mal ve rızkın nasıl kullanılacağı hakkında (İmam Şarani – Büyük Ahidler)

mal ve rızkın nasıl kullanılacağı hakkında
Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden
biri de kazanacağımız mal, yiyecek, giyecek ve buna benzer elimize
geçen şeylerin kontrolü hakkındadır. Helal ve haramlığı kalbimizi
kurcalayan nesneleri kullanmamalıyız.
Allah’ın rızası üzerine olsun, gelmiş ve göçmüş atalarımızdan salih kişiler, ellerine ne geçerse geçsin, daha önceden bunları kullanan
yedi el –bazıları on el– hakkında inceleme ve araştırma yapmadan
bu malları kullanmazlardı. Bunlar hakkında içlerinde müspet bir kanaat doğunca, ellerine geçen bu gibi malları kullanmada bir sakınca görmezlerdi.
Günümüzde ise, fakirler (dervişler, sofiler) için bu gibi araştırma mümkün değildir. Binaenaleyh zamanımızda yapılacak iş, malı
alınan kimsenin durumunun tedkik edilmesidir. Bu kifayet eder.
Ey kardeşim! Bu ameli yapmak için, sana en çok yardımcı olacak, nefsi kanaat ve Allah korkusudur. İçinde kanaat beslemeyen
kimse, filin başını yemiş olsa dahi yine doymaz. Bir kimse boğazının
esiri olursa, o kimsenin Allah’tan sakınma ve korkma duygusundan
yoksun olduğu bilinmelidir.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, günün birinde şeyhim Aliyyü’l-
Havvas’a adamın biri gelerek, «Ey şeyhim ben eskisi gibi, çokça yiyemiyorum», diye şikâyette bulundu. Şeyh o kişiye, «Seni Allah şüpheli şeyleri yemekten korumuş, onun için Allah’a hamd et” dedi.
Halbuki Şeyh, adamın derdine deva olacak ilacı biliyordu.
Ben derim ki: Samimi bir derviş kendisini vera sahibi olmayanlardan üstün görmemeli. Her hal ü karda, minnet Allah’adır. Kulun bir dahli yoktur.
Hak bir kimseye günah bir şey yemesini kısmet etmiş ise, o
kimse o kismeti kesinlikle yer. Artık burada Allah’ın o kimseyi koruyup korumayacağı meselesi kalır ki, bir evvelki ahidde bu yönü
açıklamıştık. Yine gizli olmayan bir yön daha vardır ki, o da, Allah
ehli kişilerin ellerine geçen eşyayı, dış görünüş ve izlerine dayanarak, Allah’tan sakınıp korkmadan kullanmalarıdır. Bunlar Hak Taala’nın kalplerine bıraktığı izlerden, ellerine geçen eşyanın helal veya günahtan gelip gelmediğini anlarlardı.
Çünkü salih bir kişinin elinden alınan bir nesne, günah taşıyabileceği gibi, zalim bir kimseden alınan bir nesnenin de, günahtan
uzak bir kazanç mahsulü olması ihtimali de vardır.
İşte bu gibi, Allah ehli doğru kişiler, diğer kimseler gibi yalnızca o şeyin dış görünüşüne bakmayıp, batıni hal ve işlerde, o şeyin
içyüzüne bakarak kendilerini korumuş olurlar. Mesela, bir alim günah olan bir nesneyi alıp, sonradan o nesneyi benzer bir başkasıyla değiştirip, fakire getirip göstermiş olsa, o fakir, «Bu zalim kişinin aldığı günah malı elinden çıkmıştır. Bu o mal değildir, benzeri ve başkasıdır» der. İşte her makamın böyle bir ehli ve sahibi vardır.
Günün birinde kardeşim Şeyh Efdalüddin ile, beni bir dost yemeğe buyur etti. Yemek kızartılmış bir kuzu idi. Bu kimsenin daveti kasıtlı ve iyi niyetle yapılmayan bir davetti. Çünkü bu yemek bizlere değil, Portsaid Ömer’in çocukları ve maiyyeti için verilen bir yemekti. Onlar bu ziyafete gelmediklerinden onların yerine
bizleri davet etmişti. Sofra kurulup yemek önümüze konduğu vakit,
yemeğin geyiklerin kıç kısmında dolaşan böcekler gibi böceklerle
kaynadığını gördüm. Bu yemekten bir lokma dahi ağzıma koymaya
cesaret edemedim. Ev sahibi ise, bu yemekten bir lokma olsun yememiz için bizleri zorluyordu. Ben gördüklerimi misafirlik nezaketi icabı, ev sahibine söylemedim. Çünkü o bizlerin gördüğünü görmüyordu. Ortada görmesine mani olan bir hicap vardı. Fakat ben ve
kardeşim bu mani perdeyi aştığımız için, önümüze konan yemeğin ne durumda olduğunu görüyorduk. Kardeşim ise, benim gibi değil, bu yemeğin cin ve perilerle kaynadığını görmüştü. Ben de bu yemeğin
kurtlarla kaynadığını gördüm dedim. «Maksat, himaye ve yemekten tiksinti duymaktır. Aynı şeyleri görmememiz mühim değil,
gaye tahakkuk etmiştir. Allah’a hamd ü senalar olsun» dedi.
Ey kardeşim! Allah ehlinin korku ve sakınma yönünden sıfatlandıkları ölçüde bir sıfata varamadığın takdirde, şeriatın buyruğu olan
ölçüden aşağıya düşmemeye bakmalısın. Aksi halde ayağın ateşe basmış olur. Allah seni hidayetine eriştirsin.
Şeyhayn ve Tirmizi merfüan şu hadisi rivayet ederler: “Helal
belli, haram da belli. Helal ile haram arasında birçok şüpheli haller vardır ki, insanlar çoğunlukla bunun farkına varamazlar ve bunu
bilmezler. Şüpheli nesnelerden korunan kimseler dinlerini, ırzlarını
temize çıkarmışlardır. Şüpheli maddelere dalanlar bir koru çevresinde (hayvanlarını) otlatan bir çoban gibi çok sürmez içeriye dalabilirler…».
Buhari’nin rivayetinde, «Herhangi bir kimse helal olduğunda
şüphesi olan bir şeyi işlerse, o kişi gitgide onun içine dalar gider»
kaydı da vardır.
İmam Ahmed ceyyid senedlere dayanarak şu hadisi rivayet eder:
“İyilik nefsin kendisine huzurla yöneldiği ve gönlün yatıştığı (kaydiği) şeydir. Günah da –müftüler lehinde fetva verseler dahi- nefsin yönelmediği, kalbin de yatışmadığı nesnedir».
Bu hadisin anlamına gelince: Burada insanlar hakkında kötü
düşünmenin doğru olmayacağı belirtilmektedir. Zahiri alametlere
dayanarak veya yolunda yürüyen kimseler kendilerine ikram edilenleri – şüphe belirtileri görmeden- yemekten çekinmeleri, ikram sahibine olan su-i zanlarındandır. Hüsn-i niyet taşısalar elbette yerlerdi. Bu tür davranışlar halk arasında vera sahibi diye nam salma âdetinden kaynaklanmaktadır. Halbuki, Allah’tan gerçek olarak sakınanlar, kalblerinin terazisini kullanarak amelde bulunanlardır. Zira bu gibilerin korkusu gizlidir, kimseye belli etmezler. Allah daha
iyisini bilir.
Şeyhayn’ın rivayet ettiği bir hadise göre: Sallallahu aleyhi ve
sellem Efendimiz yolda yürürken yerde bir hurma danesi bulur ve
onu alarak şöyle buyurur: “Bu tek hurmanın sadaka hurmalarından
olmasından endişe etmeseydim bunu yerdim»,
Tirmizi, ve Nesai ve İbn Hibban şu hadise rivayet ederler: “Sana
şüphe vereni bırak, şüphe vermeyene bak». Taberâni’nin rivayetinde şu ziyade vardır: Sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e sorulur:
“Ey Allah’ın Resulü! Vera sahibi kimdir”? Efendimiz şöyle cevap verir: «Şüphe (li nesneler) yanında duraklayan kimsedir».
Buhari’nin anlattığı bir hadise göre: –Allah’ın rızası üzerine olsun– Hazret-i Ebu Bekir Sıddık’a hizmetçisi, içinde şüphe taşıyan bir yemek getirir. O da bu yemeği yer. Sonradan bu yemeğin içinde günah ve şüphe taşıdığını öğrenince, yediklerini gidip kusarak çıkarır.
Bu hadisden de şunu öğrenmiş oluyoruz ki, Allah’ın selat ve selamı
üzerlerine olsun peygamberlerden gayrı bütün insanlar günahlardan masum değildir. Ancak himaye-i ilahiye mazhar kişilerin, midelerine haram gittiğinde Allah bir vesile ile o onlardan çıkartır, haram onların midelerinde kalmaz. Hz. Sıddık’ın başına gelenler gibi, Allah’ın velilerine inayet ve yardımı, karınlarına günah bir şeyin yerleşmesine mani olur.
Ümmet-i Muhammedi haramdan bir şey yemiş olsa dahi, karınlarına inen bu günah lokmalarını vakit geçirmeden çıkarmaya çalışmalıdırlar.
Allah’ın salat ve selâmı üzerine olsun Hazret-i Adem de kendisine yasaklanmış olan ağacın meyvesinden yemiş , sonradan pişman
olarak tevbe ve istiğfarda bulunmuştu. Allah en iyisini bilir. Taberani merfuan şu hadisi rivayet eder: «Dinin en faziletli yönü şüphelerden sakınmadır».
Yine Taberâni’nin rivayet ettiği bir hadise göre de, «Dinimizin
en hayırlı yönü günahtan sakınmaktır» buyurulmuştur.
İbn Mace ve Beyhaki şu hadisi rivayet ederler: «Günah bir iş işlemekten sakınıp korkarsan, insanlar arasında Allah’a ibadet eden en üstün ve gözde bir kul olmuş olursun».
Ben de sizlere diyebilirim ki, günahtan (şüpheli nesnelerden) sakınan bir kimsenin Allah’a en iyi ibadet yapan olmasının hikmeti
şudur: Temiz ve şüphe taşımayan şeyleri yiyen kimseler Allah’a ibadetten ne bekar ne de usanır. İbadetlerini bıkıp usanmadan yapanların elbette diğer kimselerden üstün bir durumları vardır. İnsan
topluluklarının değişik hallerine göre az veya çok Allah’a ibadetten
bıkıp usananların Allah katındaki durum ve basamaklarını ancak
Allah bilir.
Tirmizi, İbn Mace ve Hakim şu hadisi rivayet ederler: «Kul, sakıncası olmayan bir şeyi sakıncalı nesnelere götürür endişesiyle terk
etmedikçe muttakilerin mertebesine erişemez”.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. mal ve rızkın nasıl kullanılacağı hakkında (İmam Şarani – Büyük Ahidler) için yorumlar kapalı

HAKKIMIZA DÜŞEN RIZKA İNANMAK

HAKKIMIZA DÜŞEN RIZKA İNANMAK
Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere vasiyetlerinden
biri de Hak Taâlâ’dan rızıklarımızı, yeterli ve güzel bir şekilde istememiz hakkındadır. Rızık temin edeceğiz diye oturmamalıyız, rastgele iş yapmamalıyız.
Allah’ın bizlere göndereceği bu rızka inancımız varsa, kullarına
ayırıp kısmet ettiği bu rızkın bir zerresini dahi ne gökler ve ne de yer
ehlinin geri çeviremeyeceği bilinmelidir. Yine Hak Taala’nın kullarına kısmet etmediği bir rızkı hiçbir güç ve kuvvet alıp da kullara
gönderemez.
İşte bu ahlak üzerine olanlardan biri de, salih ve bilgin kişilerden Allah’ın rahmeti üzerine olsun, öz kardeşim Abdulkadir idi. Bu
zat, buğday, bakla, susam gibi şeyleri, arkadaşları ile ortaklaşa eker,
kendisi, ekilen yeri, çıkan mahsulün nereye konduğunu ve harman
yerini bilmezdi. Böylece ortakları, bu mahsulleri toplar, harmanda rüzgara
tutarak danesini ayırır, kendi payına düşeni evinde teslim
alırdı. Kendi payını aldığı vakit de, bunun ne miktar, ne de ölçüsü hakkında arkadaşlarına bir şey sormaz, ne verirlerse kabul eder,
nefsi, hiçbir vakit ortaklarıyla hesaplaşmayı kabul etmezdi.
Bir vakitler kendisine bir haber salarak, bize ait olan ve kendisine yakın bulunan Cezire’deki yerimize ektiğimiz karpuzlara göz-
kulak olmasını ve mahsullerimizin olgunlaşıp yetiştikten sonra sevki için bir vasıta gönderinceye kadar bekçiliğini yapmasını istemiştim. Biraderim bu teklifimi kabul etmemişti. Bana gönderdiği haberde, «Allah’ın bu köy halkına yemesini nasip ettiği şeyleri hiç kimse
alıp Mısır’a götüremez. Allah’ın Mısır halkına kısmet ettiğini de, köyümüz ve eyaletimiz halkı, oradan alamaz ve yiyemez. Bu sebeple
mahsulün korunması için bekçiliğe lüzum yoktur» diyordu. Ben de
ona, «Sen bu tutumunla sebeplere yapışmayı muattal bırakıyorsun»
diye haber gönderdim. O da bana, «Allah’ın inayetiyle muattal olmaz. Bekçi koyma işi, imanı zayıf olanların iç huzuru duymaları için
düşünülen bir tedbirdir. Hak Taálá’nın bir kimseye kısmet edeceği
bir şeyin başkasına geçeceği veya o rızkın geri alınacağı düşüncesine
kapılmak hatalıdır. Sana gelince, Allah’a hamdolsun ki, inancın tamdır. Bu nedenle bekçiye lüzum yoktur” demişti.
Demek ki, herhangi bir kimse böyle bir imana erişirse, kapısını
kilitlemeye bile lüzum kalmaz. Ancak başkalarının emanetini koruyanlar, sapıtmış, kendini bilmez hırsızlardan bu emanetleri korumak
için kapısını kapayıp kilitlemelidir. Böyle bir tedbire baş vuran bir
kimse hırsızların işini zorlaştırarak bu emanetlerin çalınmasına mani olur.
Ve yine kişi evinde pişirip kendisi için hazırlamış olduğu kızarmış tavuk, veya badem tatlısı bulundurursa başkalarının bunları yememesi için kapısını kilitlemesi iktiza etmez.
Böyle bir olay da benim başımdan geçti. Şöyle ki: Bir gün bilginler bilgini kardeşim Şeyh Nurettin Tantai ile birlikte tavuk yiyorduk. O sırada Hak Taala hatırlatmada bulundu, dedim ki: «Bu yemeği öyle bir vakitte yiyoruz ki, dostum Şeyh Şemsüddin Hatip eş-Şirbini’nin bu vakitlerde bize uğraması gerekmektedir». O bu vakitlerde bize uğramak itiyadındaydı. Çünkü, her üçümüz arasında eskiden beri süregelen bir yakınlık ve dostluk vardı. Şeyh Nureddin bana, «Sen kapıyı kilitle, Hatip Şirbini gelip tavuğumuzu yemesin» deyince, ona, «Bu durumda iki ihtimal vardır, bu yemekten yeme kısmeti varsa, kapıyı kilitlemiş olsak dahi, girer yer ve mani olamayız,
zira o kapıyı kilitli bulsa da, duvardan iner, içeri girer ve kısmetini
yer. Şayet bu yemekte kısmeti yoksa, kapıyı kapamaya lüzum kalmaz», dedim. Fakat o bana «Sen kapıyı kapa, bunun sebebini sana
anlatayım», deyince, ben ona, «Bu durum üzerindeki ispat ve delilin
nedir?» sorusuna, “Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in, “Bir şeyi bağla, sonra Allah’a güven» hadisini söyledi. «Bu hadis, Efendimiz
tarafından, bir şeyi kaybetmekten korkan kişiler için söylenmiştir.
Bana gelince, ben hiçbir şeyden korkmuyorum», diye cevap verdim.
O. «Senin payına düşen tavuğu samimiyetle edeceğine dair niyet etmedikçe, yine onun yemesini engellemiş olursun” dedi. Ben de,
«Ben bu yemekten payıma düşeni şimdiden ona helal ettim, şayet kulun düşüncesi, içten, temiz ve huzur içinde bulunuyorsa, hırsız gelip
bu yemekten bir şey çalsa da, bu aldığı haram değildir. Bu alışı ve
yemesi haram değil de, harama yönelişi haramdır. Gerçekte çalınan
bir şeyin haram oluşu, mal sahibinin eza görmesi ve malının çalınmasına rıza göstermemesi, sebebiyledir, bu hususta, şeriat kanunlari sahihdir» dedim. Arkadaşım Şeyh Nureddin, bu sözlerime cevap
vermedi ve sustu. Bu sırada Hatib Şirbin içeri girdi, Hak Taala’nın
ona bu yemekten ayırdığı, payı yedi.
Ey kardeşim! Rızık peşinde koşarken, bir başkasını sakın sıkıştırıp gücendirme. Kalbinin aynasını, ihtiyacının gerçekleşmesine mani
olacak pas ve tozdan temiz tut. Bu amelinde, doğru bildiğin, seni vehim ve vesveselerden kurtarıp ilahi huzur ve yakınlık çevresine sokacak bir şeyhin eliyle başarıya varılacağını bilmelisin. Böyle olunca hakim ve sultanın huzurunda, alim ve salihlere dağıttığı maldan
sana ayırmadıklarında üzülmezsin. İsmin onlarla birlikte yazılmadığı için müteessir olmazsın. Şayet adın listede yazıldığı halde, biri onlara “Filâncanın adını çıkarın zira bu kişi zengindir, bir şeye ihtiyacı
yoktur» demiş olsa veya senin için «Buraya gelmeden ona bir şey
vermeyin zira bu kişi kibirlidir, kendisini büyük görür» gibi, bu ve
buna benzer şeyler söyleseler dahi bir üzüntü duymazsın.
Ey kardeşim! Bu sebepten gerek nefsini ve gerekse imanını imtihana tabi tut. Sana bu yönden bir ölçü ve terazi gösteriyorum. Çünkü sen nefsini iyi bilirsin: Nefsinin bu davranışlardan (vermedikleri
için) etkilenip üzüldüğünü anladığın vakit seni başarıya götürecek,
elinden tutup ilahi yakınlık çevresine sokacak bir şeyhe bağlanman
vaciptir. Bu imkanlar senin elindedir. Seni bundan uzak kılacak herhangi bir mazeret göstermeye çalışma. Aksi halde rızık arama yönünden inancça zayıf olarak ölürsün. Dünya sevgisi uğrunda nice
nice insanlar birbirlerini öldürmüşlerdir. Şayet bu insanlar rızık yönünden kendilerine düşen paya inanıp rıza göstermiş olsalardı, böyle sonucu kötü davranışlara düşmüş olmazlardı.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun hocam ve efendim, Aliyyü’l-Havvas’ın bu konu üzerinde şöyle konuştuğunu duymuştum: «Rızık, sahibini istek ve israrla arar ve onu bulmaya çalışır. Rızkın sahibi de
rızkını arar. Lakin bu arama işi nöbetledir… Birisi durunca diğeri harekete geçer. Yani ikisi aynı anda birbirlerini aramazlar».
Yine şöyle konuşurdu: «İnsan oğlu amelleri eksik olsa da, Rabbinin huzuruna bir inançla varmalıdır. Zira kişi Rabbinin huzuruna ins ve cinlerin yaptıkları amelle gelmiş olsa da inancında bir eksiklik veya bir gedik bulunmuş olsa, yaptığı bu ibadet ona hayır
getirmez. Çünkü mutluluk, inanç kemaliyle, doğrulukla bağdaşıp dolaşır».
Birçok müşterilerin kendisinden çok komşusuna gelmelerine
kalbinden acı ve sıkıntı duyan bir tacir, iman kemalinin zayıf olduğunu bilmelidir. Yine her bilgin ve şeyh de şunu bilmelidir ki, akranına
gelen talebenin çokluğunu veya kendi talebelerinin kendisini bırakıp bir diğer hoca veya bilgine gittiğini, çevresinde okutacak veya
öğretecek bir kimsenin kalmadığını gören ve anlayan ve bu sonuçtan içinde sıkıntı duyan bir bilgin ve şeyh, talebesinin kendisinden
uzaklaşmasından memnun kalmalıdır. Zira bu gibi sonuçtan üzülüp,
kederlenen bilgin ve şeyhlerin talebelerini kurtaracak, onları doğru
yola yöneltecek kısmet ve nasipleri yoktur. Bizlere verilen haberler
de bunu açıklamaktadır. Allah istediğini doğru yola yöneltir.
Hadisün-hasen kaydıyla, Tirmizí, İmam Malik, Ebu Davud, şu
hadisi rivayet ederler: «Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, «Güzel gaye (iyi niyyet), aceleci olmayıp teenni ile hareket etmek ve iktisatlı olmak peygamberliğin 24 sıfatından biridir». Ebu Davud ve
İmam Malik’in rivayetinde 25 sıfattan biri olduğu kaydedilir.
«Sahih»inde İbn Hibban, Buhari ve Müslim’in şartlarına göre,
sahihtir kaydıyla şu hadisi rivayet eder: «Sallâllahu aleyhi ve sellem
Efendimiz buyurur: «Rızkınızın geciktiğine tasalanmayın. Çünkü kul,
kendisi için mukadder son rızkını almadan ölmez. Bu nedenle helal
rızkı almaya, haram rızkı da bırakmaya çalışın. Binaenaleyh helali
temin ve haramı terk hususunda sa’y ü gayretle davranınız. Bir nefis rızkını almada geç kalsa da onu almadan ölmez. Bunun içindir ki,
Allah’ın helal kıldığını alın, haram olandan kaçının».
İbni Mace’nin rivayet ettiği bir hadiste, “Herkese kendisi için yazılanı yapacağı bir kolaylık bahşolunmuştur» buyurulmuştur.
Hákim’in rivayet ettiği bir hadis de şöyledir: «Birinizin rızkı gecikirse, Allah’a isyanı mucip yerlerde aramasın. Kişi Hak Taâlâ’nın
faziletini O’na karşı gelerek elde edemez.
İbni Hibban, Bezzar ve Teberani de şu hadisi rivayet ederler: “Ecel
insanı nasıl izleyip yakalarsa, rızık da kulu arayıp bulur». Taberanî’nin
metni şu meâldedir: “Rızık sahibini ecelinden daha ve çabuk arayıp bulur».
Taberanî, hasen senedlere dayanarak merfuan bu hadisi rivayet
eder: «Biriniz kendisine gönderilen rızkı almamak için kaçarsa, ölümün kendisini kovaladığı gibi, rızık da onu kovalayıp bulur».
Yine Taberani merfuan şu hadisi rivayet eder: “Sana kısmet olmayan veya sana verilmeyen bir şeyin peşinde onu elde etmek için koşma. Acele etmekle de ona yetişeceğini zannetme. Sana gönderilen ve
payına düşen rızkı almaktan da geri durma. Senin kısmetin olan bir şeyi almaktan geri durduğunda onun senden uzaklaştırılacağını zannetme.
Yeter ki Hak Taala, o şeyi sana kismet etmiş olsun”.
Taberaní ve Beyhakí rivayet ediyorlar: «Sallallahu aleyhi ve sellem
Efendimiz bir yerden geçerlerken, yerde olgun bir hurma danesi görür
onu alarak bir fukaraya verir ve şöyle buyurur: «Sen bu hurma
danesine gelmeseydin, o sana gelirdi”.
Taberaní, İbn Mes’ud’un da sözü olduğu söylenen şu hadisi rivayet eder: «Bir kulun rızkına mani olmak için ins ve cin bir araya gelmiş olsa da bu işi başaramazlar».
İbni Hibban ise, “Sahih”inde şu hadisi rivayet eder: «Sallallahu
aleyhi ve sellem Efendimiz Allah’ın rızası üzerine olsun Hz. Halid bin
Zeyd ve Eba Eyyub el-Ensari’nin iki çocuğu olan Hasen ve Şevvar’i
yanına çağırır ve onlara: «Başınız bedeniniz üzerinde sallandığı sürece,
rızık darlığından ümitsizliğe düşüp kederlenmeyin. Zira insanı annesi
kırmızı olarak doğurur (Yani çıplak bir et parçası halinde, üstünde
bir gömlek olmadan) sonradan Hak Taala onun vücudunu örter ve
ona rızkını verir» buyurmuşlardır». Bu konu üzerinde daha birçok
meşhur hadisler vardır. Allah daha iyisini bilir.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. HAKKIMIZA DÜŞEN RIZKA İNANMAK için yorumlar kapalı

Salat ve Selam Getirmek (İmam Şarani-Uhudul Kübra)

Salat ve selam vermek
Sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlere olan vasiyetlerinden biri de, gece ve gündüz demeden kendisini anarak salat ve selâm
vermemiz, bu selat ve selâmdaki ecir ve savabın büyüklüğünü din kardeşlerimize anlatmamız ve onları bu davranışa yöneltip,
sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i kalbi sevgi ve bağlılıkla izlemelerine yol
açacak salât ve selâma heveslendirmemiz hakkındadır.
Şayet din kardeşlerimiz, günün yirmi dört saatinde sabah ve akşam vakitlerinde yüce Efendimiz’e selat salâmı yüzden onbine çıkarmayı adet edinmiş olsalar, bu davranışlarının en faziletli amellerden biri olacağını bilmelidirler.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun, efendimiz Aliyyü’l-Havvâs’ın bu
konu üzerinde şöyle konuştuğunu duymuştum: «Hak Taâlâ’nın kuluna
yaptığı selat ve selâm sayı çerçevesine girmez, sayı ile ölçülmez. Çünkü
onun salat ve selâmının başlangıcı bilinmediği gibi, sonu da yoktur.
Yalnız kul, Allah’a olan ibadetinde bulunduğu basamak ve mekana
göre yapacağı salât ve selâmını belirli bir sayı ile yapar. Çünkü kul,
belirli bir zamanla çevrilmiştir, bağlanmıştır. »
Hak Taala kulunu, doğruluk ve ibadet gücüne ve ölçüsüne göre
bir basamağa çıkarır veya indirir. Bizlere haber verildiğine göre, Hak
Taala kuluna her defasında on kez salât ve selam getirir. Bunu böyle
bilmelisin. Bu sözlerimizi teyid eden hususlardan biri şudur: mesela
bizler Allah Resulü’ne selat ve selim getirdiğimizde, Allah’a hitab ederek, ondan sevgili peygamberine ve selâm getirmesi dileğinde bulunuruz. Yoksa “Ben Muhammed’e salât ve selâm getiriyorum» demeyiz. «Allahümme salli ala Muhammed’in» diye Allah’a dilekte bulunuruz.
Çünkü, kul, yüce Efendimiz’in makam ve mertebesini bilmediğinden selavatı Allah’a havale eder. Peygamberin mertebesi kavranamayınca Allah’ın mertebesi nasıl takdir olunabilir?… Demek ki, Nebi aleyhisselâma salavat getirirken bunun sayılabilir olması bize, bizim
Allah’dan salât isteyişimize göredir.
Kul selavat getireceği vakit abdestli olması şart olmamakla beraber gereklidir. Çünkü, selavatü selâm da rüku ve sücudu olan namazlar
gibi Taâlâ’ya münâcât vesilesidir. Kişi o anda kurbiyet mahallinde Allah’ın huzurunda bulunmaktadır. Gerçi abdestli olmasa da getireceği salâvatlar Allah Resülü’ne ulaştırılır. Fakat her kim ki, bu anlattıklarımıza riayet ederek salâvata devam ederse sevap kazanır.
Hak Taala, peygamberine dünya ve Ahiret hayatında sağlamış olduğu
kolaylıkları, salat ve selamı itiyat edinmiş kullarına da kismet etmiş
olur. Bir kimse, sevgi, doğruluk ve safiyetle peygamberinin izinde yürür, buyruklarını yaparak ona hizmet etmiş olursa, o kiişiye zalimler dahi boyun eğeceği gibi, imanlı kişilerin gözünde de itibarı artarak ikram görür. Dünya hayatında dahi bunun örnekleri çoktur. Mesela, dünyada herhangi bir padişaha yakın olanlar, gerçekten ona doğrulukla hizmet edenlerdir. Efendisine hizmet eden kişilerin kendilerine
de köleleri hizmet etmiş olur. İşte bu yolda yürüyenlerden biri de şeyhimiz Nureddin Şunidir. Bu zat, soyadı olarak kendi doğduğu kentin
adını almıştır. Memleketi Şuni kasabası olup Allah’ın rızası üzerine olsun Allah’ın velilerinden Ahmed Bedevi Hazretleri’nin köyüne
bir yerdir.
Ve yine bu yolu izleyenlerden ve bu tutumda olanlardan biri de
Demenhur” da gömülü olan Allah’ın arif kişilerinden Seyyid Ahmed
Zevavi Hazretleri’dir. Bu ulu kişilerden Şeyh Nurettin Şuni Hazretleri
günde onbin kez selat ve selam getirirdi. Ahmed Zevavi de kırkbin salavat
okurdu. Bir gün bana şöyle demişti: «Bizim yolumuz yüce Peygambere selat ve selamı çokça getirmektir. Bu sayede Resulullah meclisimize yakaza halinde şeref verir. Ashab-ı kiram gibi kendisiyle sohbet
eder, dinimizin bazı kapalı yönlerini, şüpheli, zayıf olarak anlatılan
hadislerin doğruluk derecesini kendinden sorar, tavsiyeleriyle amel
ederiz. Fazlaca salât ve selam getirmemizle, bu imkana kavuşuruz.
Kendisini meclisimizde görmediğimiz takdirde, yaptığımız salât ve selamların
çok olmadığını anlamış oluruz”.
Ey kardeşim! Şunu iyi bil ki Allah’ın huzuruna varacak bir tek
yol vardır. O da, sevgili peygamberine selat ve selâm getirme yoludur.
Azze ve Celle katına varan en kestirme yol bu yoldur.
Kişi, Allah Azze ve Celle’nin huzuruna girmek için bu anlattığımız
özelliklerle ona hizmet etmelidir. Hizmet etmediği takdirde, değil Allah’ın huzuruna, uzak çevresine dahi girmesi mümkün değildir. Çünkü, o Allah’ın huzuruna varabilmenin O’nunla olabilmenin ilkelerini
bilmemektedir. Bilmediği takdirde o azametin karşısında nasıl oturabilir, nasıl konuşabilir? Zira bir mecliste oturmanın ve konuşmanın
da edep ve usulü vardır. Bu kimsenin hali, dört başı cehaletle yoğrulmuş, konuşma ve oturmasını bilmeyen bir köylünün aracısız, doğrudan doğruya ülkesinin padişahıyla buluşmak istemesine benzer.
Ey Kardeşim! Her şeyi öğrenmiş ve bilmiş, hiçbir kusur yapmamış
olsan dahi ilahi huzur makamına varmak için sallalahu aleyhi ve
sellem Efendimiz’e fazlaca salât ve selâm getirmeye çalışmalısın. Bir
padişahın kölesi veya hizmetçisi içki içip sarhoş olsa, ‘ülkenin
polisi veya valisi dahi ona karşı çıkamaz. Bunun aksini düşünelim, padişahın adamı olmayan ve sizin de tanımadığınız bir kimse, içki içip sarhoş olursa, ülkenin valisi veya adamları tarafından dövülür, icap ederse, ceza da verilmiş olur. Şayet kişi, padişahın yakın
adamlarından veya hizmetkârlarından birini
tanımış olsaydı durum
açıklığa kavuşur, kendisine bir ceza verilmezdi. Sebebi de aracı olan
zatın himayesine girmiş olmasıdır. Örnek olarak: Bir valinin hizmetkarı
sarhoş görülse, valinin hatırı sayılarak adamları tarafından hakkında bir soruşturma yapılmaz. Buna kiyasen yüce Peygamberimizin hizmetkarları
bilmeden bir suç işlemiş olsalar da, Kıyamet günü
cehennem zebanileri dahi onlara bir şey yapamaz. Çünkü onlar sallalahu
aleyhi ve sellem Efendimiz’in hatırını sayarlar. Onu saydıkları gibi
hizmetkârlarına da saygılı davranırlar. Resulullah ile özel irtibat sağlamadan yapılan a’mâl-i sâliha fayda vermezken, bağı gerçekleştirenlere kusurlu olsalar dahi peygamberin himayesi bir kolaylık sağlayacaktır.
Bir vakitler Şeyh Nureddin Şuni zamanında, ilim ve amel yönünden kendisinden çok daha üstün kişiler vardı. Lakin bu kişiler Şeyh
Nureddin’in getirdiği salat ve selâm sayısına erişmişlerdir. Bu sebepledir ki, diğerlerinin üstün ilim ve amelleri onları Allah’ın huzur cevresine Şeyh Nureddin kadar yaklaştırmamış, onun vardığı yer ve
başarıya varamamışlardı. Bu nedenledir ki, Şeyh Nureddin’in ihtiyaçları
görülmüş ve izlediği yolda başarılı olmuştur. Zamanının alimleri, meczubları onu severlerdi. Yemin ederim ki; Allah yoluna insanları top
kayıp onları zikrullahla meşgul edenlerin tek gayeleri kendilerindeki
muhabbetullaha onları da ortak etmektir. Resulullah sallallahu aleyhi
ve selleme selavat getirmeye davetleri de ancak Resulullah’a muhabbetlerindendir.
Daha önceki ahidlerde açıkladığımız gibi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’le berzahi bir ortamda dostluk kurmak, birlikte oturmak çok büyük, temiz bir kalb safiyetine ihtiyaç gösterir. Ancak öyle
olduğu takdirde görüşebilir.
Bir kimse, işi kötü gitise, dünya ve ahirette kendisine utanç verecek
bir niyet taşıyorsa, gece ve gündüz sakaleyn ibadeti yapsa da
sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’le dostluk kurmasına imkan yoktur. Tıpkı
kişinin münafıklarla dostluk kurması ona yaramadığı gibi. Buna bir
örnek verelim: Kâfir’in Kur’ân okuması o kâfire yarar sağlamaz. Çünkü, okuduğu Kur’ân’ın ahkâmına iman etmemiştir, Kur’an’a
inanmamıştır.
«Arâis» adlı Kur’an-ı Kerim tefsirinde İmam Sa’lebi der ki: «Hak
Taâlâ, Kaf Dağı arkasında bir çeşit mahluklar yaratmıştır ki, bunların
sayısını ancak kendi bilir. Bu yaratıkların ibadeti sallalahu aleyhi
ve sellem Efendimiz’e salât ve selâm getirmektir, bundan başkaca bir
ibadetleri yoktur».
Ey kardeşim! İsteyerek ve severek Efendimiz’e salat ve selam
getirmen için sana bu amelin yararlarını uzun boylu öğretmeye çalıştım. Bu yolda hevesle içten bir istekle yürüyecek olursan yapmış olacağın
her ameli sevabıyla birlikte önderimize hediye ederek O’nun
özel defterine yazmayı başarırsın. Ucra oğlu Ka’b’ın verdiği bir habere sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e şöyle demiştir: «Getirdiğim selat
ve selamları tümüyle sana hediye ediyorum. (Yani, sevab
taşıyan bütün amellerimi sana bağışlıyorum) ». Sallalahu aleyhi ve
sellem de ona, «O halde, Hak Taala sana dünya ve ahiretin
yorgunluk, keder ve derdine karşı yeter» buyurur.
Sizlere anlatmak istediğim en önemli mesele, Allah, melekleriyle
birlikte göndermiş olduğu peygamberlerine selar ve selâm getirdiklerine göre, bizlerin de bunu yapmak için önceden kusur ve kabahatlerimizi açık
bir dille itiraf ederek yüce Halık’tan bunları yapmamaya tevbe
etmeliyiz. Bulunduğumuz basamakları yükseltmek için çevremize güzel amelleri tavsiye ederek çalışmamızla başarılı bir sonuca erişmeli
veya işlediğimiz suçlardan sıyrılabilmek için ona salât ve selâm getirip Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunmalıyız. Salat ve selâm getirerek
tevbe ve istiğfarda bulunanlara Uhud Dağı gibi bir kıratlık sevab yazılır, amellerinin karşılığı fazlasıyla verilir. Ve yine selat ve selâmın
kişiye sağlayacağı yararlardan biri de, kişi, salat ve selâmını bütünüyle
Efendimiz’e bağışlarsa, dünya ve ahiret işleri asan olur, sıkıntılardan kurtulur. Salat ve selâmın kişiye diğer bir faydası da, kişinin iş-
lemiş olduğu suç ve kabahatleri üstünden silkip attığı gibi, ayrıca, bir
köleyi azad edip onu hürriyete kavuşturmaktan daha faziletlidir. Ve
yine bunun yararlarından biri de, karşılaşacağı bütün tehlikelerden
korunması, Kıyamet gününde de Resulullah Efendimiz’in şefaat ve
şehadetine nail olmasıdır.
Kişi salat ve selam getirmekle, Allah’ın rıza ve rahmetine kavuştuğu gibi, Kıyamet gününde O’nun kin ve gazabından korunmuş
olarak ilahi arşın gölgesine sığınır. Yine ayrıca, ahiret gününde terazi başında tartı ve hesapta başarı kazandığı gibi, susuzluğun hakim olduğu o günde ve kudsi Kevser havuzuna yanaşarak doya doya susuzluğunu giderir. Salat ve selamın diğer yararı, ateşten
uzak kalması, sırattan düşmeden yıldırım hızıyla geçmiş olması, cennete girmeden kendisine hazırlanan yeri ölmeden biraz önce görmesini sağlamış olmasıdır. Ve yine bunun yararlarından biri de, cennenette kıymetli, üstün bir makam elde ederek hurilerden dilediği birçok eşlere kavuşmuş olmasıdır. Getireceği salat ve selâm, düşmanla yapacağı yirmi kez savaştan daha faziletlidir. Yine ayrıca salat temizliktir, manevi paklıktır, bu salat bereketiyle mallar çoğalır. Bir salat yüzü suyu hürmetine, yüz ihtiyaç giderilir.
Ve yararlarından biri de selat ce selam getiren kişinin sünnet ehlinden olduğunun bir işaretidir ve yine yararlarından biri de kişi bu selat ve selamı yaptığı sürece gökteki meleklerin o kişiyi selamlamasıdır. Ve yine bunun yararlarından biri de kişinin getirmiş olduğu her selat ve selam karşılığında, yüz ve daha çok hacetinin görülmüş olmasıdır, Ve bunun yararlarından biri de, Allah’ın kulundan
yapmasını beklediği ve Allah’ın en çok sevdiği bir ibadet olmasıdır.
Salát ve selamın kişiye sağladığı yararlardan biri de, insan meclislerini süslemiş olması, insanlardan fakirliği uzalaştırması, kişinin
sıkıntısını yok etmesi, kişiye hayırlı sonuçlu ameller getirmiş olmasıdır.
Bu amelde sebat edenler, Kıyamet gününde yüce Peygamberimizin en çok koruyacağı ve kendisine yaklaştıracağı kişiler olur.
Selat ve selamın faydalarından biri de, yalnız bunu yapana değil, çocuğuna dahi ecir ve sevap kazandırarak amel defterine yazılmasına, kişinin de, Allah ve rasulune yaklaşmasına sebep olmasıdır.
Getireceği selat ve selam kişiye, kabirde, mahşerde sırat köprüsünden geçmekte yol gösteren bir nur olur. Kişi selat ve selamla
düşmanını yenilgiye uğrattığı gibi, kalbini de nifaktan, kirden, pastan temiz kılar. Ve yine yararlarından biri de, kişinin mü’min kardeşlerine karşı sevgisinin artmasına, münafıklıktan uzaklaşmasına
yardımcı olmasıdır. Ve yine önemli yararlarından biri de, kişinin,
sallållahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i rüyasında görmesi, bu salát
ve selamı çoğalttığı takdirde, uyanık halde bir an için Efendimiz’i
karşısında görmek imkanını bulmuş olmasıdır. Salat
ve selamın diğer yararlarından biri de, kişiyi başkalarını
ayıplamaktan ve çekiştirmekten uzaklaştırdığı gibi, kişinin dünya ve ahirette
yarar sağlayacak en üstün faziletli bir ameli yapmasına, dolayısıyla birçok ecir ve sevap kazanmasına sebep olmasıdır.
İşte sizlere bunu sevdirmek ve bu ibadeti hevesle yapmanız için,
salát ve selamın kişiye sağlayacağı en önemli yönlerinden birkaçını
anlatmış oldum.
Ey kardeşim! Bu amelde sebat et. Bunu bırakma. Zira selat ve selam
amel hazinelerinin en faziletlilerindendir. Allal’ın selamı üzerine olsun, Ebu’l-Abbas Hıdır Hazretleri bunu bana emir ve tavsiye
etmiş ve bana, «Sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar
salat ve selam getir, daha sonra da meclisinde oturarak Allah’ı güzelce an” buyurmuşlardır. Cevap olarak kendisine, “Bu öğüdünüze günümüzde
bütün duygu ve varlığımla itaat edeceğim» diye kesin söz vermiştim.
Bu amelde sebat eden dostlarımla birlikte dünya ve ahiretimiz için
hayırlı sonuçlar kazanmış olduk. Öyle ki, bütün Mısır halkı benim
öz ailem olmuş olsa, onların bütün ihtiyaçlarını görebilirim. Alemlerin
Rabbi olan Allah’a hamd ü senalar olsun.
Bu yöndeki hadislere gelince: Müslim, Ebu Dávud, Tirmizi, Nesai, “Sahih”inde İbn Hibban şu hadisi rivayet ederler: Efendimiz buyurur: «Herhangi bir kimse bana bir kez salat ve selam getirse, Hak Taala o kimseye on kez salat ve selâm getirir».
Tirmizi’nin diğer rivayeti şöyle: «Her kim bana bir kez selat ve
selam getirirse, Hak Taala o kimseye on güzel ecir ve sevap yazmış
olur».
İmam Ahmed Nesai, (ki metin onundur), İbn Hibban ve Hakim
Şu hadisi rivayet ederler: “Bahil (cimri), yanında anıldığımda bana
salat ve selam getirmeyen kişidir. Bana bir kez salat ve getirene, Allah on kez selat ve selam getirir”, Bir rivayete göre de: “On
kez selat ve selam getiren bir kimsenin defterine yazılmış olan kötülüklerin de on tanesi silinip kaldırılır, o kişi on basamak yukarıya
çıkarılmış olur” buyurulmuş. Tebarani
ise, merfüan şu hadisi rivayet eder: “Bana bir kez salat ve selam getiren bir kimseye, Hak Taala on kez selat ve selam
getirir. Bana on kez selat ve selam getiren bir kimseye, Hak Taala
yüz kez selat ve selam getirir. Bana yüz kez selat ve selam getiren
bir kimsenin iki gözü arasına «nifaktan beridir, cehennem ateşinden
uzaktır» yazılacağı gibi, Allah kıyamet onu gününde de şehitlerle
birlikte oturtur».
İmam Ahmed ve Hakim şu hadisi naklederler: «Allah’ın
üzerine olsun Cebrail bana: «Sana bir müjdem vardır, Hak Taala der
ki: Bir kimse sana selat getirirse, ben de o kimseye selat ederim, selam verereni de selâmlarım».
İmam Ahmed hasen senetlerle merfüan şu hadisi rivayet eder:
Nebi (s.a.v.) ye bir kez selat getiren kimseye Hak melekleriyle birlikte yetmiş kez salât eder”,
Tebarani hasen senetlerle merfüan şu hadisi nakleder: «Nerede
bulunursanız bulunun, bana salât getirin, sizin selavatınız muhakkak bana ulaşır».
Şahin oğlu Abu Hafs’ın naklettiği bir hadise göre, “Bir kimse bana bir günde bin kez getirirse, cennetteki yerini görmeden
ölmez» buyurulmuştur.
Beyhaki hasen senetlere dayanarak merfüan şu hadisi nakleder:
«Ümmetimin bana selat ve selamları, bana cuma günleri bildirilir.
Böylece beni en çok anan kimseler yer ve mekan yönünden bana en
çok yakın bulunacak kimselerdir».
Taberani’nin merfuan rivayet ettiği hadis: “Bir kimse Allah’a
yönelerek: «Cezallahu anna Muhammeden ma hüve ehlüh = Ey Allah’m! Bizden taraf (Hz.) Muhammed’i layık olduğu şekilde mükâfatlandır», dese Allah yetmiş (meleğ) e bin sabah vazife verir.
(İmam Şa’rani diyor ki): «Allah’a hamd ü senalar olsun bu dua
evradıma dahildir. Hergün bin defa sabah, bin defa da akşam söylüyorum. Tebarani rivayet ediyor: «Her kim; “ilahi, Muhammed’e selat ve selam
eyle, onu Kıyamet gününde sana en yakın olan yere oturt,
diye dua ederse ona ahiret gününde şefaatim vacip olmuş olur”.
İmam Ahmed, Tirmizi, sahih kaydıyla Hakim, Ucra oğlu Ka’b’.
dan naklen şu hadise rivayet ederler: “Ben sallallahu aleyhi ve sellem
Efendimiz’e, “Ey Allah’ın Resülü! Ben sana çokça selavat getirmekteyim, bunların ne kadarını sana bağışlayayım» diye sordum. Efendimiz cevap olarak, «Ne kadar istersen» buyurdular. Ben Efendimiz’e
Dörtte biri yeter mi?» diye sorunca, Efendimiz, «Dilediğin kadar (bağışla) buyurdu ve sonra, «Bundan çoğunu yaparsan senin için daha hayırlı olur» buyurdular. Ben, «Peki, bu söylediklerimin yarısı(nı
bağışlasam)?» sorusuna, Efendimiz aynı cevabı verdi ve, «Şayet bunu artırırsan senin için hayırlı olur” buyurdular. Bunun üzerine
ben, «Öyle ise, topyekün selam ve selamımı sana tahsis edeceğim» dedim. Efendimiz bana, «İşte o zaman dert ve üzüntüden kurtulursun,
günahların affedilir» buyurdular».
Bir rivayete göre Efendimiz Ka’b’a, «İşte o zaman, Allah dünya
ve ahiret sıkıntılarına karşı sana yeter (onları giderir) » buyurmuşlar.
Ebu’l-Mevahib Şazeli Hazretleri şöyle anlatır: «Sallâllahu aleyhi
ve sellem Efendimiz’i gördüm, ona: «Ey Allah’ın Resulü! Ka’b bin Ucra’nın, «Sana kaç defa getireyim» sözünün anlamı nedir, bana
açıklar mısınız?» diye sordum. Efendimiz, «Bana salât getirmen ve
bu salatın sevabını kendine değil de bana bağışlayandır” buyurdu”.
Bu konu üzerinde daha birçok hadis vardır. Hak Taala daha iyisini
bilir.

Hayat-ı Şerifleri kategorisinde yayınlandı. Salat ve Selam Getirmek (İmam Şarani-Uhudul Kübra) için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: