmak üzere seni rezil rüsvay etmek için bütün ayıpların sayılıp dökülecektir».
O zaman ihtimal ki, nefis gördüklerini açıklamayacak, gizleyecektir. İnsanların ayıplarını açıklayacak kimse, nefsini Hak Taâlâ’nın
gazabına uğratacağı gibi, kendisi de âlemin gözü önünde rezil rüsvay
olur. Bundan sonra insanlar ona buğz ve düşmanlıkla bakarak ondan
uzaklaşmaya bakarlar. İşte bu davranış bir ahlaksızlık, düşüklük ve
kötülükten başka bir şey değildir. Allah’tan afiyet dileyelim. İnsanların ayıplarını kollayıp gözetenler fasık, ruhen bozuk kimselerdir.
Zira kötülükten arınmış kalbler insanlar hakkında ancak hayırlı şeyler düşünür.
Ulu kişilerden Şeyh Ebu Medyen, kendisinin ders verdiği fakir
müridlerinden birinin güzel, yakışıklı bir gençle halvete girdikleri sırada diğer fakir müridin onları kollayıp gözetlediğini görünce, gözetleyen müridi tekkeden dışarı atar ve ona, «Sen kötü olmasaydın kötü
düşünmezdin» der. Kovulan mürid de şeyhine, «Ey efendim! Yaptığıma pişmanım. Bir daha yapmamaya tevbe ediyorum», der. Şeyh de
tevbesini kabul ederek ona, arkadaşlarına gerçek kötülük yapmadan, onları yalnızca kötü düşündürecek davranışlarda bulunmasını emreder. Diğer yönden onun iftira ve töhmetine uğrayanlara da insanlardan görecekleri iftira ve ezaya katlanmalarını emreder ve onlara şöyle
bir öğütte bulunur: «Töhmetler yolunda yürüyen bir kimse, kendisi
hakkında kötü düşünene önem vermez ve ondan etkilenmez».
Şunu bilmelisin ki, bir kimseyi şikayet eden ve ona hakim tarafından zulüm ve eziyet yaptıran bir kimse, Allah ehlinin yürüdüğü yolda yürüyemez ve bundan kısmetini alamaz.
Ey kardeşim! Bu sebebledir ki, dünyadan, her türlü kirden örtülü
temiz olarak çıkmak istiyorsan, dost ve arkadaşlarının ayıplarını örtüp
gizlemeye çalışmalısın.
Allah affedici ve merhametlidir.
Müslim, Ebu Davud ki metin Ebu Dâvud’undur… Tirmizi, Nesai
ve İbn Mace merfüan şu hadisi rivayet ediyorlar: «Bir müslümanın
ayıplarını örtüp gizleyen bir kimsenin Hak Taala dünya ve ahirette
kusur ve ayıplarını örter; kul, kardeşine yardımcı olduğu sürece Allah da o kula yardım eder”.
Müslim’in merfüan anlattığı bir hadîsde, «İmanlı bir kimse, bir din
kardeşinin ayıp yönünü görür, onu gizlerse, Allah da o kimseyi bu
davranışıyla cennete sokmuş olur», buyurulmuştur.
Ebu Davud, Nesâî, «Sahih»inde ve İbn Hibban ve Hakim’in rivayetlerine göre: Heysem, Ukbe bin Amir ile yazışır. Ukbe’ye şöyle bir şikayette
bulunur: «Bizim öyle bir komşularımız vardır ki, gece gündüz
içki içerler. Bunları buradan uzaklaştırmaları için mıntıkamızın başkanına haber vereceğim». Ukbe ona, «Onları uyar, korkut, yalnız şikayet etme”, der. Heysem, şikayette bulunacağını ısrarla söyler ve
“Ben onları uyardım, bu kötü işten men etmeye çalıştım, fakat bir sonuç alamadım. Bu yüzden valinin adamlarına bunları buradan atmaları için şikayet gideceğim», der. Ukbe ikinci defa ona, «Sakın böyle
bir şikayette bulunma. Çünkü, salllalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in
şöyle buyurduğunu duymuştum: «Ayıp bir işi örtüp gizleyen bir kimse, toprağa diri diri gömülmüş bir kimseye can vermiş gibi olur».
Ebu Davud ve Nesâi’nin anlattığı bir hadise göre: Maiz, Peygamber’e gelip zina yaptığını söyleyerek dört defa ikrarda bulunur. Efendimiz de, taşa tutulmasını emreder ve Mâiz’in velisi olan Hezâl’a, «Şayet onun bu ayıbını elbisenle örtseydin senin için daha iyi olurdu»,
buyurur.
Ebu Dâvud ve diğerleri aynı hadisi Muhammed bin Münkedir’den
naklen göyle anlatırlar: «Mâiz yetim olduğundan vasisi Hezâl idi. Mâiz,
mahallede Fatıma adlı bir carinin ırzına geçer, vâsisi Hezâl da af ve
istiğfar için onu sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e gönderir ve
ne yaptığım söylemesini emreder». Allah en doğrusunu bilir.
Taberani rivâyet ediyor: Sallâllahu aleyhi ve sellem Efendimiz
buyurur: «Din kardeşinin kötülüğünü öğrenen bir kimse, bunu çevreye duyurmayıp gizlerse, Hak Taala da o kimsenin kusurlarını Kıyamet
gizlemiş olur».
İbn Måce rivayet ediyor: «Bir kimse bir müslüman kardeşinin ayıbını saklayıp örterse, Hak Taala da Kıyamet günü o kimsenin ayıbını
örtüp gizlemiş olur. Müslüman kardeşinin ayıbını yayan bir kimseyi de Hak Taala rezil rüsvay etmek için ayıbını ev halkının içinde yaymış olur.
Tirmizi ve diğerleri merfüan şu hadisi anlatırlar: Efendimiz bir
hutbesinde, “Ey kalbine iman girmemiş, diliyle islam olan insanlar!
Müslümanlara eziyet etmeyiniz, ayıplarını kollayıp izlemeyiniz. Müslüman kardeşinin ayıbını kollayıp izleyen bir kimsenin ayıbını Allah
izleyip kollar. Allah, ayıbını izlediği bir kimseyi de aşiretinin içinde
olsa da rezil rüsvay eder», buyurmuşlar.
Allah’ın rızası üzerine olsun, Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah bir
gün Kabe’ye bakarak şöyle der: «Ne azametlisin, sana olan saygı da ne büyüktür! Lakin, imani tam bir kul, Allah katında senden daha
azametlidir».
«İlahi yasaklar» bölümünde konuyla ilgili birçok hadisler göreceğiz.
Allah her şeyin en iyisini bilir.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. müslümanların ayıblarını örtmek ve hatalarından dolayı onları uyarmak için yorumlar kapalı

Hayırlı bereketli nurlu huzurlu sabahlar Yeni güne Ya Allah ya Bismillah Tevekkeltü ya Rahmân ya Rahîm


Ey Evlatlarım
Alemlerin Rabbi Olan Allahımızın

büyük küçük zerreler halindeki yaratmış olduğu varlıkları var.

onların kalbleri çiğerleri ve zerreler halindeki organları var

bunları bu ihtişamla kim yarattı diye düşündürmüyorsak
dünya bizi gaflete sürüklemiş demekdir.

hemen tevbe edip ibret alalım ve bu harika yaratılışın önünde saygıyla rüküya ve secdeye varalım.huzurla dua edelim

Allahımız bizlere düşünecek akıl

baktığında hikmetle bakacak göz

duyduğunda ibretle dinleyecek kulak

gönderdiğin kitabını tutacak el

O Kitabını okuyacak dil

Ezanı duyduğunda
seccadesine doğru gidecek ayak lütfet.

Lütfen lütfen lütfen

Ey Alemlerin
Rabbi Olan Allahımız

Es Seyyid Muhammed Sıddık Haşimi Hz.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. Hayırlı bereketli nurlu huzurlu sabahlar Yeni güne Ya Allah ya Bismillah Tevekkeltü ya Rahmân ya Rahîm için yorumlar kapalı

mal ve rızkın nasıl kullanılacağı hakkında (İmam Şarani – Büyük Ahidler)

mal ve rızkın nasıl kullanılacağı hakkında
Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden
biri de kazanacağımız mal, yiyecek, giyecek ve buna benzer elimize
geçen şeylerin kontrolü hakkındadır. Helal ve haramlığı kalbimizi
kurcalayan nesneleri kullanmamalıyız.
Allah’ın rızası üzerine olsun, gelmiş ve göçmüş atalarımızdan salih kişiler, ellerine ne geçerse geçsin, daha önceden bunları kullanan
yedi el –bazıları on el– hakkında inceleme ve araştırma yapmadan
bu malları kullanmazlardı. Bunlar hakkında içlerinde müspet bir kanaat doğunca, ellerine geçen bu gibi malları kullanmada bir sakınca görmezlerdi.
Günümüzde ise, fakirler (dervişler, sofiler) için bu gibi araştırma mümkün değildir. Binaenaleyh zamanımızda yapılacak iş, malı
alınan kimsenin durumunun tedkik edilmesidir. Bu kifayet eder.
Ey kardeşim! Bu ameli yapmak için, sana en çok yardımcı olacak, nefsi kanaat ve Allah korkusudur. İçinde kanaat beslemeyen
kimse, filin başını yemiş olsa dahi yine doymaz. Bir kimse boğazının
esiri olursa, o kimsenin Allah’tan sakınma ve korkma duygusundan
yoksun olduğu bilinmelidir.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, günün birinde şeyhim Aliyyü’l-
Havvas’a adamın biri gelerek, «Ey şeyhim ben eskisi gibi, çokça yiyemiyorum», diye şikâyette bulundu. Şeyh o kişiye, «Seni Allah şüpheli şeyleri yemekten korumuş, onun için Allah’a hamd et” dedi.
Halbuki Şeyh, adamın derdine deva olacak ilacı biliyordu.
Ben derim ki: Samimi bir derviş kendisini vera sahibi olmayanlardan üstün görmemeli. Her hal ü karda, minnet Allah’adır. Kulun bir dahli yoktur.
Hak bir kimseye günah bir şey yemesini kısmet etmiş ise, o
kimse o kismeti kesinlikle yer. Artık burada Allah’ın o kimseyi koruyup korumayacağı meselesi kalır ki, bir evvelki ahidde bu yönü
açıklamıştık. Yine gizli olmayan bir yön daha vardır ki, o da, Allah
ehli kişilerin ellerine geçen eşyayı, dış görünüş ve izlerine dayanarak, Allah’tan sakınıp korkmadan kullanmalarıdır. Bunlar Hak Taala’nın kalplerine bıraktığı izlerden, ellerine geçen eşyanın helal veya günahtan gelip gelmediğini anlarlardı.
Çünkü salih bir kişinin elinden alınan bir nesne, günah taşıyabileceği gibi, zalim bir kimseden alınan bir nesnenin de, günahtan
uzak bir kazanç mahsulü olması ihtimali de vardır.
İşte bu gibi, Allah ehli doğru kişiler, diğer kimseler gibi yalnızca o şeyin dış görünüşüne bakmayıp, batıni hal ve işlerde, o şeyin
içyüzüne bakarak kendilerini korumuş olurlar. Mesela, bir alim günah olan bir nesneyi alıp, sonradan o nesneyi benzer bir başkasıyla değiştirip, fakire getirip göstermiş olsa, o fakir, «Bu zalim kişinin aldığı günah malı elinden çıkmıştır. Bu o mal değildir, benzeri ve başkasıdır» der. İşte her makamın böyle bir ehli ve sahibi vardır.
Günün birinde kardeşim Şeyh Efdalüddin ile, beni bir dost yemeğe buyur etti. Yemek kızartılmış bir kuzu idi. Bu kimsenin daveti kasıtlı ve iyi niyetle yapılmayan bir davetti. Çünkü bu yemek bizlere değil, Portsaid Ömer’in çocukları ve maiyyeti için verilen bir yemekti. Onlar bu ziyafete gelmediklerinden onların yerine
bizleri davet etmişti. Sofra kurulup yemek önümüze konduğu vakit,
yemeğin geyiklerin kıç kısmında dolaşan böcekler gibi böceklerle
kaynadığını gördüm. Bu yemekten bir lokma dahi ağzıma koymaya
cesaret edemedim. Ev sahibi ise, bu yemekten bir lokma olsun yememiz için bizleri zorluyordu. Ben gördüklerimi misafirlik nezaketi icabı, ev sahibine söylemedim. Çünkü o bizlerin gördüğünü görmüyordu. Ortada görmesine mani olan bir hicap vardı. Fakat ben ve
kardeşim bu mani perdeyi aştığımız için, önümüze konan yemeğin ne durumda olduğunu görüyorduk. Kardeşim ise, benim gibi değil, bu yemeğin cin ve perilerle kaynadığını görmüştü. Ben de bu yemeğin
kurtlarla kaynadığını gördüm dedim. «Maksat, himaye ve yemekten tiksinti duymaktır. Aynı şeyleri görmememiz mühim değil,
gaye tahakkuk etmiştir. Allah’a hamd ü senalar olsun» dedi.
Ey kardeşim! Allah ehlinin korku ve sakınma yönünden sıfatlandıkları ölçüde bir sıfata varamadığın takdirde, şeriatın buyruğu olan
ölçüden aşağıya düşmemeye bakmalısın. Aksi halde ayağın ateşe basmış olur. Allah seni hidayetine eriştirsin.
Şeyhayn ve Tirmizi merfüan şu hadisi rivayet ederler: “Helal
belli, haram da belli. Helal ile haram arasında birçok şüpheli haller vardır ki, insanlar çoğunlukla bunun farkına varamazlar ve bunu
bilmezler. Şüpheli nesnelerden korunan kimseler dinlerini, ırzlarını
temize çıkarmışlardır. Şüpheli maddelere dalanlar bir koru çevresinde (hayvanlarını) otlatan bir çoban gibi çok sürmez içeriye dalabilirler…».
Buhari’nin rivayetinde, «Herhangi bir kimse helal olduğunda
şüphesi olan bir şeyi işlerse, o kişi gitgide onun içine dalar gider»
kaydı da vardır.
İmam Ahmed ceyyid senedlere dayanarak şu hadisi rivayet eder:
“İyilik nefsin kendisine huzurla yöneldiği ve gönlün yatıştığı (kaydiği) şeydir. Günah da –müftüler lehinde fetva verseler dahi- nefsin yönelmediği, kalbin de yatışmadığı nesnedir».
Bu hadisin anlamına gelince: Burada insanlar hakkında kötü
düşünmenin doğru olmayacağı belirtilmektedir. Zahiri alametlere
dayanarak veya yolunda yürüyen kimseler kendilerine ikram edilenleri – şüphe belirtileri görmeden- yemekten çekinmeleri, ikram sahibine olan su-i zanlarındandır. Hüsn-i niyet taşısalar elbette yerlerdi. Bu tür davranışlar halk arasında vera sahibi diye nam salma âdetinden kaynaklanmaktadır. Halbuki, Allah’tan gerçek olarak sakınanlar, kalblerinin terazisini kullanarak amelde bulunanlardır. Zira bu gibilerin korkusu gizlidir, kimseye belli etmezler. Allah daha
iyisini bilir.
Şeyhayn’ın rivayet ettiği bir hadise göre: Sallallahu aleyhi ve
sellem Efendimiz yolda yürürken yerde bir hurma danesi bulur ve
onu alarak şöyle buyurur: “Bu tek hurmanın sadaka hurmalarından
olmasından endişe etmeseydim bunu yerdim»,
Tirmizi, ve Nesai ve İbn Hibban şu hadise rivayet ederler: “Sana
şüphe vereni bırak, şüphe vermeyene bak». Taberâni’nin rivayetinde şu ziyade vardır: Sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e sorulur:
“Ey Allah’ın Resulü! Vera sahibi kimdir”? Efendimiz şöyle cevap verir: «Şüphe (li nesneler) yanında duraklayan kimsedir».
Buhari’nin anlattığı bir hadise göre: –Allah’ın rızası üzerine olsun– Hazret-i Ebu Bekir Sıddık’a hizmetçisi, içinde şüphe taşıyan bir yemek getirir. O da bu yemeği yer. Sonradan bu yemeğin içinde günah ve şüphe taşıdığını öğrenince, yediklerini gidip kusarak çıkarır.
Bu hadisden de şunu öğrenmiş oluyoruz ki, Allah’ın selat ve selamı
üzerlerine olsun peygamberlerden gayrı bütün insanlar günahlardan masum değildir. Ancak himaye-i ilahiye mazhar kişilerin, midelerine haram gittiğinde Allah bir vesile ile o onlardan çıkartır, haram onların midelerinde kalmaz. Hz. Sıddık’ın başına gelenler gibi, Allah’ın velilerine inayet ve yardımı, karınlarına günah bir şeyin yerleşmesine mani olur.
Ümmet-i Muhammedi haramdan bir şey yemiş olsa dahi, karınlarına inen bu günah lokmalarını vakit geçirmeden çıkarmaya çalışmalıdırlar.
Allah’ın salat ve selâmı üzerine olsun Hazret-i Adem de kendisine yasaklanmış olan ağacın meyvesinden yemiş , sonradan pişman
olarak tevbe ve istiğfarda bulunmuştu. Allah en iyisini bilir. Taberani merfuan şu hadisi rivayet eder: «Dinin en faziletli yönü şüphelerden sakınmadır».
Yine Taberâni’nin rivayet ettiği bir hadise göre de, «Dinimizin
en hayırlı yönü günahtan sakınmaktır» buyurulmuştur.
İbn Mace ve Beyhaki şu hadisi rivayet ederler: «Günah bir iş işlemekten sakınıp korkarsan, insanlar arasında Allah’a ibadet eden en üstün ve gözde bir kul olmuş olursun».
Ben de sizlere diyebilirim ki, günahtan (şüpheli nesnelerden) sakınan bir kimsenin Allah’a en iyi ibadet yapan olmasının hikmeti
şudur: Temiz ve şüphe taşımayan şeyleri yiyen kimseler Allah’a ibadetten ne bekar ne de usanır. İbadetlerini bıkıp usanmadan yapanların elbette diğer kimselerden üstün bir durumları vardır. İnsan
topluluklarının değişik hallerine göre az veya çok Allah’a ibadetten
bıkıp usananların Allah katındaki durum ve basamaklarını ancak
Allah bilir.
Tirmizi, İbn Mace ve Hakim şu hadisi rivayet ederler: «Kul, sakıncası olmayan bir şeyi sakıncalı nesnelere götürür endişesiyle terk
etmedikçe muttakilerin mertebesine erişemez”.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. mal ve rızkın nasıl kullanılacağı hakkında (İmam Şarani – Büyük Ahidler) için yorumlar kapalı

HAKKIMIZA DÜŞEN RIZKA İNANMAK

HAKKIMIZA DÜŞEN RIZKA İNANMAK
Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden
biri de Hak Taâlâ’dan rızıklarımızı, yeterli ve güzel bir şekilde istememiz hakkındadır. Rızık temin edeceğiz diye oturmamalıyız, rastgele iş yapmamalıyız.
Allah’ın bizlere göndereceği bu rızka inancımız varsa, kullarına
ayırıp kısmet ettiği bu rızkın bir zerresini dahi ne gökler ve ne de yer
ehlinin geri çeviremeyeceği bilinmelidir. Yine Hak Taala’nın kullarına kısmet etmediği bir rızkı hiçbir güç ve kuvvet alıp da kullara
gönderemez.
İşte bu ahlak üzerine olanlardan biri de, salih ve bilgin kişilerden Allah’ın rahmeti üzerine olsun, öz kardeşim Abdulkadir idi. Bu
zat, buğday, bakla, susam gibi şeyleri, arkadaşları ile ortaklaşa eker,
kendisi, ekilen yeri, çıkan mahsulün nereye konduğunu ve harman
yerini bilmezdi. Böylece ortakları, bu mahsulleri toplar, harmanda rüzgara
tutarak danesini ayırır, kendi payına düşeni evinde teslim
alırdı. Kendi payını aldığı vakit de, bunun ne miktar, ne de ölçüsü hakkında arkadaşlarına bir şey sormaz, ne verirlerse kabul eder,
nefsi, hiçbir vakit ortaklarıyla hesaplaşmayı kabul etmezdi.
Bir vakitler kendisine bir haber salarak, bize ait olan ve kendisine yakın bulunan Cezire’deki yerimize ektiğimiz karpuzlara göz-
kulak olmasını ve mahsullerimizin olgunlaşıp yetiştikten sonra sevki için bir vasıta gönderinceye kadar bekçiliğini yapmasını istemiştim. Biraderim bu teklifimi kabul etmemişti. Bana gönderdiği haberde, «Allah’ın bu köy halkına yemesini nasip ettiği şeyleri hiç kimse
alıp Mısır’a götüremez. Allah’ın Mısır halkına kısmet ettiğini de, köyümüz ve eyaletimiz halkı, oradan alamaz ve yiyemez. Bu sebeple
mahsulün korunması için bekçiliğe lüzum yoktur» diyordu. Ben de
ona, «Sen bu tutumunla sebeplere yapışmayı muattal bırakıyorsun»
diye haber gönderdim. O da bana, «Allah’ın inayetiyle muattal olmaz. Bekçi koyma işi, imanı zayıf olanların iç huzuru duymaları için
düşünülen bir tedbirdir. Hak Taálá’nın bir kimseye kısmet edeceği
bir şeyin başkasına geçeceği veya o rızkın geri alınacağı düşüncesine
kapılmak hatalıdır. Sana gelince, Allah’a hamdolsun ki, inancın tamdır. Bu nedenle bekçiye lüzum yoktur” demişti.
Demek ki, herhangi bir kimse böyle bir imana erişirse, kapısını
kilitlemeye bile lüzum kalmaz. Ancak başkalarının emanetini koruyanlar, sapıtmış, kendini bilmez hırsızlardan bu emanetleri korumak
için kapısını kapayıp kilitlemelidir. Böyle bir tedbire baş vuran bir
kimse hırsızların işini zorlaştırarak bu emanetlerin çalınmasına mani olur.
Ve yine kişi evinde pişirip kendisi için hazırlamış olduğu kızarmış tavuk, veya badem tatlısı bulundurursa başkalarının bunları yememesi için kapısını kilitlemesi iktiza etmez.
Böyle bir olay da benim başımdan geçti. Şöyle ki: Bir gün bilginler bilgini kardeşim Şeyh Nurettin Tantai ile birlikte tavuk yiyorduk. O sırada Hak Taala hatırlatmada bulundu, dedim ki: «Bu yemeği öyle bir vakitte yiyoruz ki, dostum Şeyh Şemsüddin Hatip eş-Şirbini’nin bu vakitlerde bize uğraması gerekmektedir». O bu vakitlerde bize uğramak itiyadındaydı. Çünkü, her üçümüz arasında eskiden beri süregelen bir yakınlık ve dostluk vardı. Şeyh Nureddin bana, «Sen kapıyı kilitle, Hatip Şirbini gelip tavuğumuzu yemesin» deyince, ona, «Bu durumda iki ihtimal vardır, bu yemekten yeme kısmeti varsa, kapıyı kilitlemiş olsak dahi, girer yer ve mani olamayız,
zira o kapıyı kilitli bulsa da, duvardan iner, içeri girer ve kısmetini
yer. Şayet bu yemekte kısmeti yoksa, kapıyı kapamaya lüzum kalmaz», dedim. Fakat o bana «Sen kapıyı kapa, bunun sebebini sana
anlatayım», deyince, ben ona, «Bu durum üzerindeki ispat ve delilin
nedir?» sorusuna, “Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in, “Bir şeyi bağla, sonra Allah’a güven» hadisini söyledi. «Bu hadis, Efendimiz
tarafından, bir şeyi kaybetmekten korkan kişiler için söylenmiştir.
Bana gelince, ben hiçbir şeyden korkmuyorum», diye cevap verdim.
O. «Senin payına düşen tavuğu samimiyetle edeceğine dair niyet etmedikçe, yine onun yemesini engellemiş olursun” dedi. Ben de,
«Ben bu yemekten payıma düşeni şimdiden ona helal ettim, şayet kulun düşüncesi, içten, temiz ve huzur içinde bulunuyorsa, hırsız gelip
bu yemekten bir şey çalsa da, bu aldığı haram değildir. Bu alışı ve
yemesi haram değil de, harama yönelişi haramdır. Gerçekte çalınan
bir şeyin haram oluşu, mal sahibinin eza görmesi ve malının çalınmasına rıza göstermemesi, sebebiyledir, bu hususta, şeriat kanunlari sahihdir» dedim. Arkadaşım Şeyh Nureddin, bu sözlerime cevap
vermedi ve sustu. Bu sırada Hatib Şirbin içeri girdi, Hak Taala’nın
ona bu yemekten ayırdığı, payı yedi.
Ey kardeşim! Rızık peşinde koşarken, bir başkasını sakın sıkıştırıp gücendirme. Kalbinin aynasını, ihtiyacının gerçekleşmesine mani
olacak pas ve tozdan temiz tut. Bu amelinde, doğru bildiğin, seni vehim ve vesveselerden kurtarıp ilahi huzur ve yakınlık çevresine sokacak bir şeyhin eliyle başarıya varılacağını bilmelisin. Böyle olunca hakim ve sultanın huzurunda, alim ve salihlere dağıttığı maldan
sana ayırmadıklarında üzülmezsin. İsmin onlarla birlikte yazılmadığı için müteessir olmazsın. Şayet adın listede yazıldığı halde, biri onlara “Filâncanın adını çıkarın zira bu kişi zengindir, bir şeye ihtiyacı
yoktur» demiş olsa veya senin için «Buraya gelmeden ona bir şey
vermeyin zira bu kişi kibirlidir, kendisini büyük görür» gibi, bu ve
buna benzer şeyler söyleseler dahi bir üzüntü duymazsın.
Ey kardeşim! Bu sebepten gerek nefsini ve gerekse imanını imtihana tabi tut. Sana bu yönden bir ölçü ve terazi gösteriyorum. Çünkü sen nefsini iyi bilirsin: Nefsinin bu davranışlardan (vermedikleri
için) etkilenip üzüldüğünü anladığın vakit seni başarıya götürecek,
elinden tutup ilahi yakınlık çevresine sokacak bir şeyhe bağlanman
vaciptir. Bu imkanlar senin elindedir. Seni bundan uzak kılacak herhangi bir mazeret göstermeye çalışma. Aksi halde rızık arama yönünden inancça zayıf olarak ölürsün. Dünya sevgisi uğrunda nice
nice insanlar birbirlerini öldürmüşlerdir. Şayet bu insanlar rızık yönünden kendilerine düşen paya inanıp rıza göstermiş olsalardı, böyle sonucu kötü davranışlara düşmüş olmazlardı.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun hocam ve efendim, Aliyyü’l-Havvas’ın bu konu üzerinde şöyle konuştuğunu duymuştum: «Rızık, sahibini istek ve israrla arar ve onu bulmaya çalışır. Rızkın sahibi de
rızkını arar. Lakin bu arama işi nöbetledir… Birisi durunca diğeri harekete geçer. Yani ikisi aynı anda birbirlerini aramazlar».
Yine şöyle konuşurdu: «İnsan oğlu amelleri eksik olsa da, Rabbinin huzuruna bir inançla varmalıdır. Zira kişi Rabbinin huzuruna ins ve cinlerin yaptıkları amelle gelmiş olsa da inancında bir eksiklik veya bir gedik bulunmuş olsa, yaptığı bu ibadet ona hayır
getirmez. Çünkü mutluluk, inanç kemaliyle, doğrulukla bağdaşıp dolaşır».
Birçok müşterilerin kendisinden çok komşusuna gelmelerine
kalbinden acı ve sıkıntı duyan bir tacir, iman kemalinin zayıf olduğunu bilmelidir. Yine her bilgin ve şeyh de şunu bilmelidir ki, akranına
gelen talebenin çokluğunu veya kendi talebelerinin kendisini bırakıp bir diğer hoca veya bilgine gittiğini, çevresinde okutacak veya
öğretecek bir kimsenin kalmadığını gören ve anlayan ve bu sonuçtan içinde sıkıntı duyan bir bilgin ve şeyh, talebesinin kendisinden
uzaklaşmasından memnun kalmalıdır. Zira bu gibi sonuçtan üzülüp,
kederlenen bilgin ve şeyhlerin talebelerini kurtaracak, onları doğru
yola yöneltecek kısmet ve nasipleri yoktur. Bizlere verilen haberler
de bunu açıklamaktadır. Allah istediğini doğru yola yöneltir.
Hadisün-hasen kaydıyla, Tirmizí, İmam Malik, Ebu Davud, şu
hadisi rivayet ederler: «Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, «Güzel gaye (iyi niyyet), aceleci olmayıp teenni ile hareket etmek ve iktisatlı olmak peygamberliğin 24 sıfatından biridir». Ebu Davud ve
İmam Malik’in rivayetinde 25 sıfattan biri olduğu kaydedilir.
«Sahih»inde İbn Hibban, Buhari ve Müslim’in şartlarına göre,
sahihtir kaydıyla şu hadisi rivayet eder: «Sallâllahu aleyhi ve sellem
Efendimiz buyurur: «Rızkınızın geciktiğine tasalanmayın. Çünkü kul,
kendisi için mukadder son rızkını almadan ölmez. Bu nedenle helal
rızkı almaya, haram rızkı da bırakmaya çalışın. Binaenaleyh helali
temin ve haramı terk hususunda sa’y ü gayretle davranınız. Bir nefis rızkını almada geç kalsa da onu almadan ölmez. Bunun içindir ki,
Allah’ın helal kıldığını alın, haram olandan kaçının».
İbni Mace’nin rivayet ettiği bir hadiste, “Herkese kendisi için yazılanı yapacağı bir kolaylık bahşolunmuştur» buyurulmuştur.
Hákim’in rivayet ettiği bir hadis de şöyledir: «Birinizin rızkı gecikirse, Allah’a isyanı mucip yerlerde aramasın. Kişi Hak Taâlâ’nın
faziletini O’na karşı gelerek elde edemez.
İbni Hibban, Bezzar ve Teberani de şu hadisi rivayet ederler: “Ecel
insanı nasıl izleyip yakalarsa, rızık da kulu arayıp bulur». Taberanî’nin
metni şu meâldedir: “Rızık sahibini ecelinden daha ve çabuk arayıp bulur».
Taberanî, hasen senedlere dayanarak merfuan bu hadisi rivayet
eder: «Biriniz kendisine gönderilen rızkı almamak için kaçarsa, ölümün kendisini kovaladığı gibi, rızık da onu kovalayıp bulur».
Yine Taberani merfuan şu hadisi rivayet eder: “Sana kısmet olmayan veya sana verilmeyen bir şeyin peşinde onu elde etmek için koşma. Acele etmekle de ona yetişeceğini zannetme. Sana gönderilen ve
payına düşen rızkı almaktan da geri durma. Senin kısmetin olan bir şeyi almaktan geri durduğunda onun senden uzaklaştırılacağını zannetme.
Yeter ki Hak Taala, o şeyi sana kismet etmiş olsun”.
Taberaní ve Beyhakí rivayet ediyorlar: «Sallallahu aleyhi ve sellem
Efendimiz bir yerden geçerlerken, yerde olgun bir hurma danesi görür
onu alarak bir fukaraya verir ve şöyle buyurur: «Sen bu hurma
danesine gelmeseydin, o sana gelirdi”.
Taberaní, İbn Mes’ud’un da sözü olduğu söylenen şu hadisi rivayet eder: «Bir kulun rızkına mani olmak için ins ve cin bir araya gelmiş olsa da bu işi başaramazlar».
İbni Hibban ise, “Sahih”inde şu hadisi rivayet eder: «Sallallahu
aleyhi ve sellem Efendimiz Allah’ın rızası üzerine olsun Hz. Halid bin
Zeyd ve Eba Eyyub el-Ensari’nin iki çocuğu olan Hasen ve Şevvar’i
yanına çağırır ve onlara: «Başınız bedeniniz üzerinde sallandığı sürece,
rızık darlığından ümitsizliğe düşüp kederlenmeyin. Zira insanı annesi
kırmızı olarak doğurur (Yani çıplak bir et parçası halinde, üstünde
bir gömlek olmadan) sonradan Hak Taala onun vücudunu örter ve
ona rızkını verir» buyurmuşlardır». Bu konu üzerinde daha birçok
meşhur hadisler vardır. Allah daha iyisini bilir.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. HAKKIMIZA DÜŞEN RIZKA İNANMAK için yorumlar kapalı

Salat ve Selam Getirmek (İmam Şarani-Uhudul Kübra)

Salat ve selam vermek
Sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere olan vasiyetlerinden biri de, gece ve gündüz demeden kendisini anarak salat ve selâm
vermemiz, bu selat ve selâmdaki ecir ve savabın büyüklüğünü din kardeşlerimize anlatmamız ve onları bu davranışa yöneltip,
sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i kalbi sevgi ve bağlılıkla izlemelerine yol
açacak salât ve selâma heveslendirmemiz hakkındadır.
Şayet din kardeşlerimiz, günün yirmi dört saatinde sabah ve akşam vakitlerinde yüce Efendimiz’e selat salâmı yüzden onbine çıkarmayı adet edinmiş olsalar, bu davranışlarının en faziletli amellerden biri olacağını bilmelidirler.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, efendimiz Aliyyü’l-Havvâs’ın bu
konu üzerinde şöyle konuştuğunu duymuştum: «Hak Taâlâ’nın kuluna
yaptığı selat ve selâm sayı çerçevesine girmez, sayı ile ölçülmez. Çünkü
onun salat ve selâmının başlangıcı bilinmediği gibi, sonu da yoktur.
Yalnız kul, Allah’a olan ibadetinde bulunduğu basamak ve mekana
göre yapacağı salât ve selâmını belirli bir sayı ile yapar. Çünkü kul,
belirli bir zamanla çevrilmiştir, bağlanmıştır. »
Hak Taala kulunu, doğruluk ve ibadet gücüne ve ölçüsüne göre
bir basamağa çıkarır veya indirir. Bizlere haber verildiğine göre, Hak
Taala kuluna her defasında on kez salât ve selam getirir. Bunu böyle
bilmelisin. Bu sözlerimizi teyid eden hususlardan biri şudur: mesela
bizler Allah Resulü’ne selat ve selim getirdiğimizde, Allah’a hitab ederek, ondan sevgili peygamberine ve selâm getirmesi dileğinde bulunuruz. Yoksa “Ben Muhammed’e salât ve selâm getiriyorum» demeyiz. «Allahümme salli ala Muhammed’in» diye Allah’a dilekte bulunuruz.
Çünkü, kul, yüce Efendimiz’in makam ve mertebesini bilmediğinden selavatı Allah’a havale eder. Peygamberin mertebesi kavranamayınca Allah’ın mertebesi nasıl takdir olunabilir?… Demek ki, Nebi aleyhisselâma salavat getirirken bunun sayılabilir olması bize, bizim
Allah’dan salât isteyişimize göredir.
Kul selavat getireceği vakit abdestli olması şart olmamakla beraber gereklidir. Çünkü, selavatü selâm da rüku ve sücudu olan namazlar
gibi Taâlâ’ya münâcât vesilesidir. Kişi o anda kurbiyet mahallinde Allah’ın huzurunda bulunmaktadır. Gerçi abdestli olmasa da getireceği salâvatlar Allah Resülü’ne ulaştırılır. Fakat her kim ki, bu anlattıklarımıza riayet ederek salâvata devam ederse sevap kazanır.
Hak Taala, peygamberine dünya ve Ahiret hayatında sağlamış olduğu
kolaylıkları, salat ve selamı itiyat edinmiş kullarına da kismet etmiş
olur. Bir kimse, sevgi, doğruluk ve safiyetle peygamberinin izinde yürür, buyruklarını yaparak ona hizmet etmiş olursa, o kiişiye zalimler dahi boyun eğeceği gibi, imanlı kişilerin gözünde de itibarı artarak ikram görür. Dünya hayatında dahi bunun örnekleri çoktur. Mesela, dünyada herhangi bir padişaha yakın olanlar, gerçekten ona doğrulukla hizmet edenlerdir. Efendisine hizmet eden kişilerin kendilerine
de köleleri hizmet etmiş olur. İşte bu yolda yürüyenlerden biri de şeyhimiz Nureddin Şunidir. Bu zat, soyadı olarak kendi doğduğu kentin
adını almıştır. Memleketi Şuni kasabası olup Allah’ın rızası üzerine olsun Allah’ın velilerinden Ahmed Bedevi Hazretleri’nin köyüne
bir yerdir.
Ve yine bu yolu izleyenlerden ve bu tutumda olanlardan biri de
Demenhur” da gömülü olan Allah’ın arif kişilerinden Seyyid Ahmed
Zevavi Hazretleri’dir. Bu ulu kişilerden Şeyh Nurettin Şuni Hazretleri
günde onbin kez selat ve selam getirirdi. Ahmed Zevavi de kırkbin salavat
okurdu. Bir gün bana şöyle demişti: «Bizim yolumuz yüce Peygambere selat ve selamı çokça getirmektir. Bu sayede Resulullah meclisimize yakaza halinde şeref verir. Ashab-ı kiram gibi kendisiyle sohbet
eder, dinimizin bazı kapalı yönlerini, şüpheli, zayıf olarak anlatılan
hadislerin doğruluk derecesini kendinden sorar, tavsiyeleriyle amel
ederiz. Fazlaca salât ve selam getirmemizle, bu imkana kavuşuruz.
Kendisini meclisimizde görmediğimiz takdirde, yaptığımız salât ve selamların
çok olmadığını anlamış oluruz”.
Ey kardeşim! Şunu iyi bil ki Allah’ın huzuruna varacak bir tek
yol vardır. O da, sevgili peygamberine selat ve selâm getirme yoludur.
Azze ve Celle katına varan en kestirme yol bu yoldur.
Kişi, Allah Azze ve Celle’nin huzuruna girmek için bu anlattığımız
özelliklerle ona hizmet etmelidir. Hizmet etmediği takdirde, değil Allah’ın huzuruna, uzak çevresine dahi girmesi mümkün değildir. Çünkü, o Allah’ın huzuruna varabilmenin O’nunla olabilmenin ilkelerini
bilmemektedir. Bilmediği takdirde o azametin karşısında nasıl oturabilir, nasıl konuşabilir? Zira bir mecliste oturmanın ve konuşmanın
da edep ve usulü vardır. Bu kimsenin hali, dört başı cehaletle yoğrulmuş, konuşma ve oturmasını bilmeyen bir köylünün aracısız, doğrudan doğruya ülkesinin padişahıyla buluşmak istemesine benzer.
Ey Kardeşim! Her şeyi öğrenmiş ve bilmiş, hiçbir kusur yapmamış
olsan dahi ilahi huzur makamına varmak için sallalahu aleyhi ve
sellem Efendimiz’e fazlaca salât ve selâm getirmeye çalışmalısın. Bir
padişahın kölesi veya hizmetçisi içki içip sarhoş olsa, ‘ülkenin
polisi veya valisi dahi ona karşı çıkamaz. Bunun aksini düşünelim, padişahın adamı olmayan ve sizin de tanımadığınız bir kimse, içki içip sarhoş olursa, ülkenin valisi veya adamları tarafından dövülür, icap ederse, ceza da verilmiş olur. Şayet kişi, padişahın yakın
adamlarından veya hizmetkârlarından birini
tanımış olsaydı durum
açıklığa kavuşur, kendisine bir ceza verilmezdi. Sebebi de aracı olan
zatın himayesine girmiş olmasıdır. Örnek olarak: Bir valinin hizmetkarı
sarhoş görülse, valinin hatırı sayılarak adamları tarafından hakkında bir soruşturma yapılmaz. Buna kiyasen yüce Peygamberimizin hizmetkarları
bilmeden bir suç işlemiş olsalar da, Kıyamet günü
cehennem zebanileri dahi onlara bir şey yapamaz. Çünkü onlar sallalahu
aleyhi ve sellem Efendimiz’in hatırını sayarlar. Onu saydıkları gibi
hizmetkârlarına da saygılı davranırlar. Resulullah ile özel irtibat sağlamadan yapılan a’mâl-i sâliha fayda vermezken, bağı gerçekleştirenlere kusurlu olsalar dahi peygamberin himayesi bir kolaylık sağlayacaktır.
Bir vakitler Şeyh Nureddin Şuni zamanında, ilim ve amel yönünden kendisinden çok daha üstün kişiler vardı. Lakin bu kişiler Şeyh
Nureddin’in getirdiği salat ve selâm sayısına erişmişlerdir. Bu sebepledir ki, diğerlerinin üstün ilim ve amelleri onları Allah’ın huzur cevresine Şeyh Nureddin kadar yaklaştırmamış, onun vardığı yer ve
başarıya varamamışlardı. Bu nedenledir ki, Şeyh Nureddin’in ihtiyaçları
görülmüş ve izlediği yolda başarılı olmuştur. Zamanının alimleri, meczubları onu severlerdi. Yemin ederim ki; Allah yoluna insanları top
kayıp onları zikrullahla meşgul edenlerin tek gayeleri kendilerindeki
muhabbetullaha onları da ortak etmektir. Resulullah sallallahu aleyhi
ve selleme selavat getirmeye davetleri de ancak Resulullah’a muhabbetlerindendir.
Daha önceki ahidlerde açıkladığımız gibi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’le berzahi bir ortamda dostluk kurmak, birlikte oturmak çok büyük, temiz bir kalb safiyetine ihtiyaç gösterir. Ancak öyle
olduğu takdirde görüşebilir.
Bir kimse, işi kötü gitise, dünya ve ahirette kendisine utanç verecek
bir niyet taşıyorsa, gece ve gündüz sakaleyn ibadeti yapsa da
sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’le dostluk kurmasına imkan yoktur. Tıpkı
kişinin münafıklarla dostluk kurması ona yaramadığı gibi. Buna bir
örnek verelim: Kâfir’in Kur’ân okuması o kâfire yarar sağlamaz. Çünkü, okuduğu Kur’ân’ın ahkâmına iman etmemiştir, Kur’an’a
inanmamıştır.
«Arâis» adlı Kur’an-ı Kerim tefsirinde İmam Sa’lebi der ki: «Hak
Taâlâ, Kaf Dağı arkasında bir çeşit mahluklar yaratmıştır ki, bunların
sayısını ancak kendi bilir. Bu yaratıkların ibadeti sallalahu aleyhi
ve sellem Efendimiz’e salât ve selâm getirmektir, bundan başkaca bir
ibadetleri yoktur».
Ey kardeşim! İsteyerek ve severek Efendimiz’e salat ve selam
getirmen için sana bu amelin yararlarını uzun boylu öğretmeye çalıştım. Bu yolda hevesle içten bir istekle yürüyecek olursan yapmış olacağın
her ameli sevabıyla birlikte önderimize hediye ederek O’nun
özel defterine yazmayı başarırsın. Ucra oğlu Ka’b’ın verdiği bir habere sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e şöyle demiştir: «Getirdiğim selat
ve selamları tümüyle sana hediye ediyorum. (Yani, sevab
taşıyan bütün amellerimi sana bağışlıyorum) ». Sallalahu aleyhi ve
sellem de ona, «O halde, Hak Taala sana dünya ve ahiretin
yorgunluk, keder ve derdine karşı yeter» buyurur.
Sizlere anlatmak istediğim en önemli mesele, Allah, melekleriyle
birlikte göndermiş olduğu peygamberlerine selar ve selâm getirdiklerine göre, bizlerin de bunu yapmak için önceden kusur ve kabahatlerimizi açık
bir dille itiraf ederek yüce Halık’tan bunları yapmamaya tevbe
etmeliyiz. Bulunduğumuz basamakları yükseltmek için çevremize güzel amelleri tavsiye ederek çalışmamızla başarılı bir sonuca erişmeli
veya işlediğimiz suçlardan sıyrılabilmek için ona salât ve selâm getirip Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunmalıyız. Salat ve selâm getirerek
tevbe ve istiğfarda bulunanlara Uhud Dağı gibi bir kıratlık sevab yazılır, amellerinin karşılığı fazlasıyla verilir. Ve yine selat ve selâmın
kişiye sağlayacağı yararlardan biri de, kişi, salat ve selâmını bütünüyle
Efendimiz’e bağışlarsa, dünya ve ahiret işleri asan olur, sıkıntılardan kurtulur. Salat ve selâmın kişiye diğer bir faydası da, kişinin iş-
lemiş olduğu suç ve kabahatleri üstünden silkip attığı gibi, ayrıca, bir
köleyi azad edip onu hürriyete kavuşturmaktan daha faziletlidir. Ve
yine bunun yararlarından biri de, karşılaşacağı bütün tehlikelerden
korunması, Kıyamet gününde de Resulullah Efendimiz’in şefaat ve
şehadetine nail olmasıdır.
Kişi salat ve selam getirmekle, Allah’ın rıza ve rahmetine kavuştuğu gibi, Kıyamet gününde O’nun kin ve gazabından korunmuş
olarak ilahi arşın gölgesine sığınır. Yine ayrıca, ahiret gününde terazi başında tartı ve hesapta başarı kazandığı gibi, susuzluğun hakim olduğu o günde ve kudsi Kevser havuzuna yanaşarak doya doya susuzluğunu giderir. Salat ve selamın diğer yararı, ateşten
uzak kalması, sırattan düşmeden yıldırım hızıyla geçmiş olması, cennete girmeden kendisine hazırlanan yeri ölmeden biraz önce görmesini sağlamış olmasıdır. Ve yine bunun yararlarından biri de, cennenette kıymetli, üstün bir makam elde ederek hurilerden dilediği birçok eşlere kavuşmuş olmasıdır. Getireceği salat ve selâm, düşmanla yapacağı yirmi kez savaştan daha faziletlidir. Yine ayrıca salat temizliktir, manevi paklıktır, bu salat bereketiyle mallar çoğalır. Bir salat yüzü suyu hürmetine, yüz ihtiyaç giderilir.
Ve yararlarından biri de selat ce selam getiren kişinin sünnet ehlinden olduğunun bir işaretidir ve yine yararlarından biri de kişi bu selat ve selamı yaptığı sürece gökteki meleklerin o kişiyi selamlamasıdır. Ve yine bunun yararlarından biri de kişinin getirmiş olduğu her selat ve selam karşılığında, yüz ve daha çok hacetinin görülmüş olmasıdır, Ve bunun yararlarından biri de, Allah’ın kulundan
yapmasını beklediği ve Allah’ın en çok sevdiği bir ibadet olmasıdır.
Salát ve selamın kişiye sağladığı yararlardan biri de, insan meclislerini süslemiş olması, insanlardan fakirliği uzalaştırması, kişinin
sıkıntısını yok etmesi, kişiye hayırlı sonuçlu ameller getirmiş olmasıdır.
Bu amelde sebat edenler, Kıyamet gününde yüce Peygamberimizin en çok koruyacağı ve kendisine yaklaştıracağı kişiler olur.
Selat ve selamın faydalarından biri de, yalnız bunu yapana değil, çocuğuna dahi ecir ve sevap kazandırarak amel defterine yazılmasına, kişinin de, Allah ve rasulune yaklaşmasına sebep olmasıdır.
Getireceği selat ve selam kişiye, kabirde, mahşerde sırat köprüsünden geçmekte yol gösteren bir nur olur. Kişi selat ve selamla
düşmanını yenilgiye uğrattığı gibi, kalbini de nifaktan, kirden, pastan temiz kılar. Ve yine yararlarından biri de, kişinin mü’min kardeşlerine karşı sevgisinin artmasına, münafıklıktan uzaklaşmasına
yardımcı olmasıdır. Ve yine önemli yararlarından biri de, kişinin,
sallållahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i rüyasında görmesi, bu salát
ve selamı çoğalttığı takdirde, uyanık halde bir an için Efendimiz’i
karşısında görmek imkanını bulmuş olmasıdır. Salat
ve selamın diğer yararlarından biri de, kişiyi başkalarını
ayıplamaktan ve çekiştirmekten uzaklaştırdığı gibi, kişinin dünya ve ahirette
yarar sağlayacak en üstün faziletli bir ameli yapmasına, dolayısıyla birçok ecir ve sevap kazanmasına sebep olmasıdır.
İşte sizlere bunu sevdirmek ve bu ibadeti hevesle yapmanız için,
salát ve selamın kişiye sağlayacağı en önemli yönlerinden birkaçını
anlatmış oldum.
Ey kardeşim! Bu amelde sebat et. Bunu bırakma. Zira selat ve selam
amel hazinelerinin en faziletlilerindendir. Allal’ın selamı üzerine olsun, Ebu’l-Abbas Hıdır Hazretleri bunu bana emir ve tavsiye
etmiş ve bana, «Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar
salat ve selam getir, daha sonra da meclisinde oturarak Allah’ı güzelce an” buyurmuşlardır. Cevap olarak kendisine, “Bu öğüdünüze günümüzde
bütün duygu ve varlığımla itaat edeceğim» diye kesin söz vermiştim.
Bu amelde sebat eden dostlarımla birlikte dünya ve ahiretimiz için
hayırlı sonuçlar kazanmış olduk. Öyle ki, bütün Mısır halkı benim
öz ailem olmuş olsa, onların bütün ihtiyaçlarını görebilirim. Alemlerin
Rabbi olan Allah’a hamd ü senalar olsun.
Bu yöndeki hadislere gelince: Müslim, Ebu Dávud, Tirmizi, Nesai, “Sahih”inde İbn Hibban şu hadisi rivayet ederler: Efendimiz buyurur: «Herhangi bir kimse bana bir kez salat ve selam getirse, Hak Taala o kimseye on kez salat ve selâm getirir».
Tirmizi’nin diğer rivayeti şöyle: «Her kim bana bir kez selat ve
selam getirirse, Hak Taala o kimseye on güzel ecir ve sevap yazmış
olur».
İmam Ahmed Nesai, (ki metin onundur), İbn Hibban ve Hakim
Şu hadisi rivayet ederler: “Bahil (cimri), yanında anıldığımda bana
salat ve selam getirmeyen kişidir. Bana bir kez salat ve getirene, Allah on kez selat ve selam getirir”, Bir rivayete göre de: “On
kez selat ve selam getiren bir kimsenin defterine yazılmış olan kötülüklerin de on tanesi silinip kaldırılır, o kişi on basamak yukarıya
çıkarılmış olur” buyurulmuş. Tebarani
ise, merfüan şu hadisi rivayet eder: “Bana bir kez salat ve selam getiren bir kimseye, Hak Taala on kez selat ve selam
getirir. Bana on kez selat ve selam getiren bir kimseye, Hak Taala
yüz kez selat ve selam getirir. Bana yüz kez selat ve selam getiren
bir kimsenin iki gözü arasına «nifaktan beridir, cehennem ateşinden
uzaktır» yazılacağı gibi, Allah kıyamet onu gününde de şehitlerle
birlikte oturtur».
İmam Ahmed ve Hakim şu hadisi naklederler: «Allah’ın
üzerine olsun Cebrail bana: «Sana bir müjdem vardır, Hak Taala der
ki: Bir kimse sana selat getirirse, ben de o kimseye selat ederim, selam verereni de selâmlarım».
İmam Ahmed hasen senetlerle merfüan şu hadisi rivayet eder:
Nebi (s.a.v.) ye bir kez selat getiren kimseye Hak melekleriyle birlikte yetmiş kez salât eder”,
Tebarani hasen senetlerle merfüan şu hadisi nakleder: «Nerede
bulunursanız bulunun, bana salât getirin, sizin selavatınız muhakkak bana ulaşır».
Şahin oğlu Abu Hafs’ın naklettiği bir hadise göre, “Bir kimse bana bir günde bin kez getirirse, cennetteki yerini görmeden
ölmez» buyurulmuştur.
Beyhaki hasen senetlere dayanarak merfüan şu hadisi nakleder:
«Ümmetimin bana selat ve selamları, bana cuma günleri bildirilir.
Böylece beni en çok anan kimseler yer ve mekan yönünden bana en
çok yakın bulunacak kimselerdir».
Taberani’nin merfuan rivayet ettiği hadis: “Bir kimse Allah’a
yönelerek: «Cezallahu anna Muhammeden ma hüve ehlüh = Ey Allah’m! Bizden taraf (Hz.) Muhammed’i layık olduğu şekilde mükâfatlandır», dese Allah yetmiş (meleğ) e bin sabah vazife verir.
(İmam Şa’rani diyor ki): «Allah’a hamd ü senalar olsun bu dua
evradıma dahildir. Hergün bin defa sabah, bin defa da akşam söylüyorum. Tebarani rivayet ediyor: «Her kim; “ilahi, Muhammed’e selat ve selam
eyle, onu Kıyamet gününde sana en yakın olan yere oturt,
diye dua ederse ona ahiret gününde şefaatim vacip olmuş olur”.
İmam Ahmed, Tirmizi, sahih kaydıyla Hakim, Ucra oğlu Ka’b’.
dan naklen şu hadise rivayet ederler: “Ben sallallahu aleyhi ve sellem
Efendimiz’e, “Ey Allah’ın Resülü! Ben sana çokça selavat getirmekteyim, bunların ne kadarını sana bağışlayayım» diye sordum. Efendimiz cevap olarak, «Ne kadar istersen» buyurdular. Ben Efendimiz’e
Dörtte biri yeter mi?» diye sorunca, Efendimiz, «Dilediğin kadar (bağışla) buyurdu ve sonra, «Bundan çoğunu yaparsan senin için daha hayırlı olur» buyurdular. Ben, «Peki, bu söylediklerimin yarısı(nı
bağışlasam)?» sorusuna, Efendimiz aynı cevabı verdi ve, «Şayet bunu artırırsan senin için hayırlı olur” buyurdular. Bunun üzerine
ben, «Öyle ise, topyekün selam ve selamımı sana tahsis edeceğim» dedim. Efendimiz bana, «İşte o zaman dert ve üzüntüden kurtulursun,
günahların affedilir» buyurdular».
Bir rivayete göre Efendimiz Ka’b’a, «İşte o zaman, Allah dünya
ve ahiret sıkıntılarına karşı sana yeter (onları giderir) » buyurmuşlar.
Ebu’l-Mevahib Şazeli Hazretleri şöyle anlatır: «Sallâllahu aleyhi
ve sellem Efendimiz’i gördüm, ona: «Ey Allah’ın Resulü! Ka’b bin Ucra’nın, «Sana kaç defa getireyim» sözünün anlamı nedir, bana
açıklar mısınız?» diye sordum. Efendimiz, «Bana salât getirmen ve
bu salatın sevabını kendine değil de bana bağışlayandır” buyurdu”.
Bu konu üzerinde daha birçok hadis vardır. Hak Taala daha iyisini
bilir.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. Salat ve Selam Getirmek (İmam Şarani-Uhudul Kübra) için yorumlar kapalı

uykusuzluğu tedavi etmek

uykusuzluğu tedavi etmek
Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlerden yapmamızı istediği hususlardan biri de, şudur: Vücudumuza arız olan bazı hastalıklardan veya hırsız korkusu yüzünden bizlerde uykusuzluk baş
gösterirse, bu gibi hastalıklardan şifa bulmak için doktorlara baş vurmadan önce, ilahi zikirlerle kendimizi tedavi etmemizdir.
Ben bu gibi korku yüzünden hastalananların, bazı kişiler tarafindan altın madeninin ateşte kızdırılarak suda söndürüldüğünü ve
bu suyun içirilerek tedavi edildiğini gözlerimle gördün.
Ey kardeşim! Şunu bil ki, uykusuzluk uzun süren bir hastalığın
kişi üzerinde bıraktığı izlerdir. Bu da dimağda bulunan koruyucu yağ
ve rutubetin kurumasıdır. Bu hal insanda
öyle uykusuzluklara sebep olur ki; kişi uykusuzluk yüzünden ölümü dahi istemeye başlar. Böyle bir hastalığa tutulanlar yukarıda anlattığım gibi önce doktora gitmeyip Allah’ı anarak şifa talep etmeli, kendi nefsine telkinde bulunarak maneviyatını güçlendirmeli ve «Allah’a hamd ü senalar olsun
ki bana uykusuzluğu bağışladı» diye hamdetmemelidir. Tedavi yollarını araştırmalıdır. Çünkü tedavi hamde zıt değildir. Bu şekildeki ruhi tedavi ilahi takdire aykırı bir hareket değildir. Bütün gecelerini
uykusuzlukla geçiren kişinin ibadet yönünden Hak Taala’ya tam olarak yönelmesi şiddetli bir arzu ve istekle olmayacağı gibi, yapacağı
ibadetlerde gevşek ve isteksiz davranacağı cihetle kişinin bu hastalığını kesinlikle tedavi etmesi lüzumu ortaya çıkmış olur.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun hocam Aliyyü’l-Havvas’ın şöyle
konuştuğunu duymuştum: «Kişinin uykuda geçirdiği korku, yakaza
halindeyken Allah’tan gafil olmasından ve halktan korkmasındandır. Hak Taala’yı fazlaca anan kişi herkese karşı yakınlık ve ünsiyet
duyduğu gibi, çevresinde konuşan veya susan her şey de ona yakınlık ve ünsiyet gösterir».
Ey kardeşim! Bu sebeple, yani Allah’tan gayrı bir kimseden
korkmamak için kalb aynanı parlatıp cilalamalısın. Aksi halde cin
ve ins yönünden musallat olan korku hiçbir zaman seni bırakmayacağı gibi, ne sen onlara ve ne de onlar sana bir yakınlık ve ünsiyet duyarlar.
Bir zamanlar evimde cinlerden bir kadın ederdi. Bu kadın bana yaklaştığı vakit, vücudumda bulunan kıllarımın herbiri dikilip kalkardı. Bu durumu hissedince oturup Allah’ı anmaya başlardım ve hemen benden uzaklaşırdı. Ben hiçbir zaman ondan çekinip
korkmadım. Aksine olarak karanlıkta yolumu kestiği ve bana göründüğü zaman ona: «Selamün aleyküm» diyerek geçip giderdim.
Bu hal bende öyle bir durum yarattı ki, ondan artık korkmadığım
gibi, hatırıma geldikçe de nefret dahi duymaz oldum. Şu kadar var
ki, insan tabiatı cinlerden nefret eder.
Kıtlık ve pahalılığın sürdüğü bir zamanda evime cinlerden bir
cemaat yerleşmiş idi. Onlara: «Ey cinler! Bu yemeklerden ve ekmeklerden güzel güzel yiyiniz, yalnız müslüman kardeşlerinize bir zarar vermeyiniz» derdim. Onların da bana: «Başüstüne buyruklarınızı
dinleyip itaat edeceğimizi bildiririz» dediklerini duyardım.
Cinlerden biri diğer bir kerresinde evime musallat olarak bir keçi kalığında geceleri gelir, kandili söndürür, evin içinde gürültü ile
dolaşmaya başlardı. Bu halden ev halkı korkuya düşmüşlerdi. Bu
korkuyu kaldırmak için bir gece sedirin altına pusu kurarak bekledim, tam önümden geçerken elimle bir ayağını yakaladım. Bağırmaya ve yardım istemeye başlamıştı. Ona: «Buraya gelmeye tevbe eder
misin, etmez misin?» dedim. «Evet, ederim» dedi. Buna rağmen
ayağını avucumda sıkı tutuyordum. Ayak inceldi, inceldi, bir kıl inceliğini aldıktan sonra avucumdan çekilip gitti. Bu olaydan sonra o
ecinni evime uğramaz olmuştu.
Ve yine bir gün birinin Kahire’de Hakimi körfezindeki evinde
misafiri bulunuyordum. Gece, ev sahibi beni yatmak üzere yalnızca
bir odaya bırakıp, kapıyı da kapayıp gitmişti. Geceleyin cinlerden bir
topluluk odama girerek yanan kandili söndürdükten sonra, yatağımın çevresinde atlar gibi koşup dönmeye başlamışlardı. Onlara: «Allah’ın gücüne yemin ederim ki, elim hanginize değerse ve yakalamış
olursam onu öldürmeden bırakmam» dedim. Başımı yastığa koyup
aralarında uyudum. Onlar bana dokunmayarak sabaha kadar çevremde dönüp durmuşlardı.
Karanlık bir gecede abdest almak için Kahire’nin Gamri camiine gitmiş, abdest alma yerine girmiştim. Mevsim kış ve hava soğuk
idi. Ortalık zifiri karanlığa bürünmüştü. Abdestimi alırken manda cesametinde bir ifritin gelip su havuzuna daldığını gördüm. Sular
yarım arşın yükselerek havuzun çevresine taşmıştı. Ona: “Abdest
alacağım, benden uzaklaş» dedim. Fakat o bu sözüne aldırış etmedi. Belimdeki futayı çıkarıp ona bir kez vurdum. Bu vuruşumla âniden altımdan kayıp kaçmıştı.
Cinlerle aramda geçen olaylar pek çoktur. Bunlardan birkaçını
sana anlatmamdan maksat, luzumlu evrad-ı şerifeyi okuyup gece
veya gündüz yapacağın işlerde kendini bunların şerrinden nasıl koruyacağını bilmen içindir. Zira okumuş olduğum bu evrıd-ı şerifeyi
bilmeseydim, ben de diğer insanlar gibi her zaman için bu görünmeyen yaratıklardan korkmuş olurdum. Bunun içindir ki, sen de
bunları öğren ve ona göre amelde bulun. Allah seni hidayetine alsın.
Ebu Dâvud, hasen hadis diyen Tirmizi, Nesai ve Hâkim merfüan
su hadisi ederler: «Şayet biriniz rüyasından korkarak (uyanir)sa (Euzu bi-kelimâti’l-lahi’t-tâmmât min gazabihi ve ikabihi ve
şerri ibadihi ve min hemezâti’ş-şeyâtin ve en yahzarun) (1) diyerek
bunları okumuş olsa, hiç bir zarara uğramaz» buyurulmuştur. Abdullah b. Ömer (r.a.) ezberinde olan bu duayı hafızasında tutabilen oğullarına şifahen söyletir, ezberinde tutamayanların da bir yazarak
üzerlerine asardı.

Nesaí, Allah’ın rızası üzerine olsun Halid b. Velid’den şöyle rivayet ediyor: «Hazret-i Halid uykudan korkarak uyanırdı. Bu halini
sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e şikâyet etmişti. Resülullah
Efendimiz Hazret-i Halid’i, “Uyumak için uzandığın vakit (Bismillah,
euzu bi-kelimâti’l-lahi’t-tâmmât…)» diyerek bir önceki hadisde geçen
duayı okumasını tavsiye etmişlerdir.
Taberani’nin Halid bin Velid’den naklen anlattığı rivayeti ise şöyle: «Hazret-i Halid gece namazlarından kendisini alıkoyan uykusunda
gördüğü korkunç rüyalardan Resullah Efendimize şikâyette bulunur.
Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazret-i Halid’e, “Ey Halid!
Sana öyle kelimeler öğreteyim ki, bunları üç kez tekrarladığın takdirde senden bu gibi haller silinmiş ve gitmiş olur» buyurmuşlardır.
Hazret-i Halid «Anam-babam sana feda olsun çaresini göstereceğin
ümidiyle sana durumu anlattım ey Allah’ın Resulü” der. Efendimiz,
Hazret-i Halid’e “Öyle ise bu duayı ebzerleyip oku» der: (Euzu bi-kelimâti’l-lahi’t-tâmmât min gazabihi ve ikâbihi ve şerri ibadihi ve min hemezâti’ş-şeyâtin ve en yahzarun). Allah’ın rahmet ve rızası üzerine olsun Hazret-i Aişe bu konu hakkında: «Bir kaç gece sonra Hazret-i Halid, Efendimiz’i ziyaret ederek: “Benim anam ve babam sana feda olsun ey Allah’ın Resûlü! Seni Hak Resulü olarak gönderene yemin ederim ki, bana öğretmiş olduğun duayı okur okumaz, bendeki korku ve kötü haller silinip kayboldu, artık bu duayı okuyarak –gece olsun,
gündüz olsun korkmadan bir aslanın inine dahi girebilirim dedi.
İmam Ahmed, Ebu Ya’la ve İmam Malik de Huneys Temimi oğlu
Abdurrahman’dan naklen şöyle anlatırlar: «Temimi oğluna sorulur:
«Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in zamanında bulundunuz mu?».
«Evet, O’nun zamanını idrak ettim» der ve yine O’na, «Peki, öyle ise
(1) Şeytanların vesvesesinden, kötü kulların şerrinden, Allah’ın gazabından, cezasından O’nun yüce ve tam olan kelimelerine sığınırım.
Resullah Efendimizi cinler sarıp, nisbet yaptıklarında
Sallalahu aleyhi ve sellem efendimiz nasıl davranmışlardır'” diye sorulur, Cecap
“Evet, bir gece sallalahu aleyhi ve sellem Efendimizin, dağlardan
ve vadilerden su akıp gibi gelen şeytanlar sarmışlardı, Bunlardan birinin
elinde bir ateşten meşale vardı, Bununla Resullah Efendimizin
yüzünü yakmak ve dağlamak istiyorlardi, O sırada Cebrail Aleyhisselam efendimize görünerek: “Ey Muhammed, benim söylediklerimi söyle” diye su duayı talim buyurdu: “(Euzu bi-kelimati’l lahit tammati
min şerri ma halaka ve zerae ve berae, ve min şerri ma yenzilu
mine’s-semai, ve min şerri ma ya’rucu fiha, ve şerri fiteni’l-leyli
ven nehari, ve min şerri külli tarikın illa tarikan yatruku bi-hayrin
ya Rahman)”, Bu duayı Resulullah Efendimiz şeytanların yüzüne karşı
okuyunca şeytanın elindeki ateş sönmüş ve tümü oradan kaçmışlardır”
buyurmuşlardır,
Ve yine Halid b, Velid’den naklen Taberani’nin ceyyid – senedlerle
anlattığı bir hadise göre: “Hazreti Halid uykusuzluk hastalığına tutulur. Salllalahu aleyhi ve sellem Efendimiz ona, “Sana öyle kelimeler
öğreteyim ki, bunları okuduğunda derhal uyursun» buyurmuşlardır.
Hazret-i Halid, “Öğret bana bunları ey Allah’ın Resulü!” diye ricada
bulunur, Efendimiz, (Allahümme Rabbe’s-semavati’s-sebi’ ve ma ezallet, ve Rabbe’l-aradin ve ma ekallet, ve rabel’ş-şeyâtin ve edallet
künli caren min şerri halkıke ecmain en yefruta aleyye ahadün min hüm
ev yakga, azze ve caruke ve tebareke ismuke) duasını okumasını tavsiye
ve emir buyurmuşlardır». Bir diğer rivayette şu vardır: Bu
duanın sonuna da (ve celle senauke, vela ikahe gayruke, la ilahe illa
ente) eklenmiştir, Allah Subhanehu ve Teala en iyisini bilir.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. uykusuzluğu tedavi etmek için yorumlar kapalı

Allahı Zikretmek (İmam Şarani – El Uhudul Kübra)

ALLAHI ZİKRETMEK
Sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlerin fazlaca yapmamızı
istediği hususlardan biri de, gizli ve açık zikre devam etmemiz hakkındadır. Belli bir seviyeye gelinceye kadar dil ile Allah’ı zikretmeyi
bırakmamalıyız. Yani zikirle iktifa etmemeliyiz. O seviye de her halukarda Allah ile olma şuurudur. Öyle ki, kişi Allah’ı düşünüp andıkça yavaş yavaş dünya aleminde uzaklaşıp, sıyrılarak öyle bir
hale
gelir ki, yalnız Allah’ı görür, kendi nefsini dahi göremez. Bu duruma
gelen kişi kendisini bir hiçlik içinde gördüğünü ve zerreden daha küçük
hale geldiğini, sonradan yok olduğunu fark etmiş olur.
Kişi bu makama vardıktan, bu gerçeğe eriştikten sonra gerçeklerin içinde nelerin saklı olduğu kendisine gösterilir ve dünya alemine
dönmesi emredilir; kişiye hitaben: “Benim kudretimi bilmen, anlaman kainatı bilmene bağlıdır, onu kavradığın nisbette benim kudreti
mi kavrarsın» denir. Kişi Allah’ını böylece öğrenip tanıdıktan sonra
döner ve tedrici surette alemin cüzlerini görmeye başlar.
Öyle ki, gözünden tek bir zerre dahi kaçmaz.
Allah’ı anmak için, anma meclislerine gitmekte tereddüt edenleri
ve onları bu gibi meclislere gitmeye heveslendirmemiz gerekir. Hatta Allah’ı anma meclislerini kaldırmaya veya yasaklamaya
teşebbüs edenlerle mücadele edip savaşmayı kendimiz için bir vazife
saymalıyız.
Özellikle mescidlerde, Ezher Camii gibi büyük camilerde Allah’ı
anmak için meclis tertib edenlerin içine, riya ve şöhret sahibi olma
heves ve sevgisi dolar. Çünkü Allah’a yaklaşmanın en azametli ve
kestirme yolu Allah’ı anmakla olur; bu sırada İblis’in, her yönde tuzak kurarak kişinin niyetini bozmak, Allah’ı anmaktan alıkoymak
için, kişiyi bu tuzağa düşürmeye çalıştığı delillerle sabittir.
Bu gün dahi bu gibi Allah’ı anma meclisleri için ilim tahsil eden
talebe ile mutasavvife arasında bir mücadele ve anlaşmazlık sürüp
gitmektedir. Halbuki Hak, kendisine uyulmaya daha layıktır! Aklı
başında, kendini bilen kişi cami veya mescid içinde namaz kılan veya uyuklayan yahut ders veren kişileri, yöneldikleri ve yaptıkları
şeyden alıkoymamak için, rahatsız etmeyecek bir sesle Allah’ı anmalıdır. Böyle bir toplantı ve durum yoksa yüksek sesle Allah’ı anabilir.
Dervişlerin ihlasla zikir ettiklerini, talebe-i ulumun da samimiyetle mütalaada
bulunduklarını gösterir karineler belirirse, her iki gruba
da yardım etmek vazifemizdir. Bu iki sınıfı idare etmek durumunda
ki sevatın ferasetli olmaları ve üstün bir siyaset güdmeleri gerekir.
Allah’ın rızası üzerine olsun bir gün İmam Ahmet bin Sureyc
Hazret-i Cüneydi Bağdadî’ye: «Yüksek sesle Allah’ı zikretmeniz ilim
halkamızı rahatsız etmektedir” der. Bunun üzerine Cüneyd: “Allah’a
varılan iki yoldan en kısası ve yakını seçilmelidir». İmam Ahmed
b. Süreyc: «Öyle ise bizim izlediğimiz yola riayet etmek gerekiyor.
Çünkü bizim yolumuz Allah’a varan en yakın yoldur”. Cüneyd şöyle karşılık verir: «Yakınlığın iz ve işareti nedir?» İmam Ahmed b. Süreyc, “Hakk’ın müşahedesidir». Cüneyt: “Bu cevabınız lehinize değil
aleyhinize bir delildir. Çünkü sizlerin müşahede ettikleriniz Allah
değil, Allah’ın dini hükümleridir». İmam Ahmed b. Süreyc ise bu cevaba karşılık: “Öyle ise bu yönden bir imtihan yapalım” der. Cüneyd
bu imtihanı kabullenerek orada bulunan bir dervişe şöyle seslenir:
Ey filan kişi! Şu taşı al, şurada topluca oturan fakirlerin (sofilerin)
üzerine at” der. Adam da taşı alıp fakirlere doğru savurur, orada bulunanların tümü bir ağızdan Allah!… diye bağrışır. Yine aynı adama:
Su taşı al, şurada toplu bulunan, ilim tahsiliyle uğraşan kişilerin
üzerine at» der. Adam taşı bunların üzerine fırlatınca, ilimle uğraşanlar: “Günah işliyorsun, yazık, bize bunu yapma” diye bağırışırlar. O
zaman Süreyc oğlu İmam Ahmed, Cüneyd’e: “Sen haklısın ey Ebul Kasım der. Ve
yine Allah’ın rızası üzerine olsun Hocam ve Efendim Şeyh
Aliyyü’l-Havvas’ın bu konu üzerinde şöyle konuştuğunu duymuştum:
Allah’ı anmanın ilim tahsilinden üstün olmasının sebebi şudur: İlmin insan diline ağır gelmesi, Allah’ı zikretmenin de dile hafif gelmesidir. Binaenaleyh bu iğreti evde bulunup da ahirete göç edecek
bir kimsenin, bu iki yönden üstün olanını seçmesi gerekir. Şayet fıkıh, dil bilgisi ve sair ilimler Allah’a yaklaşmaya daha üstün ve elverişli olsaydı ölüm halinde bulunan kişilere ağır gelmezlerdi. Allah ehli
kişilerin de dünya yönünden arzu ve emelleri çok az ve kısa olduğundan, onlar yaşarken dahi, her vakit için ölüm halinde bulunurlar,
o saati beklerler. (Bunun için onlar efdal olan zikri tercih ederler) »
Kahire’de Domuzlar semtinin doğusunda oturmakta olan Şeyh
Ahmed Darir’in şöyle konuştuğunu duymuştum: “Mısır’da bulunan
şeyhlerin başı olan Şeyh Demirtaşın şeyhi Ömer Ruşeni ile bir zamanlar komşuluk yapmıştım. Bu zat İran’ın Tebriz şehrinde iken,
Abdüllatif Molla adında bu şehrin büyük müftülerinden ve bilginlerinden biri, özellikle Şeyh Ömer Ruşeni’nin her vakit bulunduğu ve
ders verdiği şehrin büyük camiinde Allah zikrini bir fetva ile yasaklar. Müftü fetvasında gerekçe olarak, mescidlerin aslında namaz kılmak için bina edildiğini söyler. Şeyh Ömer Ruşeyli’nin bulunduğu ve
ders verdiği bu büyük camiin en azından beş bin müdavimi vardı.
Bu fetva üzerine Şeyh Ruşeni, Müftü’ye: “Sessiz zikir yaparsak yine
bizi men eder misin?” der. Müftü: «Hayır» der. Bunun üzerine Şeyh
çevresinde bulunan fakirlere (dervişlere): «Allah’ı sessizce
içinizden anınız. Kim ki, kendini tutamaz, yüksek sesle Allah’ı anmak
isterse ağızını kapasın, elinden geldiği kadar gücü nisbetinde bu isteği geri çevirip içine iade etsin» der. Orada bulunan fakirlerin hepsi şeyhlerinin dediğini yaparlar. O gün bu fakirlerden beş yüz kişi
hastalandığı gibi, on dört kişinin de bu çeşit zikirden ciğerleri yanarak öldüğü görülür”. Şeyh Ahmed Darir hikayesine devamla: «Bu
ölenlerin ciğerlerini yokladım, ateş üzerinde kebabın piştiği gibi hepsinin ciğerlerinin yanmış olduğunu gördüm. Şeyh Ömer Ruşeni,
Müftü Abdüllatif ve cemaatine: «Akıllı kişiler bu ciğerleri yanarak
ölenlerin ölüm sebeplerinin ne olduğunu bilmezler mi?» diye haber
göndermişti». Şeyh Ahmed Darrir yine hikayesine devam ederek
Bu fakirlerin öldüğü günün gecesi, şehrin baş müftüsü Molla
Abdüllatif’in evi aniden yıkılarak, kendisi, ailesi, çocukları, hayvanlarıyla birlikte enkaz altında kalıp can vermişlerdir. Bunlardan bir
tek kişi dahi kurtulamamıştır. Tebriz’de olan herkesin bildiği bu facia
bugüne kadar anılır ve söylenir” buyurmuşlardır.
Demek ki, ilim tahsilinde bulunan bir talebenin Allah’ı ananlara karşı nazik ve güzel davranması icab eder. Yoksa onlara irtidad
edenlere hücum eder gibi çıkışmamalıdır. Kişi Hak Taala’nın azametini bir lafsa düşünmüş olsa, Allah’ı ananlara karşı bir tek kötü
söz dahi ağzından çıkmaması gerekir.
Ey kardeşim! Bütün bu anlattıklarımı göz önünde tutarak Allah’ı anmaya devam et. Hal ve duruma göre bunu yapanları da destekle. Hak Taala’nın şan ve azametine ikram kabilinden şer’i yollarla Allah’ı ananlara yardımcı olmalı ve onları korumalısın. Şayet Allah’ı ananların riya ve gösteriş içinde olduklarını görür, Allah’a tam
bağlılıkla (ihlasla) bu zikri yapmadıklarını anlamış olursan, o zaman ilim tahsiliyle uğraşanların saflarında yer alıp onları korumalısın. Sakın! Nefsinin zevki için, anlayıp bilmeden iki yönden birini
iltizam etmeye kalkışma. Allah seni hidayetine alsın.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun şeyhim Ali el-Mersafi’nin bu konu üzerinde şöyle konuştuğunu duymuştum: «Sallallahu aleyhi ve
sellem Efendimizin ve tarikat şeyhlerinin, müridlerinden maksad ve
istekleri şudur ki: Kişiler dilleri ve kalbleriyle Allah’ı çokça andıklarında onlarda ilahi bir yakınlığın ünsiyet ve belirtileri başlamış olsun. Artık bu gibi kişilerin kalbleri Allah’ı zikretmekten yorulmadığı
gibi, gaflete de düşmezler. Aynı zamanda da devamlı olarak kalbleri ile Allah’ı da müşahade etmiş olurlar.
«Bu iki halin kişide devam etmesi ise, kulun ma’siyetlere ve ahlaksızlıklara
düşmesine mani olmuş olur. Aksine olarak kul Allah
zikrini çoğaltmadığı takdirde, bu ilahi yakınlık ve ünsiyeti görüp
hissedemediği gibi, kırlarda ve çayırlarda serbestçe otlayan hayvanlara benzer, birçok ma’siyetlere düşmüş olur”.
Ve yine Müşârünileyh in bir defa şöyle konuştuğunu duymuştum: “Allah’ı anmanın ve zikrin kalbde yerleşmesinin özelliklerinden
biri de, kulun güzel edep ve ahlak sahibi olmasına sebep olmasıdır.
O halde güzel bir ahlak ve edeble süslenmeyen kişi Allah’ı anmaktan uzak kalan kişidir. İşte sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin
ümmetinden ve tarikat şeyhlerinin müridlerinden fazlaca yapılmasını istedikleri, tavsiye ettikleri zikr-i ilahiden maksat ve muradları
bu anlattıklarımızdır». Allah her şeyin iyisini bilen ulu hikmet sahibidir.
Tarikat müridlerinden biri, tam bir sene inzivaya çekildiği halde nefsinden bir keramet çıktığını göremez. Durumunu gider şeyhine anlatır. Şeyhi kendisine: “Hak Teala’nın meclisinde bulunmadan
daha büyük bir keramet mi istersin?» karşılığını verir. Daha sonra:
Sana gösterip kaldırmak istemedim, zira sen bir seneden beri şu
azametli keramet içinde bulunduğun halde, bunu duyup hissetmedin. Bunu böyle bilmelisin» der.
Ey kardeşim! Özellikle Ezher Camii gibi büyük yerlerde öncülük
ederek zikir yaptırmaktan çekinmelisin. Çünkü, bu gibi yerlerde ekseriya saik riyadır.
Şeyhâyn, Tirmizî, Nesâi, İbn Mace ve diğerleri merfuan şu hadisi rivayet ederler: «Hak Taala: «Ben kulumun beni sandığı gibiyim.
Kulum ne vakit beni hatırlayıp anarsa ben onunla birlikteyim. Şayet beni nefsinde ben de onu nefsimle anarım. Şayet kulum
beni kalabalık içinde anarsa, ben de o kulumu daha hayırlı bir kalabalık içinde hatırlayıp anarım».
Taberani ise hasen senedlere dayanarak merfüan şu hadisi nakleder: «Hak Taala: «Beni nefsinde anan bir kul yoktur ki, kalabalık
meleklerim arasında ben de onu hatırlayıp anmayayım. Kulum beni
kalabalık içinde andığı takdirde, ben de Refik-i ala’da o kulumu
anarım».
İbn Mace ve “Sahih”inde İbn Hibban merfuan su hadisi rivayet
ederler: «Allah Azze ve Celle: «Kulum beni anmak için dudaklarını
oynattığı takdirde ben o kulumla birlikteyim» buyurmaktadır».
Bu hadis-i kudsi, Allah Taâlâ’nın isimlerinin zatının aynı olmadıklarının bir delilidir.
Tirmizi, «Sahih»inde İbn Hibban, Ibn Mace ve Hakim şu hadisi
rivayet ederler: «Adamın biri: «Ey Allah’ın Resûlü! İslâm şeriatının
emrettikleri çoğaldı, bana kolaylıkla yapacak bir şey öğret ki, yapayım ve ona bağlı kalayım» der. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz
o kişiye: “Dilin Allah’ı anmaktan daima ıslak ve nemli kalsın” buyurur.
İbn Ebi’d-dünya, ve Taberani ve Bezzar, Allah’ın rızası üzerine olsun Muaz bin Cebel’den naklen şu hadisi anlatırlar: Muâz der ki:
«Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize son olarak şu soruyu sormuştum: “Ey Allah’ın Resulü! Hak Taala kulunun yaptığı amellerden hangi ameli çok sever?». Bu soruya Efendimiz, «Öldüğün vakit
dilin Allah’ı anmaktan nemli ve ıslak olarak ölmendir» buyurmuş-
lardı”.
Şeyhayn ise merfüan şu hadisi nakleder: «Rabbini ananla anmayan kişi yaşayanla ölen kişiye benzer».
Iİmam Ahmed, Ebu Ya’là, Ibn Hibban ve Hakim su hadisi naklederler: «Size delidir denecek kadar Allah’ı fazlaca hatırlayıp anın».
Beyhaki ve Taberani’nin rivayet ettikleri bir hadisde, «Allah’ı
öyle anın ki, münafıklar sizlere müraidir desinler- buyurulmuştur.
Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e göre Allah’ın adını ananlara riya sıfatını münasip gören kişiler münafıktır. Zira, Allah’ın
adını anana mürai diye ancak münafıklar der. Resulullah böylelerine bizzat vasıflarını tarif etmiştir. Eğer böylelerinde riya duygusu olmasaydı, Allah’ı ananlar hakkında iyi düşünür, ihlas sahibi olduklarını söylerlerdi.
Bunun içindir ki büyükler şöyle derler: “Şeytan hiçbir vakit müslüman olmaz, şayet müslüman olmuş olsa artık şeytanın içinde taşıdığı küfür hazinesi ile insanlara sokulup vesvese yapması düşünülemez, böylece de alemden de küfür kalkmış olurdu. Dinyada yaşıyan kişileri küfre yönelten İblisten gayrısı değildir. Bunu böyle bilmelisin.
Allah en iyisini bilir.
İbn Ebi’d-dünya ise merfüan şu hadisi nakleder: “İnsanlar üzerinden bir gün ve gece geçmez ki, Hak Taala dilediği kullarına bir
sadaka veya bir bağışta bulunmuş olmasın. Hak Taala’nın en büyük
bağışı da kullarına kendisini zikretmeleri duygusu ilham etmesidir.
İmam Ahmed ve Taberani şu hadisi rivayet ederler: «Adamın biri: «Ey Allah’ın Resúlü! Ecir ve sevap yönünden hangi mücahitler
Allah katında daha üstün ve faziletlidir» diye sorar. Efendimiz: «Allah’ın adını fazlaca alanlardır” buyurur. Adam: «Hangi oruçluların
sevabı daha çoktur?» Resulullah: «Allah’ı en çok zikredenlerin.
Adam, namaz, zekat ve hac konusunda da aynı soruları yöneltir. Resullulah da hep aynı cevabı verir: «Allah’ı en çok ananların daha
fazladır». Bunun üzerine Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Hazret-i Ömer’e
(r.a.); “Ey Hafs’ın babası! Allah’ı ananlar hayırların hepsini alıp gittiler” der. (Ebu Bekir’in bu sözünü duyan) Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de: «Evet, öyle» buyurur».
ve Beyhaki Tebarani ve ceyyid senetlere dayanarak merfüan şu
hadisi naklederler: «Cennet ehli dünyalarında Allah’ı anmadan geçen saatlerinin dahi hasret ve kederi içindedirler».
Ben derim ki, cennet ehlinin bu tehassürü cennete ilk girdikleri
vakte hastır. Şöyle ki, Allah’ı ananların makam ve rütbelerini görünce hasret ve üzüntüye düşerler (fakat sonradan bu keder ve üzüntü
onlardan silinip gider). Allah en iyisini bilir.
Teberani şu hadisi rivayet eder: «Allah’ı fazlaca anmayanlar (kamil) imandan yoksun kalmış olurlar»,
Hafız Münziri, bu hadis hakkında «Hadisun garibun” demiştir.
Buhari ve Müslim –ki metin Buhari’nindir merfuan– şu hadisi
rivayet ederler: «Hak Taalanın yollarda dolaşarak, zikir yapanları
arayan melekleri vardır. Şayet bir yerde Allah’ı anan bir topluluğu
görecek olsalar, hemen o topluluğun istek ve hacetlerini, o topluluğun üzerinde uçuşarak ve kanatlarını çırparak yukarı göğe bildirirler” buyurulduktan sonra hadise devamla: Hak Taala meleklerine:
•Şahit olun ben kullarımın işlemiş oldukları suç ve günahlarını affettim» buyurur. Meleklerden biri: «Ey Allah’ım! Bu topluluk içinde
bir yabancı var, bu kişi haceti için bunların arasına sokulmuştur»
der. Hak Taala: “Böyle bir topluluğun misafiri veya onlarla birlikte
oturanlar şaki olamaz, O da, karşılık görecek» buyurur»,
İmam Ahmed, Ebu Ya’la, Beyhaki ve diğerleri merfuan şu hadisi rivayet ederler: «Kıyamet gününde Hak Taala, «Topluluk ehli
(mahşer halkı) kerem ehlinin kimler olduğunu yakında bilecekler».
Bu sözü duyanlar Efendimiz’e sorunca, “Kerem ehli zikr meclisinde
bulunanlardır» buyurur.
İmam Ahmed şu hadisi rivayet ediyor:
Bir topluluk ki Allahı anmak ve Allah rızası için toplanmış olmasın. Hemen semadan
kendilerine, «Suç ve günahlarınız af edilmiştir. Kalkınız. İşlemiş olduğunuz kötülükler iyiliklerle değiştirilmiştir”, diye seslenilir”.
Taberâni, hasen isnatla şu hadisi rivayet ediyor: «Hak Taala kıyamet gününde inciden minberler üzerinde öyle kavimler ve topluluklar çıkarıp gösterecek ki, bunların yüzleri nurdan pırıl pırıl parlayacak, orada bulunanlar bu toplulukları görünece, içtenlikle onları
kıskanacaklardır. Halbuki bunlar ne peygamber ne de şehit olan
kimselerdir” buyurulur. Efendimizin bu sözünü duyan bir çöl adamı,
iki dizleri üzerine çökerek, “Ey Allah’ın Resulü, bunlar kimlerdir, bize anlat ki onları tanıyalım» diye sorar. Efendimiz, «Bunlar birçok
kabile ve değişik memleket insanlarından, Allah’ı sevenler olup, O’nu anmak için bir araya toplanmış kimselerdir» buyurmuşlardır».
Tirmizi hadisün-hasen kaydıyla rivayet ediyor: “Cennet bahçelerine uğradığınızda otlamayınız”. Efendimizi dinleyenler, «Ey Allah’ın Resulü, Cennetin bahçeleri nedir?» diye sorarlar. Efendimiz:
«Zikr halkalarıdır» buyurur».
Burada gizli olmayan bir yön vardır ki, o da, Allah’ı anma keyfiyetinin diğer amellere göre üstünlüğü, ancak ilim sahibi olmakla,
dinin bütün emirlerini hakkıyla öğrenmekle olur.
Şu bir gerçektir ki, Hak Taala ile celis olmak (birlikte oturmak)
isteyen kişi, şeriatın emrettiği ibadetlerin tümünü usul erkan ve adabıyla
öğrenip yapmakla padişah meclisinde bulunabilir. Bu makam ve mertebeye erişebilmek için şeriat, kişinin önünde bir tünel
gibidir. Bu yüzden kul bu meclislerde bulunabilmek için, bu ilim tünelinden geçerken, önce padişahlarla mücalesede usul ilmini öğrenip bilmesi gerekir. Aksini düşünecek olursak, bu meclislerde edeb
dışı oturanların sonuçları kötü ve felakete daha yakındır. Allah en
iyisini bilir.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. Allahı Zikretmek (İmam Şarani – El Uhudul Kübra) için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: