HZ. İBRÂHİM TENNÛRÎ

Anadolu’da yetişen büyük velîlerden. İsmi İbrâhim olup, Tennûrî diye meşhûr olmuştur. Sivaslı
olduğu bilinen İbrâhim Tennûrî hazretlerinin, doğum târihi bilinmemektedir. 1482 (H.887)
senesinde Kayseri’de vefât etti. Kabri Kayseri’dedir.

İlk tahsîlini memleketinde yaptıktan sonra Konya’ya giderek Molla SarıYâkûb’dan ilim tahsîl etti.
Sarı Yâkûb’un ölümünden sonra 1438 yılı civârında Kayseri’ye gelerek Hunad Hâtun
Medresesine müderris oldu. Kendisi Şâfiî mezhebinde olduğundan ve medresenin vakfiyesinde,
gerek müderrisin ve gerekse talebelerin Hanefî mezhebinde olmaları şart koşulduğundan, bu
medresenin müderrisliğinden ayrıldı.

“Efendim! Hanefî mezhebine girseniz de müderrisliği bırakmasanız!” diyenlere; “Bir müderrislik
için mezheb değiştirilmez.” cevâbını vermiştir. İbrâhim Tennûrî bundan sonra kendi hâlinde bir
kenara çekilip, ibâdetle meşgûl oldu. Zaman geçtikçe, Allah sevgisi ile içi yanar oldu. Kur’ân-ı
kerîm güzel bir sesle okunurken dinlese; ağlamaya başlar, içinden bir âh eder ve bayılırdı. İlâhî
cezbenin tesiri ile, tasavvufa yönelme isteği fazlalaştı. Erdebil sûfîlerine ulaşmayı çok arzu etti.
Bu sırada Akşemseddîn hazretlerinin ismini ve medhini duyup, ona talebe olup, hizmetinde
bulunmaya karar verdi. Akşemseddîn hazretleri Beypazarı’nda bulunuyordu. Beypazarı’na gitti.
Şeyh’in Göynük’e gittiğini öğrenince, o da Göynük’e gitti ve hizmetine tâlib oldu.

Akşemseddîn hazretleri, orada insanlara vâz ve nasîhat ediyor ve onların dertlerine dermân
oluyordu. İbrâhim Tennûrî, bundan sonrasını şöyle anlattı: “Onun sohbet meclisinde, bir köşede
oturup dinledim. Mecliste bulunanların herbiri, bedenî bir hastalığıyla ilgili suâl sorup, suâline
uygun bir cevap alıp gidiyordu. Herkes gitti. Akşemseddîn hazretleriyle başbaşa kalınca; “Rûhî
hastalıklardan hiç soran yok, herkes bedenî hastalıklardan soruyor.” buyurdu. Kalkıp önüne diz
çöktüm. Akşemseddîn hazretleri bana; “Sana kim derler, nerelisin ve adın nedir?” diye sorunca,
ben de Kayseri’de müderris olduğumu bildirdim ve; “İçime bir ateş düştü, gizli derdime bir
derman ümidiyle geldim. ” dedim. Bunun üzerine Akşemseddîn hazretleri; “Bize ne hediye
getirdin?” buyurunca, utandım ve terledim. “Çok fakir olduğum için bir şey getiremedim.” dedim.
Bunun üzerine; “Benim hediye dediğim dünya malı değildir. Allahü teâlâdan sana ulaşan haller
nelerdir?” buyurunca; “Kara bir yüzle size geldim.” dedim.

Bu halden sonra, bana halvette kalmamı emretti. Olgunluk ve üstünlük sofrasındaki nîmetlerle
gönlümü doyurdu. O gece ibâdet edip uyudum. Rüyâmda dört yüz hal gördüm. Sabah olunca,
bu dört yüz hâli birer birer hatırladım. Halbuki daha önceki zamanlarda, namaza durduğum
zaman hangi sûreyi okuyacağımı unuturdum. Bu hâlin Şeyh Akşemseddîn hazretlerinin
bereketinden olduğunu anladım. Diğer talebeleriyle birlikte geceleri ibâdet ederek geçiriyorduk.
Diğer talebeler halvette; yemekten, içmekten ve uyumaktan kendilerini alıkoyuyorlardı. Bana ise
her gece çeşitli yemekler, ekmek ve bir mikdâr su gönderiyordu. Mânevî sofradan doyurduğu
gibi, zâhir halde bile doyuruyordu. Uzun bir müddetten sonra bu derece riyâzet çekenler, aç,
susuz ve uykusuz duranlar arasında, kendimde insanın hayvanlık yanının ağır bastığı zannı
gâlip gelip, yeme ve içme, bu makâma yakışmaz diye düşündüm. O gece yemek yemedim ve
ibâdetle meşgûl oldum. Ancak önceki gecelerde bulunan haller bu gece görülmedi. Bu durum
Akşemseddîn hazretlerine mâlum olunca, bana; “Kendi başına iş yapmak dervişin işi değildir.
Sen şeytanın vesvesesiyle hareket ettin. Hocan ve terbiye edicin, senin ahvâlini senden daha iyi
bilir iken, onun murâdına muhâlif olmak uygun değildir.” buyurdu. Halvete girdiğim 87. gece,
Berât gecesinde, içimden biberli bir pilav yemek geçti. Akşam olunca Akşemseddîn hazretleri
beni dâvet etti ve istediğim pilavdan bir tabak ikrâm edip; “Beni yanında yok farzet ve benden
utanma, istediğin gibi ye.” dedi. Ben de emre uyarak, bir tabak pilavı yedikten sonra, Şeyh
hazretlerinin emriyle halvetten çıktım.”

İbrâhim Tennûrî hazretleri, kendine yeni gelen talebeyi, Allahü teâlânın rızâsına kavuşuncaya
kadar gündüzleri çalıştırır, geceyi ise ibâdet etmek sûretiyle ihyâ ettirirdi. Dâimâ nefsin
istemediği şeylerle meşgûl bulundururdu. Netîcede o talebede tasavvufî haller görülmeye
başlayınca halvet emrederdi.

İbrâhim Tennûrî hazretleri hocası Akşemseddîn hazretlerinden icâzet aldıktan sonra, onun izni
ile, Kayseri’ye yerleşerek bir tekke kurdu. Talebeler yetiştirmeye ve halka İslâmiyetin emir ve
yasaklarını öğretmeye başladı. Rivâyet edilir ki, şeyhde zaman zaman tasavvuf yolunda
bulunanlarda görülen ve kabz denilen sıkıntı hâli vâki olurdu. Bir defâsında bu hâl uzun sürüp
gideremeyince, şeyhi Akşemseddîn’le görüşmek üzere yola çıktı. Rüyâsında Akşemseddîn
hazretleri ona emredip; “Sıcak bir tandır (tennûr) üzerine oturup terlemen gerekir.” dedi. Ertesi
gün İbrâhim Tennûrî, sıcak bir tandır üzerine oturup, tepeden tırnağa terledikten sonra, kabz
hâli, “Bast” hâli denilen tasavvuftaki rahatlama ve sevinçli olma hâline döndü ve sıkıntıdan
kurtuldu. Akşemseddîn hazretleriyle karşılaşınca, rüyâsını anlattı. Şeyh Akşemseddîn bunu hoş
karşılayıp, kabz hâli olunca böyle yapmasını tavsiye etti. Bundan sonra İbrâhim Tennûrî,
yetiştirdiği talebeler kabz hâline girdiklerinde, sıcak tandır üzerine oturtur, çok su içirmekle onu
iyice terletirdi. Bu usûlle bast hâline döndürüp irşâd ederdi. Bu yüzden Tennûrî diye meşhûr
oldu.

İbrâhim Tennûrî hazretlerinin tasavvuf hal ve derecelerini bildiren Gülzâr adlı eseri çok
kıymetlidir. O, bu eserini 25 Şubat 1453 târihinde tamamlayarak, Fâtih Sultan Mehmed Hana
ithâf ve takdim etmiş, pâdişâhın birçok ihsân ve iltifatlarına nâil olmuştur. İbrâhimTennûrî
hazretlerinin hocası Akşemseddîn’le birlikte İstanbul’un fethinde de bulunduğu rivâyet edilmiştir.
İbrâhim Tennûrî hazretleri ilâhiler de söylemiştir.

MUHAMMED SIDDIK  HASIMI HAZRETLERININ SIK SIK OKUDUKLARI BIR ILAHI:

KAHRIN DA HOŞ LÜTFUN DA HOŞ

Câna cefâ kıl ya vefâ
Kahrın da hoş lütfun da hoş
Ya derd gönder ya devâ
Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Hoşdur bana senden gelen
Ya hil’at ü yahut kefen
Ya tâze gül yahut diken
Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Gelse celâlünden cefâ
Yâhut cemâlünden vefâ
İkisi de cânâ safâ
Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Ger bâğ u ger bostân da
Ger bend u ger zindân da
Ger vasl u ger hicrân da
Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Ey pâdişâh-ı lemyezel
Zât-ı ebed hayy-ı ezel
Ey lutfu bol kahrı güzel
Kahrın da hoş lütfun da hoş.

Ağlatırsın zârî zârî
Verirsin cennet ü hûrî
Lâyık görür isen nârı
Kahrın da hoş, lütfun da hoş.
Gerek ağlat gerek güldür
Gerek dirilt gerek öldür
Bu Âşık hem sana kuldur
Kahrın da hoş lütfun da hoş.

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyyeTercümesi (Mecdî Efendi); s.247
2) Nefehât-ül-Üns; s.688
3) Tâc-üt-Tevârîh; c.2, s.576
4) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.49
5) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.12, s.217

Reklamlar
İBRÂHİM TENNÛRÎ kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , . HZ. İBRÂHİM TENNÛRÎ için yorumlar kapalı

SEYYİD AHMED TURAN HAZRETLERİ (MAMULO HOCA)

ANNEMİN KARNINDA ÜÇ AYLIK İKEN,

NUHU NEBİYE ERİP ONUNLA KALDIM,

ADEM ATA OLUP GERİYE DÖNDÜM,

ASLINI SÖYLEMEK NEFSİME GELDİ.

BEŞERİYET ŞEKLİNDE YA RAB BEKLETME BENİ,

MECAZI SÖZLER İLE YA RAB SÖYLETME BENİ,

TEZ TEZ GÖSTER ZATINI YA RAB ÖZLETME BENİ,

DEĞİRMENCİ… KURBAN BU DAHİ SANA AZ GELDİ.

DAKİKADA OTUZ YILLIK İŞ GÖRDÜM,

DAKİKADA OTUZ YILLIK KIŞ GÖRDÜM,

TAYYİ ZAMAN MEKAN İLE KUŞ OLDUM,

DEĞİRMENCİ KURBAN BU DAHİ SANA AZ GELDİ.

VÜCUDUM BİR DEĞİL YEDİ İNSANIM,

YEDİ YERDE ZİKİR ETMEKTEDİR LİSANIM,

HER VÜCUDUM BİR İLDE EDER SEYRANIM,

ENFÜSÜ GÖRÜNCE AFAK AZ GELDİ.

BİR VÜCUDUM HİDDET EDER GAZAPLA,

BİR VÜCUDUM HAYA EDER EDEPLE,

BİR VÜCUDUM MİRAC EDER MİHRAPTA,

BİR VÜCUDUM GARK OLDU ZATA SEMA AZ GELDİ.

RÜYAMDA KABEYİ GÖRMEYLE BAŞLADI,

RAVZAYI ENBİYAYA GİRMEYLE BAŞLADI,

HERGÜN BİN İLDE GEZMEYLE BAŞLADI,

ASLINI ANLADIĞIM HALDE AZ GELDİ…

OTUZÜÇBİN ALEM BENDE DOĞMUŞTUR,

EN EDNASI MAH İLE ŞEMS OLMUŞTUR,

KAÇ VÜCUDUM ARZ SEMA KURMUŞTUR,

ASLINI ANLADIM YOLLAR DAHİ AZ GELDİ..

DENİZDE YÜRÜDÜM KARADA GİBİ,

TAYYİ ZAMAN MEKAN YAPTIM BURADA GİBİ,

HALK OLMUŞ MAHLUKAT KOYNUMDA GİBİ,

TARİFİ GÖRÜNCE HALLER AZ GELDİ!

BAĞLANDIM BİR YOLA BAŞI ARVASİ,

SEYYİDİ SADATIN AŞI HURMASI,

ÇOK HALDEN SONRA ARŞI GÖRMESİ,

TARİFİ GÖRÜNCE HALLER AZ GELDİ!

LEVH-İ MAHFUZ, RUHU AZAM BENDEDİR,

BENDE HALK OLMUŞ CÜMLE ALEM, DÜNYA BENİM BEDENİM,

KENDİ ELİMLE HAZIRLADIM, HAZIRDIR HER AN KEFENİM,

TAYYİ MEKAN-ZAMANDIR HALLERİM, BUNLAR DAHİ AZ GELDİ..

HASAN’IN HÜSEYİN’İN KUŞAĞI BENDE,

MUSA’YI KAZIM’IN SARIĞI BENDE,

KABE KAVSEYNİN VALLAHİ SIRRI BENDE,

RUHU AZAM BENİM, BU DAHİ AZ GELDİ…

Meşhur Mutasavvıflar, SEYYİD AHMED TURAN HAZRETLERİ kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , , , , , . SEYYİD AHMED TURAN HAZRETLERİ (MAMULO HOCA) için yorumlar kapalı

Konya’nın Mana Güneşi, Manevi Kumandanı..

SADREDDİN KONEVÎ HAZRETLERİ

KONYA’NIN BÜYÜK VELÎLERİNDEN. İSMİ MUHAMMED BİN İSHÂK, KÜNYESİ EBÜ’L-MEÂLÎ, LAKABI SADREDDÎN’DİR. 1210 (H.606) TÂRİHİNDEMALATYA’DA DOĞDU. 1274 (H.673) TÂRİHİNDE KONYA’DA VEFÂT ETTİ.KABR-İ ŞERÎFİ KONYA’DA KENDİ ADI İLE ANILAN CÂMİNİN BAHÇESİNDEDİR.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ’NİN BABASI İSHÂK EFENDİ, ANADOLU SELÇUKLULARI NEZDİNDE ÎTİBÂRLI, YÜKSEK MEVKI SÂHİBİ BİRİYDİ. KÜÇÜK YAŞTA BABASI İSHÂK EFENDİ VEFÂT ETTİ.ÜVEY BABASI MUHYİDDÎN-İ ARABÎ, SADREDDÎN-İ KONEVÎ’NİN TERBİYESİ VE YETİŞMESİYLE MEŞGÛL OLDU. ÇOK İYİ BİR TAHSÎL GÖRDÜ. KELÂM VE TASAVVUF İLİMLERİNE ÂİT BİRÇOK KIYMETLİ ESERLER YAZDI.

MUHYİDDÎN-İ ARABÎ HAZRETLERİ, SADREDDÎN-İ KONEVÎ’NİN TERBİYESİ İLE ÇOK YAKINDAN MEŞGÛL OLDU. YETİŞMESİNE HUSÛSÎ İHTİMÂM GÖSTERDİ. MUHYİDDÎN-İ ARABÎ’DEN KONYA’DA İLİM VE FEYZ ALAN VE ÇOK İSTİFÂDE EDEN SADREDDÎN-İ KONEVÎ, HOCASI İLEHALEP VE ŞAM’A GİTTİ.

MUHYİDDÎN-İ ARABÎ HAZRETLERİ SADREDDÎN-İ KONEVÎ’YE NEFSİNİ TERBİYE YOLLARINI ÖĞRETTİ. SADREDDÎN KONEVÎ GÜNLERİNİ RİYÂZET VE MÜCÂHEDE İLE NEFSİYLE UĞRAŞMAKLA GEÇİRDİ. NEFSİYLE UĞRAŞMASI ÖYLE BİR DERECEYE ULAŞTI Kİ, UYUMAMAK İÇİN MUHYİDDÎN-İ ARABÎ HAZRETLERİ ONU ALIR, YÜKSEK BİR YERE ÇIKARIR, O DA DÜŞME KORKUSUYLA UYUMAZ TEFEKKÜRLE MEŞGÛL OLURDU.

BİR GÜN ANNESİNE BİRKAÇ HANIM GELİP; “SEN ZENGİN, ÎTİBÂRLI BİR KİŞİNİN HANIMI İKEN ŞİMDİ BİR PÎR-İ MAĞRİBÎ’YE VARDIN. HÂLİN NASIL, HAYÂTINDAN MEMNUN MUSUN?” DEDİLER. O DA; “HÂLİMDEN MEMNUNUM. GEÇİMİM DE İYİDİR. LÂKİN GÖZÜMÜN NÛRU OĞLUM BÜYÜK SIKINTILAR İÇİNDEDİR. GECESİ DE GÜNDÜZÜ DE YOKTUR. EFENDİM MUHYİDDÎN-İARABÎ KENDİSİ KUŞ ETİ YER, BALLI ŞERBETLER İÇER, LÂKİN CİĞERPÂREME BİR ARPA EKMEĞİ DAHİ VERMEZ. YİMEMEK VE İÇMEMEKTEN BİR DERİ BİR KEMİK KALDI. ÜSTELİK ONU DA GÖREMEZ OLDUK. ONU KİMSEYE GÖSTERMEZ. UYKUSU GİTSİN DİYE ZENBİLE KOYUP BİR YERE ASAR.” DEDİ. O AKŞAM MUHYİDDÎN-İ ARABÎ HAZRETLERİ HANIMINDAN YİNE KIZARMIŞ BİR TAVUK İSTEDİ. YEMEKTEN SONRAMUHYİDDÎN-İARABÎ HAZRETLERİ HANIMINA; “TAVUĞUN KEMİKLERİNİ BİR YERE TOPLA.” BUYURDU. KADINCAĞIZ KEMİKLERİ BİR ARAYA TOPLADI. O ZAMAN MUHYİDDÎN HAZRETLERİ; “BİSMİLLAH! KALK GİT EY TAVUK!” BUYURDU. ALLAHÜ TEÂLÂNIN İZNİYLE HAYVAN ET VE KEMİĞE BÜRÜNDÜ VE KANATLANARAK UÇTU. BUNUN ÜZERİNE MUHYİDDÎN HAZRETLERİ; “HANIM! OĞLUN BÖYLE OLDUĞUNDA ANCAK TAVUK ETİNİ YİYECEK.” BUYURDU. O ZAMAN KADINCAĞIZ MUHYİDDÎN HAZRETLERİNİN ELLERİNE KAPANIP ÖZÜR DİLEDİ VE CÂN-U GÖNÜLDEN İSTİĞFÂR ETTİ. SONRA OĞLU SADREDDÎN-İ KONEVÎ MÂNEVÎ DERECELERİ GEÇİP BÜYÜK VELÎLER ARASINA GİRDİ.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ ANLATIR: “HOCAM MUHYİDDÎN-İ ARABÎ HAYATTA İKEN, BENİM YÜKSEK MAKAMLARA KAVUŞMAM İÇİN ÇOK UĞRAŞTI. LÂKİN HEPSİ MÜMKÜN OLMADI. VEFÂTINDAN SONRA BİR GÜN, KABRİNİ ZİYÂRET EDİP DÖNÜYORDUM. BİRDEN KENDİMİ GENİŞ BİR OVADA BULDUM. O ANDA ALLAHÜ TEÂLÂNIN MUHABBETİ BENİ KAPLADI. BİRDEN MUHYİDDÎN-İ ARABÎ’NİN RÛHUNU ÇOK GÜZEL BİR SÛRETTE GÖRDÜM. TIPKI SÂF BİR NÛRDU. BİR ANDA KENDİMİ KAYBETTİM. KENDİME GELDİĞİMDE ONUN YANINDA OLDUĞUMU GÖRDÜM. BANA SELÂM VERDİ. HASRETLE BOYNUMA SARILDI VE; “ALLAHÜ TEÂLÂYA HAMD OLSUN Kİ, PERDE ARADAN KALKTI VE SEVGİLİLER KAVUŞTU, NİYET VE GAYRET BOŞA GİTMEDİ. SAĞLIĞIMDA KAVUŞAMADIĞIN MAKAMLARA, VEFÂTIMDAN SONRA KAVUŞMUŞ OLDUN.” BUYURDU.

YİNE KENDİSİ ANLATIR: 1255 SENESİ ŞEVVÂL AYININ ON YEDİSİNE RASTLAYAN CUMARTESİ GECESİ, RÜYÂMDA HOCAM MUHYİDDÎN-İARABÎ HAZRETLERİNİ GÖRDÜM. ARAMIZDAKİ UZUN KONUŞMALARDAN SONRA, ONA, CENÂB-I HAKK’IN ESMÂ-İ HÜSNÂSI İLE İLGİLİ KALBİME DOĞAN BİLGİLERİ ARZ ETTİM. O DA; “ÇOK DOĞRU, PEK GÜZEL!” DEYİNCE, ONA; “EFENDİM! HAKÎKATTE GÜZEL OLAN SİZSİNİZ. ÇÜNKÜ BU İLİMLERİ BANA SİZ ÖĞRETTİNİZ. SİZ OLMASAYDINIZ, BU İLİMLERİ BANA KİM ÖĞRETİRDİ?” DEDİM. MÜBÂREK ELLERİNİ ÖPTÜM VE; “EFENDİM! BÜTÜN MAHLÛKÂTI, HER ŞEYİ UNUTUP ALLAHÜ TEÂLÂYI DÂİMÎ OLARAK HATIRIMDA TUTABİLMEM İÇİN BU FAKÎRE DUÂ VE HİMMETLERİNİZİ İSTİRHÂM EDİYORUM.” DİYE YALVARDIM. O DA, BENİM BU ARZUMA KAVUŞACAĞIMI MÜJDELEDİ VE UYANDIM.”

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ, BUNDAN SONRA ÇOK BÜYÜK MÂNEVÎ DERECELERE YÜKSELDİĞİNİ, MÂNEVÎ ÂLEMLERİN KENDİSİNE SEYRETTİRİLDİĞİNİ, HİÇBİR ZAMAN ALLAHÜ TEÂLÂYI HATIRINDAN ÇIKARMADIĞINI, BİR AN BİLE UNUTMADIĞINI NEFEHÂT İSİMLİ ESERİNDE BİLDİRDİ.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ HOCASI MUHYİDDÎN-İ ARABÎ HAZRETLERİNİN VEFÂTINDAN SONRA EVLİYÂNIN BÜYÜKLERİNDENEVHADÜDDÎN-İ KİRMÂNÎ HAZRETLERİNİN SOHBETLERİNE KAVUŞTU. ONDAN DA YÜKSEK MÂNEVÎ BİLGİLER TAHSÎL ETTİ. SONRA HAC DÖNÜŞÜKONYA’YA GELİP YERLEŞTİ. ORADA GÜZEL HALLERİ VE KERÂMETLERİYLE ÇOK MEŞHÛR OLDU.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ KONYA’YA GELDİĞİNDE, ÇEŞME KAPISI İÇİNDEKİ BİR MESCİDDE İMÂMLIK YAPMAYA BAŞLADI. O GÜNLERDE KENDİSİNİ KİMSE TANIMAZ VE ÎTİBÂR ETMEZDİ. O DA TANINMAYI İSTEMEZDİ. BİR GÜN SELÇUKLU SULTANI ALÂEDDÎN’E, ŞAHDAN KIYMETLİ BİR CEVHER HEDİYE GELDİ. SULTAN, KUYUMCUBAŞISINI ÇAĞIRIP CEVHERİ SÜSLEMESİNİ EMRETTİ. KUYUMCUBAŞI, CEVHERİ ALIP GİDERKEN DÜŞÜRDÜ. SULTANALÂEDDÎN CEVHERİN DÜŞTÜĞÜNÜ GÖRÜNCE, VEZİRİ SÂHİB-İ ATÂ’YI GÖNDERİP ONU ALDIRDI VE BİR YERDE MUHÂFAZA ETMESİNİ SÖYLEDİ.

KUYUMCUBAŞI DÜKKÂNINA GELİNCE, YOLDA CEVHERİN DÜŞTÜĞÜNÜ ANLADIĞINDA KORKUDAN RENGİ SARARDI VE FERYÂD EDİP; “MAHVOLDUM.” DEDİ. AKLI BAŞINA GELDİĞİNDE, BÜYÜK BİR ÜZÜNTÜ İÇİNDE BU HÂLİNİ YAKININDAKİ CÂMİDE BULUNAN SADREDDÎN-İ KONEVÎ’YEARZ ETMEK İSTEDİ. SADREDDÎN HAZRETLERİ ONUN HÂLİNİ ÖĞRENİNCE; “EY KUYUMCUBAŞI! EĞER SIR ARAMIZDA KALIR DA KİMSEYE SÖYLEMEZSEN, CEVHERİ BULMAMIZ KOLAY OLUR.” BUYURDU. KUYUMCU BUNA SEVİNİP SÖZ VERDİ. O ZAMAN SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ BİR MİKDÂR TOPRAK GETİRTİP CEVHERİN BÜYÜKLÜĞÜNÜ SORDU. KUYUMCUBAŞI DA; “YUMURTA KADAR.” DEYİNCE, SADREDDÎN HAZRETLERİ MÜBÂREK AĞZININ SUYUNDAN BİR MİKDÂR KATIP ÇAMURU GÜNEŞTE KURUTTU. ÇOK GEÇMEDEN O TOPRAK PARÇASI MİSLİ BULUNMAYAN BİR CEVHER HÂLİNE DÖNÜVERDİ. SADREDDÎN HAZRETLERİ CEVHERİ KUYUMCUYA VERDİ. KUYUMCU ÇOK SEVİNİP HEMEN ONU SULTAN ALÂEDDÎN’E GÖTÜRDÜ. SULTAN CEVHERİ GÖRÜNCE, HAYRETLER İÇİNDE KALDI. VEZÎRİ SÂHİB-İ ATÂ’YA EMREDİP ÖNCEKİ CEVHERİ GETİRTTİ. VEZİR CEVHERİ GETİRİP SULTANIN HUZÛRUNA KOYDU. KUYUMCUDAN BU İŞİN SIRRINI AÇIKLAMASINI İSTEDİLER. KUYUMCU ÇÂRESİZ KALIP BAŞINDAN GEÇENLERİ TEK TEK SULTANA ANLATIP, SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİN KERÂMETİNİ HABER VERDİ. SULTAN DERHAL HAZIRLANIP, SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİ ZİYÂRET İÇİN ONUN MESCİDİNE KOŞTU.

SULTANIN, SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİ ZİYÂRET ETTİĞİ MEVSİM, NARLARIN OLGUNLAŞTIĞI SONBAHAR MEVSİMİ İDİ. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ ONA BİR TAS İÇİNDE NAR HEDİYE ETTİ VE BUNLARI GÖTÜRMESİNİ SÖYLEDİ. SULTAN BU NARLARI ALIP SARAYINA DÖNDÜ. KAPTAKİ NARLARA BAKTIĞINDA HER BİRİNİN MÜCEVHER HÂLİNE DÖNDÜĞÜNÜ GÖRDÜ. BUNUN BİR KERÂMET OLDUĞUNU ANLADI VE SADREDDÎN-İ KONEVÎ’YE KARŞI SEVGİSİ DAHA DA FAZLALAŞTI. SONRADAN BU MÜCEVHERLERLE KONYA İÇ KALESİNİ YAPTIRDIĞI RİVÂYET EDİLMEKTEDİR.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ KONYA’DA BİNLERCE TALEBEYE DERS VERDİ. MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ, SA’ÎDEDDÎN-İ FERGÂNÎ GİBİ BİRÇOK HİKMET VE TASAVVUF EHLİ KİMSELER YETİŞTİRDİ. ZAMÂNININ EN BÜYÜK ÂLİMLERİNDENDİ. KELÂM İLMİNDEKİ YERİ EŞSİZDİ. BU İLİMDE BİRÇOK İNCE MESELELERİ AÇIKLIĞA KAVUŞTURDU. MUHYİDDÎN-İARABÎ’NİN “VAHDET-İ VÜCÛD” HAKKINDA SÖYLEDİKLERİNİ VE YAZDIKLARINI DÎNE VE AKLA UYGUN OLARAK ÎZÂH ETTİ.

NASÎRUDDÎN-İ TÛSÎ İLE HİKMETE ÂİT BÂZI MESELELERDE MEKTUPLAŞMALARI OLDU VE ARALARINDAKİ UZUN SÜREN MÜNÂZARALARDAN SONRA, NASÎRUDDÎN-İ TÛSÎ ACZİNİ ÎTİRÂF EDEREK, ONUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ KABÛL ETTİ.SADREDDÎN-İ KONEVÎ’NİN HAYÂTI, ZÜHD VE TAKVÂ İÇERİSİNDE GEÇTİ. HARAMLARDAN ÇOK SAKINIR, ŞÜPHELİ KORKUSUYLA MÜBAHLARIN FAZLASINDAN KAÇARDI. HİÇ KİMSENİN KALBİNİ KIRMAZ, DÜNYÂ MALINA ASLÂ MEYLETMEZDİ.

SULTAN ALÂEDDÎN ZAMÂNINDA HÂCECİHÂN ADINDA KONYA’DA ÇOK ZENGİN BİRİ VARDI. MALININ HESÂBI BİLİNMEZDİ. BU ZENGİNİN OĞLU SARA HASTALIĞINA TUTULDU. DERDİNE ÇÂRE BULUNAMADI. ZENGİNİN ONA ÇÂRE İÇİN BAŞVURMADIĞI TABÎB KALMADI. BUNUN İÇİN ÇOK PARA SARFETTİ. LÂKİN HİÇBİR ÇÂRE BULAMADI. HÂCECİHÂN’IN YOLU BİR GÜN SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİN DERGÂHINA UĞRADI. DERDİNİ ONA AÇIP; “ŞU DÜNYÂDA BİR OĞLUM VARDI. O DA SARA HASTALIĞINA TUTULDU. NE OLUR BU ÇÂRESİZE BİR DERMAN OLUN.” DEDİ. BUNUN ÜZERİNE SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ ONA OĞLUNUN ADINI SORDU. HÂCECİHÂN; “İSMİALİCAN, VÂLİDESİNİN İSMİ DE HÂN’DIR.” DEDİ. SADREDDÎN HAZRETLERİ HİZMETÇİDEN KÂĞIT KALEM İSTEDİ VE EÛZÜ BESMELE OKUYUP; “BİSMİLLAHİLLEZÎ LÂ YEDURRU MAASMİHÎ ŞEY’ÜN FİL ERDI VELÂ FİS SEMÂÎ VE HÜVESSEMÎUL ALÎM. EÛZÜ Bİ KELİMÂTİLLAH-İT-TÂMMÂTİ KÜLLİHÂ MİN NEFSİHÎ VE İKÂBİHÎ VE ŞERRİ İBÂDİHÎ VE MİN HEMEZÂT-İŞ ŞEYÂTÎN.” YAZDI VE DUÂLAR ETTİ. HÂCE CİHÂN EVE GİTTİĞİNDE OĞLUNUN SARA İLLETİNDEN TAMÂMEN KURTULMUŞ OLDUĞUNU GÖRDÜ. ALLAHÜ TEÂLÂYA ŞÜKÜRLER ETTİ VE BUNUN KERÂMET OLDUĞUNU ANLAYIP, SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNE KARŞI SEVGİSİ ARTTI.

HORASAN’DAN BİR DERVİŞ BİRÇOK YERLER DOLAŞARAK ŞAM’A GELMİŞ VE ORADA SADREDDÎN-İ KONEVÎ’NİN YÜKSEK HAL VE KERÂMET SÂHİBİ BİRİSİ OLDUĞUNU İŞİTMİŞTİ. BUNUN ÜZERİNE GÖRMEDEN ONA ÂŞIK OLDU VE KONYA’YA GELDİ. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİN DERGÂHINA UĞRADI. DERVİŞ DERGÂHTA MİSÂFİR EDİLİP, KENDİSİNE HER GÜN NEFİS YİYECEKLER VE İÇECEKLER İKRÂM EDİLDİ. DERVİŞ, KONEVÎ HAZRETLERİNİN SOFRASININ BÖYLE ZENGİN OLMASINA HAYRET ETTİ. ORAYA KİM GELİRSE, SOFRA HAZIR OLUR VE İSTEDİĞİ YİYECEKLER ÖNÜNE GELİRDİ. HERKES İHTİYÂCI KADAR YEDİKTEN SONRA GİDERDİ. BU YİYECEK VE İÇECEKLERİN EKSİK OLDUĞU BİR GÜN GÖRMEDİ.

ACEM DİYÂRINDAN BİR DERVİŞ BİRÇOK YERLER DOLAŞIP BİRÇOK KİMSELER GÖRÜP KONYA’YA GELMİŞ VE SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİN DERGÂHINA MİSÂFİR OLMUŞTU. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİN MAL VE MÜLKÜNÜ, HİZMETÇİLERİNİN ÇOKLUĞUNU GÖRÜNCE, İÇİNDEN; “KEŞKE BU KİŞİNİN BU MALLARI KENDİSİNE AYAK BAĞI OLMASAYDI DA HAK YOLDA BULUNAYDI. KEŞKEACEM DİYÂRINA BİR GİDİP DE ORADAKİ EVLİYÂ İLE MÜNÂSEBETİ OLSAYDI. KENDİSİ İÇİN BU NE İYİ OLURDU.” DİYE GEÇİRDİ. BİR ZAMAN SONRA BU DÜŞÜNCESİNİ SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNE AÇTI VE; “EY EFENDİ! SİZ BİR ACEM DİYÂRINA GİTSENİZ ORADAKİ ÂLİM VE VELÎLERLE GÖRÜŞSENİZ BU DÜNYÂYA BAĞLILIĞI TERK EDİP CENÂB-I HAKK’A KAVUŞURSUNUZ.” DEDİ. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ DERVİŞİN BU SÖZLERİ ÜZERİNE; “EY DERVİŞ! PEKÂLÂ, BU DEDİKLERİNİ KABÛL ETTİM. GEL GİDELİM.” BUYURDU VE BİRLİKTE ACEM DİYÂRINA DOĞRU YOLA ÇIKTILAR. ON BEŞ GÜN KADAR YOL GİTTİKTEN SONRA DERVİŞ, HIRKASINI KONYA’DA UNUTTUĞUNU HATIRLAYIP, AKLI BAŞINDAN GİTTİ VE YÜZÜ ÜZERİNE YERE DÜŞTÜ. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ DERVİŞİN YÜZÜNE SU SERPİP AYILTTI. DERVİŞ; “EY ARKADAŞIM! BEN DERGÂHINIZDA ABDEST ALMAK İÇİN HIRKAMI ÇIKARMIŞTIM. ONU UNUTMUŞUM. ŞİMDİ HATIRIMA GELDİ DE ONDAN FENÂLAŞTIM.” DEDİ. BUNUN ÜZERİNE SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ ONA TEBESSÜM EDİP; “EY ACEM DERVİŞİ! DÜNYÂ SEVGİSİ BÜTÜN GÜNÂHLARIN BAŞIDIR. BİZ BUNCA MAL VE MÜLKÜ HİZMETÇİLERİ GERİDE BIRAKTIK. LÂKİN BİRİSİ HATIRIMIZA GELMEDİ. SEN İSE İKİ PARALIK HIRKANI TERK ETTİĞİNDE AKLIN BAŞINDAN GİTTİ.” BUYURDU. SONRA O DERVİŞİ YOLDA BIRAKIP KONYA’YA DÖNDÜLER.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ BİR GÜN, ALLAHÜ TEÂLÂYA YALVARIP; “YÂ RABBÎ! SANA LÂYIKI İLE İBÂDET, KULLUK YAPAMADIM VE SENİ HAKKIYLA TANIYAMADIM. SENİN LUTF VE İHSÂNINA GÜVENİYORUM. CENNET’TEKİ MAKÂMIMI GÖRMEK ARZU EDİYORUM.” DEDİ. O GECE BİR RÜYÂ GÖRDÜ. RÜYÂSINDA KIYÂMET KOPMUŞ VE İNSANLAR KABİRLERİNDEN KALKIYORDU. BU DURUMU KENDİSİ ŞÖYLE ANLATIR:

“BENİ DE RABBİMİN HUZÛRUNA GÖTÜRDÜLER. ALLAHÜ TEÂLÂ MELEKLERE EMREDİP; “ALIN CENNET’E GÖTÜRÜN.” BUYURDU. BENİ ALIP CENNET’E GÖTÜRDÜLER. ORADA TÜRLÜ TÜRLÜ KÖŞKLER VE BAHÇELER VARDI. ONLARI SEYRETTİM. BİR BAHÇE VARDI Kİ, ONUN MEYVESİ MİSKTİ. O ESNÂDA BİR ELMA MİKDÂRI MİSK ALMAK İSTEDİM VE ALDIM. İŞTE O ESNÂDA RÜYÂDAN UYANDIM. UYANDIĞIMDA SAĞ ELİMDE BİR AVUÇ MİSK DURUYORDU. O MİSKİN KOKUSU DA HER TARAFI KAPLAMIŞTI. BU MİSKİN KOKUSU HOCAM ŞEYH MUHYİDDÎN-İ ARABÎ HAZRETLERİNİN BANA HEDİYE ETTİĞİ HIRKA-İ ŞERÎFE SİRÂYET ETTİ.” BUYURDU. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ VEFÂT ETTİKLERİNDE KEFENİNE BU MİSKTEN KONULMUŞTUR.

BİR ZAMAN SADREDDÎN-İ KONEVÎ, MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ VE KÂDISİRÂCÜDDÎN VE BAŞKA ÂLİM VE SÂLİH ZÂTLAR KONYA’NIN MERAM BAĞLARINA GİTTİLER. MEVLÂNÂ HAZRETLERİ ORADAKİ BİR DEĞİRMENE GİRDİ VE UZUN BİR SÜRE KALDI. KÂDI SİRÂCÜDDÎN DEĞİRMENE GİRDİ. SONRA DA SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ GELDİ. DEĞİRMEN TAŞINI DİNLEDİLER. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ; “BEN DE BU TAŞIN ALLAHÜ TEÂLÂYI ZİKRETTİĞİNİ, SÜBBÛHUN KUDDÛSÜN, DEDİĞİNİ İŞİTTİM.” BUYURDULAR.

ŞEMS-İ TEBRİZÎ HAZRETLERİ KONYA’YA GELİNCE, MEVLÂNÂ HAZRETLERİ DEVAMLI SOHBET EDİP, HİÇ DIŞARI ÇIKMAZ OLDU. KONYA’NIN İLERİ GELEN DİĞER ÂLİMLERİ BUNA ÜZÜLÜP, HEP BİRDEN ŞEHRİ TERK EDEREK DENİZLİ’YE GİTTİLER. BUNU DUYAN SELÇUKLU SULTÂNI ÇOK ÜZÜLDÜ. ÇÜNKÜ ÂLİMLERİ SEVEN, ONLARI KORUYAN BİRİYDİ. BİR CUMÂ GÜNÜ SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNDEN RİCÂDA BULUNUP; “BEN ÂLİMLER ARASINDAKİ ŞEYLERE KARIŞAMAM. BU İŞ, PÂDİŞÂHLARIN KARIŞACAĞI BİR İŞ DEĞİLDİR. ANCAK CUMÂ NAMAZINDA ÂLİMLERİN BULUNMAMASI ŞÂNIMIZA NOKSANLIK VERİR. LÜTFEN BUNLARI BULUP GETİRİN!” DEDİ. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ HEMEN KATIRINA BİNEREK YOLA ÇIKTI. BİR ANDA KENDİSİNİ DENİZLİ’DE BULDU. ORADA ÂLİMLERİ BULUP; “CUMÂ NAMAZI VAKTİ GEÇMEDEN KONYA’YA DÖNMEMİZ LÂZIMDIR. SULTÂNIN KALBİNİ KIRMAYINIZ; PÂDİŞÂHLAR, ALLAHÜ TEÂLÂNIN EMRİNİ ÎFÂYA MEMUR KİŞİLERDİR. ONLARA KARŞI GELMEK, ONLARI ÜZMEK HİÇ UYGUN DEĞİLDİR. SONRAALLAHÜ TEÂLÂNIN GAZÂBINA UĞRARSINIZ.” BUYURDU. DAHA BUNA BENZER BİRÇOK İKNÂ EDİCİ SÖZLER SÖYLEDİ. YANINDA EVLİYÂDAN AHÎ EVREN DE VARDI. ÂLİMLER İKNÂ OLUR GİBİ OLDULAR. DEDİLER Kİ: “BİZ TEKLİFİNİZİ KABÛL EDİP GELECEK BİLE OLSAK, CUMÂ VAKTİ KONYA’DA BULUNMAMIZ İMKÂNSIZDIR.” SADREDDÎN-İ KONEVÎ DE; “SİZ KABÛL EDİN, ALLAHÜ TEÂLÂ MÜSLÜMANLARI SEVİNDİRENLERİ MAHCÛB ETMEZ.” BUYURDU. “ÂLİMLER TEKLİFİ KABÛL EDİP, HEMEN YOLA ÇIKTILAR. BİRKAÇ GÜNLÜK YOLU BİR ANDA KAT EDİP, CUMÂ VAKTİNDEN EVVEL KONYA’YA VARDILAR. SULTAN ALÂEDDÎN BUNA ÇOK MEMNUN OLDU. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNE OLAN SEVGİ VE MUHABBETİ DAHA DA ARTTI. İSLÂM ÂLİMLERİNE DÂİMÂ YARDIMCI OLDU.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ ANLATIR: “RÜYÂMDA FAHR-İ KÂİNÂT EFENDİMİZİ GÖRDÜM. YANLARINDAESHÂB-I KİRÂM OLDUĞU HALDE MEDRESEYİ TEŞRİF ETMİŞLERDİ. SOFANIN ORTASINA OTURDULAR. BU SIRADA MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN-İ RÛMÎ DE ORAYA GELİP, UYGUN BİR YERE OTURDU. PEYGAMBER EFENDİMİZ MEVLÂNÂ’YA ÇOK İLTİFÂT ETTİLER VE HAZRET-İ EBÛ BEKR’E DÖNEREK; “YÂ EBÂ BEKR! BEN, CELÂLEDDÎN İLE DİĞER PEYGAMBERLERİN ARASINDA ÖĞÜNÜRÜM. ÇÜNKÜ ONUN ÖĞRENDİĞİ İLİM, İŞLEDİĞİ AMELİN FEYZ VE NÛRU İLE ÜMMETİMİN GÖZLERİ AYDIN OLUR. O BENİM OĞLUMDUR.” BUYURDULAR. MEVLÂNÂ’YI SAĞ TARAFINA OTURTTULAR. PEYGAMBER EFENDİMİZ BU RÜYÂ İLE TALEBELERİNDEN MEVLÂNÂ’NIN DERECESİNİN YÜKSEKLİĞİNE İŞÂRET BUYURDULAR. BU DURUMU DİĞER TALEBELERE ANLATTIM Kİ, ONUN HATIRINI GÖZETİP İLMİNİN YÜKSEKLİĞİNİ ANLASINLAR.”

BİR GÜN BÜYÜK BİR İLİM MECLİSİ KURULMUŞ VE KONYA’NIN BÜYÜKLERİ ORADA TOPLANMIŞLARDI. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ DE ORADA BİR SECCÂDE ÜZERİNDE OTURUYORDU. MEVLÂNÂ İÇERİ GİRİNCE SECCÂDEYE OTURMASINI TEKLİF ETTİ. BUNUN ÜZERİNE MEVLÂNÂ; “SİZİN SECCÂDENİZE OTURURSAM, KIYÂMETTE BUNUN HESÂBINI NASIL VEREBİLİRİM?” DEDİ. SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ DE; “SENİN OTURMADA FAYDA GÖRMEDİĞİN SECCÂDE BİZE DE YARAMAZ.” DEYİP, SECCÂDEYİ ORADAN KALDIRDI. MEVLÂNÂ, SADREDDÎN-İKONEVÎ HAZRETLERİNDEN ÖNCE VEFÂT ETTİ. VASİYETİ ÜZERİNE, CENÂZE NAMAZINI SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ KILDIRDI.

ÖMRÜNÜ ALLAHÜ TEÂLÂNIN KULLARINA HİZMET ETMEKLE, İLİM VE EDEP ÖĞRETMEKLE GEÇİREN SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ DUÂLARINDA:

“YÂ RABBÎ! KALBİMİZİ SENDEN BAŞKA ŞEYE YÖNELMEKTEN VE SENDEN BAŞKASIYLA MEŞGÛL OLMAKTAN TEMİZLE. BİZİ BİZDEN AL, BİZİM YERİMİZE BİZİ KENDİNLE DOLDUR. BİZİ BAŞKALARINA VE ŞEYTANA OYUNCAK YAPMA. BİZE NÛR BAHŞET. DUÂLARIMIZI ÇABUCAK, KENDİ İSTEDİĞİN ŞEKİLDE KABÛL BUYUR. SEN İŞİTENSİN. SEN BİZE YAKINSIN. SEN DUÂLARA İCÂBET EDENSİN.” BUYURURDU.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ VEFÂT ETTİĞİNDE CENÂZE NAMAZI BÜYÜK BİR KALABALIK TARAFINDAN KILINDI. VASİYETİNE UYULARAK KABRİ ÜZERİ KAPATILMAYIP, AÇIK BIRAKILDI.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİN KABRİNİ ZİYÂRET EDENLER, ONUN FEYZLERİNDEN İSTİFÂDE EDERLER. ONU VESÎLE EDEREK YAPILAN DUÂLAR, Bİ-İZNİLLAH KABÛL OLUR. SIKINTIDA KALANLAR ONDAN YARDIM İSTESELER, ALLAHÜ TEÂLÂNIN İZNİYLE RÛHÂNİYETLERİ İMDÂDA YETİŞİR.

1899 SENESİNDE SULTAN İKİNCİ ABDÜLHAMÎD HÂN, ŞAHSÎ PARASIYLA, SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİN CÂMİİNİ VE TÜRBESİNİ ÎMÂR VE İHYÂ EDİP CANLANDIRDI.

TÜRBESİNE HİZMET EDENLERDEN BİRİ RİVÂYET ETTİ: “ZAMÂNIN DEVLET ERKÂNINDAN YÜKSEK RÜTBELİ BİR SUBAY TÜRBEYİ ZİYÂRETE GELDİ. CÂMİDE NAMAZI KILDIKTAN SONRA, SADREDDÎN-İ KONEVÎ’NİN NEFSİNİ TERBİYE ETMEK İÇİN YAPTIRDIĞI ÇİLEHÂNESİNİ ZİYÂRET ETMEK İSTEDİ. KAPISINI AÇTIK. YALNIZ BİR KİŞİNİN NAMAZ KILABİLECEĞİ BÜYÜKLÜKTEKİ, FEYZ, BEREKET, HUZÛR VE SAÂDET MEKÂNI OLAN ÇİLEHÂNEYE GİRDİ. UZUN BİR SECDEDEN SONRA CENÂB-I HAKK’A YALVARMAYA BAŞLADI. DAHA SONRA KABR-İ ŞERÎFİN YANINA SADREDDÎN-İ KONEVÎ’NİN HUZÛRUNA GELİP, ALLAHÜ TEÂLÂYA, ONU VESÎLE EDEREK UZUN BİR DUÂ ETTİ. BİZ DE ÂMİN DEDİK. DUÂ BİTİNCE BİZE DÖNEREK; “BİZLER, ELLERİMİZDEKİ SİLÂHLAR VE DİĞER ASKERÎ GÜÇLERİMİZLE, MEMLEKETİMİZİN GÖRÜNÜRDEKİ BEKÇİLERİYİZ. FAKAT HUZÛRUNDA BULUNDUĞUMUZ SADREDDÎN-İKONEVÎ VE ONUN EMSÂLİ OLAN BÜYÜKLER, BU MEMLEKETİN HAKÎKÎ KUMANDANLARIDIR. ALLAHÜ TEÂLÂNIN YARDIMI VE BUNLARIN MÂNEVÎ DESTEKLERİ OLMADIKÇA, BİZİM GÖRÜNÜRDEKİ GÜÇ VE KUVVETİMİZİN HİÇBİR TESİRİ OLAMAZ. ONUN İÇİN BİZ, BİR MEMLEKETE VARDIĞIMIZ ZAMAN, ÖNCE O MEMLEKETİN MÂNEVÎ KUMANDANLARINI ZİYÂRET EDERİZ.” DEDİ.

KONEVÎ CÂMİİNE DEVAMLI GELENLERDEN BİRİ ANLATIR: “SADREDDÎN-İ KONEVÎ’Yİ İKİ DEFÂ RÜYÂMDA GÖRDÜM. İLK GÖRDÜĞÜM GECENİN GÜNDÜZÜNDE, BİR İŞ YÜZÜNDEN BİRÇOK KİMSENİN KALBLERİNİ KIRMIŞ, ONLARI ÇOK ÜZMÜŞTÜM. RÜYÂMDA HEYBETLİ BİR ŞEKİLDE GÖRÜNÜP BANA BUYURDU Kİ: “KİMSEYİ ÜZME, KİMSENİN KALBİNİ KIRMA, KALB KIRMAKTAN ÇOK SAKIN.” BU İHTAR BANA ÇOK TESİR ETTİ. BUNDAN SONRA KİMSENİN KALBİNİ KIRMAMAYA, HERKESLE İYİ GEÇİNMEYE ÇALIŞTIM.

İKİNCİ RÜYÂM DA ŞÖYLE OLDU: İLK RÜYÂMDAN SONRA ARTIK DEVAMLI ONUN KABRİNİN BULUNDUĞU CÂMİYE GİTMEYE BAŞLADIM. CÂMİNİN VE TÜRBENİN TÂMİRATI, BAKIMI VE TEMİZLİĞİ İLE UĞRAŞIYORDUM. BİR GECE RÜYÂMDA BANA GÜLER YÜZLE GÖRÜNÜP; “HİZMETLERİNDEN MEMNUNUM. ALLAHÜ TEÂLÂ BU HİZMETLERİNİ KARŞILIKSIZ BIRAKMAZ.” BUYURDU. BU İKİNCİ RÜYÂDAN SONRA SADREDDÎN-İ KONEVÎ’YE KARŞI SEVGİ VE MUHABBETİM DAHA DA ARTTI. BÜTÜN GÜNÜMÜ, CÂMİ VE TÜRBENİN İŞLERİYLE GEÇİRMEYE BAŞLADIM.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİN NÜSÛS, HUKÛK, EN-NEFEHÂT-ÜL-İLÂHİYYE, MEFÂTÎH-ÜL-GAYB, FÂTİHA TEFSÎRİ, ŞERHU EHÂDÎS-İ ERBAÎN GİBİ ESERLERİ VARDIR.

FAKR NEDİR?

BİR DEFÂSINDA MEVLÂNÂ HAZRETLERİ SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİN DERGÂHINA GİTMİŞTİ. KARŞILIKLI DURMUŞLAR, HİÇ KONUŞMUYORLARDI. BU SIRADA SADREDDÎN KONEVÎ’NİN HİZMETİNİ GÖREN DERVİŞLERDEN OLAN HACI MÂRUF KÂŞİFÎ İÇERİ GİRDİ. BU HİZMETÇİ DEFÂLARCA YAYA OLARAK HACCA GİTMİŞTİ. PEKÇOK VELÎNİN SOHBETİNDE BULUNMUŞTU. İÇERİ GİRİNCE, MEVLÂNÂ HAZRETLERİNE; “FAKR NEDİR?” DİYE BİR SUÂL SORDU. FAKAT HİÇ CEVAP VERMEDİ. BUNUN ÜZERİNE TEKRAR; “FAKR NEDİR?” DİYE SORDU. YİNE CEVAP VERMEDİ. TEKRAR TEKRAR SORUNCA, MEVLÂNÂ HAZRETLERİ KALKIP GİTTİ. BUNUN ÜZERİNE SADREDDÎN-İ KONEVÎ HUZURSUZ OLUP; “EY PÎR-İ HAM! NEDEN VAKİTSİZ SUÂL SORARSIN? SORDUN CEVAP VERDİLER. TEKRAR NEDEN SORDUN?” DEYİNCE, DERVİŞ; “NE CEVAP VERDİLER?” DEDİ. “FAKRIN TÂRİFİNİ YAPTI. O; “ALLAHÜ TEÂLÂYI TANIYINCA, DİL TUTULUR.” HADÎS-İ ŞERÎFİ GEREĞİNCE CEVAB VERDİ. ŞİMDİ LÂYIK OLAN ŞUDUR Kİ, DERVİŞ, ŞEYHİ HUZÛRUNDA TAM BİR TESLİMİYETLE BULUNMALIDIR…”

SON VASİYET

SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİ ÖMRÜNÜN SONLARINA DOĞRU ŞÖYLE VASİYETTE BULUNDU:

“RABBİME HAMD EDER, RESÛLULLAH EFENDİMİZE SALÂT Ü SELÂM EDERİM.

BEN YAKÎNEN İNANIYORUM Kİ, CENNET VE CEHENNEM HAKTIR. AMELLERİN TARTILACAĞI MÎZÂN HAKTIR, DOĞRUDUR. BEN BU İNANÇLA YAŞADIM VE BU ÎMÂNLA VEFÂT EDİYORUM.

SEVDİKLERİM VE TALEBELERİM VEFÂTIMIN İLK GECESİNDE ALLAHÜ TEÂLÂNIN BENİ HER TÜRLÜ AZÂBDAN BAĞIŞLAMASI VE KABÛL ETMESİ NİYETİYLE, YETMİŞ BİN KELÎME-İ TEVHÎD YÂNİ LÂ İLÂHE İLLALLAH DİYEREK TEVHÎD OKUSUNLAR.

DEFNEDİLDİĞİM GÜN KADIN, ERKEK, FAKİR, KİMSESİZ VE DÜŞKÜNLERE KÖR VE KÖTÜRÜM OLANLARA BİN DİRHEM SADAKA DAĞITILMASINI VASİYET EDİYORUM.

BEKÂR OLANLARINIZ ŞAM’A HİCRET ETMEYE ÇALIŞSIN. ÇÜNKÜ YAKINDA BURALARDA BİR TAKIM FİTNELER ZUHÛR EDECEK VE ÇOĞUNUZUN RAHATI KAÇACAK VE SİZE SÖYLEDİĞİMİ HATIRLAYACAKSINIZ. BEN İŞİMİ CENÂB-I HAKK’A HAVÂLE EDİYOR VE O’NA BIRAKIYORUM. DOSTLARIM DUÂLARINDA BENİ HATIRLASIN VE BANA HER TÜRLÜ HAKLARINI HELÂL ETSİNLER. BENİM BIRAKTIĞIM BİLGİLER DE ONLARA HELÂL OLSUN.

ALLAHÜ TEÂLÂDAN KENDİM VE SİZİN İÇİN MAĞFİRET DİLİYORUM. YÂ RABBÎ BANA MAĞFİRET ET. ŞÜPHESİZ SEN MERHÂMET EDİCİSİN.”

(SADREDDÎN-İ KONEVÎ HAZRETLERİNİN; “YAKINDA ÖYLE BİR FİTNE KOPACAK Kİ, ÇOK KİMSELER BU ZULÜMDEN KURTULAMAYACAKTIR. ONUN İÇİN, EVLENMEYEN KİMSELER BUNDAN SONRA ŞAM’A GİDEBİLİRLER.” SÖZLERİYLE, MOĞOLLARIN SELÇUKLU DEVLETİNİ YIKACAKLARINI VE ÇOK ZULÜM EDECEKLERİNİ İŞÂRET ETMİŞLERDİR.)

MÂNEVÎ KUMANDAN

MEVLÂNÂ HAZRETLERİ, SADREDDÎN KONEVÎ’DEN,
ÖNCE GÖÇ ETMİŞ İDİ, BU DÜNYÂ ÂLEMİNDEN.

CENÂZE NAMAZINI, VASİYET GEREĞİNCE,
SADREDDÎN-İ KONEVÎ, KILDIRMAK İSTEYİNCE,

BİRDEN BİRE AĞLAYIP, KENDİNDEN GEÇTİ, FAKAT,
BU HÂLİNDEN HİÇBİR ŞEY, ANLAMADI CEMÂAT.

KENDİNE GELDİĞİNDE, KILDIRDI NAMAZINI,
SONRA SUÂL ETTİLER, ONA, AĞLAMASINI.

BUYURDU: “NAMAZ İÇİN, GEÇTİĞİMDE İLERİ,
GÖRDÜM SAF SAF DİZİLEN, BİNLERCE MELEKLERİ.

PEYGAMBER EFENDİMİZ, ÎMÂM OLMUŞ ONLARA,
CENÂZE NAMAZINI, KILARLARDI O ARA.”

SADREDDÎN KONEVÎ’YDİ, ONA HOCA VE ÜSTAD,
MEVLÂNÂ’DAN SONRA DA, O ETTİ HAKK’A VUSLAT.

ONU VESÎLE EDİP, DUÂ ETSE BİR KİŞİ,
ALLAH’IN İZNİ İLE, HÂSIL OLUR HER İŞİ.

O ZAMANLAR ORDUDA, YÜKSEK RÜTBELİ BİR ZÂT,
SADREDDÎN KONEVÎ’NİN, KABRİNE GELDİ BİZZAT.

ZİYÂRET EYLİYEREK, DUÂ ETTİ BİR NİCE,
SONRA DA CEMÂATE, HİTAB ETTİ ŞÖYLECE:

“HER NE KADAR ORDUDA, KUMANDAN İSEK DE BİZ,
MEMLEKETİN ZÂHİRDE, OLAN BEKÇİLERİYİZ.

VE LÂKİN SADREDDÎN-İ KONEVÎ GİBİ ZEVÂT,
BU DEVLETİN HAKÎKÎ, BEKÇİLERİDİR BİZZÂT.

BİZ BÖYLE VELÎLERİN, MÂNEVÎ DESTEĞİYLE,
KUVVETLİ OLUYORUZ, ALLAH’IN İZNİ İLE.

BUNUN İÇİN İLK DEFÂ, BİR YERE GELİNCE BİZ,
ÖNCE BU VELÎLERİ, ZİYÂRETE GİDERİZ,

HER NE KADAR KUMANDAN, İSEK DE GÜNÜMÜZDE,
MÂNEVÎ KUMANDANLAR, ONLARDIR ÖNÜMÜZDE.”

BİR MÜMİN DE BU ZÂTIN, KABRİNE SIK GİDERDİ,
ONUN FEYZ VE NÛRUNDAN, İSTİFÂDE EDERDİ.

BİR GÜN HAKSIZ OLARAK, BÂZI MÜSLÜMANLARI,
İNCİTİP ÜZMÜŞ İDİ, BİR SEBEPTEN ONLARI.

GÖRDÜ GECE RÜYÂDA, SADREDDÎN KONEVÎ’Yİ,
BUYURDU Kİ: “EVLÂDIM, İNCİTME HİÇ KİMSEYİ.

BU, KÂBE’Yİ YIKMAKTAN, GÜNAHTIR DAHA FAZLA,
ONUN İÇİN KİMSENİN, KALBİNİ KIRMA ASLÂ.”

ÖYLE TESİR ETTİ Kİ, ONA BU BİR NASÎHAT,
İNCİTMEDİ KİMSEYİ, ÖMRÜ BOYUNCA BU ZÂT.

İSTANBUL’DAN KONYA’YA, GİTMİŞ İDİ BİRİ DE,
LÂKİN BİR SIKINTISI, VAR İDİ O GÜNLERDE.

KONYA’DAKİ DOSTUNA, ANLATINCA DERDİNİ,
DEDİ Kİ: “ZİYÂRET ET, KONEVÎ’NİN KABRİNİ.

ONUN VESÎLESİYLE, DUÂ EYLE RABBİNE,
HALLOLUR BU SIKINTIN, O ZÂTIN HÜRMETİNE.”

O DA, BU MÜBÂREĞİN, TÜRBESİNE GİDEREK,
DUÂ ETTİ BU ZÂTI, VESÎLE EYLEYEREK.

SONRA DA İSTANBUL’A, KONYA’DAN ÇIKTI YOLA,
LÂKİN KISA BİR MÜDDET, BURSA’DA VERDİ MOLA.

HENÜZ VÂSIL OLMADAN, İSTANBUL’A BU KİŞİ,
BURSA’DAYKEN BİR GECE, HÂLLEDİLDİ O İŞİ.

İŞİN ÇABUKLUĞUNA, KENDİ DE HAYRET ETTİ,
DEDİ Kİ:”HAKÎKATEN, SERÎ İMİŞ HİMMETİ.”

O, KUR’ÂN-I KERÎMDEN, OKUSA HER NE ZAMAN,
ONUN DAHİ RÛHUNA, GÖNDERİR MUNTAZAMAN.

SADREDDÎN-İ KONEVÎ, HÜRMETİNE İLÂHÎ,
CÜMLE SIKINTILARDAN BERÎ KIL BİZİ DAHİ.

Sareddin Konevi Hz. kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , . Konya’nın Mana Güneşi, Manevi Kumandanı.. için yorumlar kapalı

BURSA KADISI

AZİZ MAHMUD HÜDAYİ HAZRETLERİ

ANADOLU’DA YETİŞEN BÜYÜK VELÎLERDEN. 1541 (H.948) YILINDA ŞEREFLİKOÇHİSAR’DA DOĞDU. BURSA’DA MUHAMMED ÜFTÂDE HAZRETLERİNDEN FEYZ ALDI. 1598 (H.1007) DE ÜSKÜDAR’DA CÂMİ VE DERGÂH YAPTIRDI. 1628 (H.1038)’DE VEFÂT ETTİ. KABRİ, İSTANBUL ÜSKÜDAR’DA KENDİ DERGÂHI YANINDAKİ TÜRBESİNDEDİR.

MAHMÛD HÜDÂYÎ, FADLULLAH BİN MAHMÛD’UN OĞLUDUR. ÇOCUKLUĞU SİVRİHİSAR’DA GEÇTİ. BURADA İLK TAHSÎLİNE BAŞLADI. İLMİNİ İLERLETMEK İÇİN İSTANBUL’A GİTTİ. KÜÇÜK AYASOFYA MEDRESESİNDE TAHSÎLİNE DEVÂM ETTİ. ÇOK ZEKÎ OLUP BİR DEFÂ OKUDUĞUNU ZİHNİNDE TUTAR, TEKRAR KİTABA BAKMAYA LÜZUM HİSSETMEZDİ. HOCALARINDAN NAZIRZÂDE RAMAZAN EFENDİ, ONA HUSÛSÎ BİR İHTİMÂM GÖSTERDİ. MAHMÛD HÜDÂYÎ GENÇ YAŞTA; TEFSÎR, HADÎS, FIKIH VE ZAMÂNIN FEN İLİMLERİNDE BÜYÜK BİR ÂLİM OLDU. HOCASI NÂZIRZÂDE ONU YANINA YARDIMCI OLARAK ALDI. MAHMÛD HÜDÂYÎ, BİR TARAFTAN HOCASI RAMAZAN EFENDİYE YARDIM EDERKEN, DİĞER YANDAN DA HALVETÎ YOLUNUN ŞEYHLERİNDEN MUSLİHUDDÎN EFENDİNİN SOHBETLERİNE KATILARAK TASAVVUF YOLUNDA İLERLEMEYE ÇALIŞTI. BU ARADA HOCASI NÂZIRZÂDE’NİN, EDİRNE’DE BULUNAN SULTAN SELİM MEDRESESİNE TÂYİNİ ÇIKTI. MAHMÛD HÜDÂYÎ, YİRMİ SEKİZ YAŞINDA İKEN HOCASI İLE EDİRNE’YE GİTTİ. RAMAZAN EFENDİ, KISA BİR SÜRE EDİRNE’DE MÜDERRİSLİK YAPTIKTAN SONRA, ŞAM VE MISIR’A KÂDI TÂYİN EDİLDİ. TALEBESİ MAHMÛD HÜDÂYÎ’Yİ ORAYA DA GÖTÜRDÜ. MAHMÛD HÜDÂYÎ MISIR’DA HALVETÎ ŞEYHLERİNDEN KERÎMÜDDÎN HAZRETLERİNDEN DERS ALARAK, TASAVVUF YOLUNDA YETİŞMEYE ÇALIŞTI.

MAHMÛD HÜDÂYÎ OTUZ ÜÇ YAŞINDA İKEN, HOCASI NÂZIRZÂDE İLE BURSA’YA GELDİ. ÜÇ SENE FERHÂDİYE MEDRESESİNDE MÜDERRİSLİK YAPTI. ÜÇ SENE SONRA, HOCASININ VEFÂTI İLE BURSA KÂDILIĞINA GETİRİLDİ. BURSA KÂDISI OLARAK VAZÎFEYE BAŞLIYAN MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ, KÂDILIĞI ESNÂSINDA BİR GECE RÜYÂSINDA CEHENNEM’İ VE CEHENNEM’İN ATEŞİNDE TANIDIĞI BÂZI KİMSELERİN YANDIĞINI GÖRDÜ. BU KORKUNÇ RÜYÂNIN VERDİĞİ DEHŞET VE ÜZÜNTÜ İÇİNDEKİ GÜNLERDE, BİR HANIM BİR DÂVÂ GETİRDİ. BU DÂVADAN SONRA BURSA KÂDILIĞINI BIRAKTI Kİ, HÂDİSE ŞÖYLE İDİ:

O GÜNLERDE BURSA’DA, EVLİYÂULLAHTAN OLAN MUHAMMED ÜFTÂDE HAZRETLERİ HALKIN MÂNEVÎ TERBİYESİ İŞİ İLE MEŞGÛL OLURLARDI. YİNE ÜFTÂDE HAZRETLERİNİ SEVEN FAKİR BİR KİMSE VARDI. HER SENE HAC MEVSİMİNDE HACCA GİTMEK İSTER, FAKAT GİDECEK PARASI OLMADIĞI İÇİN ARZUSUNA KAVUŞAMAZDI. ÜZÜNTÜSÜNDEN HİÇ YÜZÜ GÜLMEZ, GÖZLERİ HEP HACCA GİDENLERİN YOLU ÜZERİNE TAKILIR KALIRDI. EVDE HANIMI, YÜZÜ GÜLMEYEN KOCASININ BU HÂLİNE OLDUKÇA ÜZÜLÜRDÜ. YİNE BİR SENE HAC MEVSİMİNDE, PARASI OLMADIĞI İÇİN HACCA GİDEMEYEN BU FAKİR ÜZÜNTÜSÜNDEN NE YAPACAĞINI ŞAŞIRDI. ARALARINDA GEÇEN BU KONUŞMANIN SONUNDA ELİNDE OLMAYARAK HANIMINA; “EĞER BU SENE DE HACCA GİDEMEZSEM SENİ ÜÇ TALAK İLE BOŞADIM.” DEDİ.

GÜNLER GEÇTİ. KURBAN BAYRAMI YAKLAŞTI. FAKİRİ BİR DÜŞÜNCEDİR ALDI. HACCA GİDEMEZSE, EVDE HANIMI BOŞ OLACAKTI. BİR YERLERDEN BORÇ BULUP HACCA GİDEMEMİŞTİ. NE YAPACAĞINI ŞAŞIRDIĞI BİR GÜN, HATIRINA MUHAMMED ÜFTÂDE GELDİ. HEMEN HUZÛRUNA GİDİP AĞLAYARAK DURUMUNU ANLATTI. O DA; “BİZİM ESKİCİ MEHMED DEDE’YE GİT, SELÂMIMIZI SÖYLE. O SENİ HACCA GÖTÜRÜP DERDİNE DERMÂN OLUR.” BUYURDU. FAKİR, SEVİNEREK HUZÛRDAN AYRILDI, SÜRATLE MEHMED DEDE’NİN DÜKKÂNINA KOŞTU. MEHMED DEDE’YE, HOCASININ SELÂMINI SÖYLEYİP DERDİNİ ANLATTI. MEHMED DEDE:

“EY FAKİR!GÖZLERİNİ KAPA. AÇ DEMEDEN SAKIN AÇMA.” DEDİ. FAKİR GÖZLERİNİ AÇTIĞINDA KENDİLERİNİ MEKKE’DE BULDULAR. MEHMED DEDE, ALLAHÜ TEÂLÂNIN İZNİYLE, FAKİRİ BİR ANDA HİCÂZ’A GÖTÜRMÜŞTÜ. O GÜN, AREFE İDİ, HACILAR ARAFAT’A ÇIKMIŞLARDI. FAKİR VE MEHMED DEDE DE İHRAM GİYİP ARAFAT’A ÇIKTILAR. ERTESİ GÜNÜ KÂBE-İ MUAZZAMADA VAKFEYE DURDULAR. ZİYÂRET EDİLECEK YERLERE GİTTİKTEN SONRA, BURSALI HACILARI BULDULAR. ONLAR, HEMŞEHRİLERİ OLAN MEHMED DEDE’Yİ VE FAKİRİ GÖRÜNCE SEVİNDİLER. FAKİR BİRKAÇ HEDİYE ALIP, BİR KISMINI DA GETİRMELERİ İÇİN KOMŞUSU OLAN HACILARA EMÂNET ETTİ. VEDÂLAŞARAK AYRILDILAR. YİNE MEHMED DEDE’NİN KERÂMETİYLE BİR ANDA, MEKKE-İ MÜKERREMEDEN BURSA’YA GELDİLER.

FAKİR GETİRDİĞİ BÂZI HEDİYELERLE EVE GELİNCE, HANIMI BİRKAÇ GÜNDÜR EVE GELMEYEN KOCASINI EVE ALMAK İSTEMEDİ VE;

“SEN BENİ BOŞAMADIN MI? HANGİ YÜZLE BANA HEDİYE GETİREREK EVE GİRİYORSUN?” DEDİ. KOCASI DA; “HANIM, BEN HACCA GİTTİM GELDİM. İŞTE BU GETİRDİKLERİMİ DE MEKKE’DEN ALDIM.” DEDİYSE DE, KADIN: “BİR DE YALAN SÖYLÜYORSUN. ÜÇ BEŞ GÜN İÇİNDE HACCA GİDİLİP GELİNİR Mİ? SENİ MAHKEMEYE VERECEĞİM.” DEDİ VE KÂDI AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’YE GELEREK; “KÂDI EFENDİ! ARTIK BEN BU ADAMLA BİR ARADA YAŞAYAMAM. NİKÂHIMIZIN FESH EDİLMESİNİ İSTİYORUM. BUNUN KURBAN BAYRAMINDAN İKİ GÜN EVVEL BURSA’DA OLDUĞUNU HERKES BİLİYOR. HÂLBUKİ ONA SORUN, HACCA GİTMİŞ, ARAFAT’A ÇIKMIŞ, ŞEYTAN TAŞLAMIŞ, ZEMZEMLER, SÜRMELER GETİRMİŞ… BENİ ALDATIYOR. BİR HAFTADA ORAYA GİDER, BU İŞLERİ YAPAR VE NASIL GERİ GELİR? YANINA DA BİR YALANCI ŞÂHİT BULMUŞ. “ESKİCİBABA GÖRDÜ, YANIMDAYDI.” DİYOR VE BU HUSUS ŞER’İYE SİCİLİNE İŞLENİYOR.

BU SÖZLER ÜZERİNE AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ, HANIMIN KOCASINI MAHKEMEYE ÇAĞIRTARAK ONU DA DİNLEDİ. FAKİR; HACCA GİTTİĞİNİ, KÂBE-İ MUAZZAMAYI TAVÂF EDİP, ZİYÂRET EDİLECEK YERLERİ GEZDİĞİNİ, BURSALI HACILARLA GÖRÜŞÜP GETİRMELERİ İÇİN EMÂNET DAHİ VERDİĞİNİ İDDİÂ ETTİ. BU SEBEPLE BOŞANMANIN VÂKİ OLMADIĞINI SÖYLEDİ. FAKİR, MEHMED DEDE’Yİ ŞÂHİT GÖSTERDİ. MAHKEMEYE GELEN MEHMED DEDE İSE KÂDININ BU SÖZLERE BİR TÜRLÜ İNANMAK İSTEMEDİĞİNİ GÖREREK; “A KÂDI EFENDİ! ŞEYTAN, ALLAHÜ TEÂLÂNIN DÜŞMANI OLDUĞU HÂLDE, BİR ANDA DÜNYÂNIN BİR UCUNDAN BİR UCUNA GİDİP GELİR DE, BİR VELÎNİN BİR ANDA KÂBE’YE GİTMESİ NİÇİN KABÛL EDİLMEZ!” DEDİ. KÂDI HAYRET EDEREK, MAHKEMEYİ HACILARIN DÖNÜŞÜNE BIRAKTI. ARADAN GÜNLER GEÇTİ. BURSALI HACILAR GELDİ. MAHKEME GÜNÜNDE ŞÂHİD OLARAK, FAKİRİN HAC VAZÎFESİNİ YAPTIĞINI, HATTÂ VERDİĞİ EMÂNETLERİ GETİRDİKLERİNİ BİLDİRDİLER. KÂDI, ŞÂHİTLERİN VERDİĞİ BU İFÂDE İLE DÂVÂCI HANIMIN NİKÂHI FESH ETME İSTEĞİNİ REDDETTİ. BÖYLECE BOŞANMA OLMADI.

ANCAK BU HÂDİSE, KÂDI AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ EFENDİNİN GÜNLERCE AKLINDAN ÇIKMADI VE ÇOK ETKİLEDİ. NİHÂYET ESKİCİ MEHMED DEDE’NİN YANINA GİDİP; “BENİ TALEBELİĞE KABÛL BUYURMANIZ İÇİN GELMİŞTİM.” DEDİ. O DA; “NASÎBİNİZ BİZDEN DEĞİL, ÜFTÂDE’DENDİR. ONUN HUZÛRUNA GİDEREK MÜRÂCAATINIZI BİLDİRİN.” DEDİ. KÂDI EVİNE GİTTİ. HİZMETÇİSİNE ATININ HAZIRLANMASINI EMRETTİ. KENDİSİ DE SIRMALI KAFTANINI, SARIĞINI GİYEREK HAZIRLANAN ATINA BİNDİ. YANINA SEYİSİNİ DE ALIP, ÜFTÂDE HAZRETLERİNİN DERGÂHINA GİTMEK ÜZERE YOLA ÇIKTI. BUGÜNKÜ MOLLA FENÂRÎ CÂMİİNİN DOĞU TARAFINDAKİ SOKAĞA GELDİĞİNDE, ATININ AYAKLARININ BİLEKLERİNE KADAR KAYALARA SAPLANDIĞINI GÖRDÜ. BÜTÜN UĞRAŞMALARINA RAĞMEN BİR ADIM İLERİ SÜREMEDİ. (BU KAYANIN ÜÇ KUZULAR SEMTİNDE OLDUĞU DA SÖYLENMEKTEDİR.) ÇÂRESİZ, ATINDAN İNDİ. SIRMALI KAFTANIYLA ÜFTÂDE DERGÂHINA DOĞRU YÜRÜDÜ. KÂDI, DERGÂHA VARDIĞINDA, BAHÇEDE YAMALI ELBİSELER İÇİNDE BAHÇEYİ ÇAPALAYAN BİR ZÂT GÖRDÜ. ONA HİTÂBEN; “BEN BURSA KÂDISI MAHMÛD’UM. ŞEYH ÜFTÂDE’Yİ GÖRMEK İSTİYORUM. ÇABUK GELDİĞİMİ HABER VER.” DEDİ. KÂDININ HİZMETÇİ ZANNETTİĞİ ŞEYH ÜFTÂDE HAZRETLERİ DİNLEDİ DİNLEDİ, SONRA HAFİFÇE DOĞRULARAK:

“YAZIKLAR OLSUN EY KÂDI EFENDİ! HERHÂLDE YANLIŞ YERE GELDİNİZ. BURASI YOKLUK KAPISIDIR VE BİZ BU KAPININ KULUYUZ. HÂLBUKİ SEN VARLIK SÂHİBİSİN. BU HÂLDE İKİMİZİN BİR ARAYA GELMESİ MÜMKÜN MÜ? SENİN İLMİN, MALIN, MÜLKÜN, ŞÂNIN VE MÂMÛR BİR DÜNYÂN VAR. BİZİM GİBİ KULLARIN ALLAHÜ TEÂLÂDAN BAŞKA KİMSESİ YOKTUR. ATIN BİLE GELMEK İSTEMEYİP AYAKLARI KAYALARA SAPLANMADI MI?” BUYURDU. BU SÖZLER VE YAPTIĞI HATÂ AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’YE ÇOK TESİR ETTİ. GÖZLERİNDEN İKİ SIRA YAŞ DÖKÜLDÜĞÜ HÂLDE; “EFENDİM! HER ŞEYİMİ MÜBÂREK KAPINIZIN EŞİĞİNDE TERK EYLEDİM. DİLEĞİM TALEBENİZ OLABİLMEK VE HİZMETİNİZİ GÖRMEKLE ŞEREFLENMEKTİR. HER NE EMREDERSENİZ YAPMAYA HAZIRIM.” DEDİ. BU SAMÎMÎ İFÂDE ÜZERİNE ÜFTÂDE HAZRETLERİ TÂNE TÂNE BUYURDU Kİ:

“EY BURSA KÂDISI! KÂDILIĞI BIRAKACAK, BU SIRMALI KAFTANINLA BURSA SOKAKLARINDA CİĞER SATACAKSIN. HER GÜN DE DERGÂHA ÜÇ CİĞER GETİRECEKSİN!” HER ŞEYİ BIRAKACAĞINA, HER EMRİ YERİNE GETİRECEĞİNE SÖZ VEREN MAHMÛD HÜDÂYÎ DERHAL KÂDILIĞI BIRAKIP CİĞER SATMAYA BAŞLADI. SIRTINDA SIRMALI KAFTANI OLDUĞU HALDE, CİĞERLERİ, BURSA SOKAKLARINDA, “CİĞERCİ! CİĞERCİİİİ!” DİYE DİYE BAĞIRARAK SATIYORDU. BURSALILARIN HAYRET DOLU BAKIŞLARINA, KADINLARIN VE ÇOCUKLARIN ALAY ETMELERİNE HİÇ ALDIRMIYORDU. ONU GÖRENLER; “BURSA KÂDISI AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ AKLINI OYNATMIŞ, TIMARHÂNELİK OLMUŞ.” DİYORLARDI. BU ŞEKİLDE, NEFSİNİ KIRIP, RÛHUNU YÜKSELTMEK İÇİN HER TÜRLÜ ALAYA ALINMAYA KATLANIYORDU. HER AKŞAM DERGÂHA GELDİĞİNDE HOCASI ONA; “BUGÜN NE YAPTIN? CİĞERLERİ SATABİLDİN Mİ?” DİYE SORUYOR, O DA, BAŞINDAN GEÇENLERİ ANLATIYORDU.

ÜFTÂDE HAZRETLERİ DAHA SONRA, YENİ TALEBESİNİN NEFSİNİ İYİCE KIRMAK VE TERBİYE ETMEK İÇİN ONU DERGÂHTA HELÂ TEMİZLEME İŞİ İLE VAZÎFELENDİRDİ.HÜDÂYÎ BİR GÜN ABDESTHÂNELERİ YIKARKEN KULAĞINA DAVUL-ZURNA SESLERİ GELDİ. ŞÖYLE BİR KULAK KABARTTIĞINDA, KENDİ YERİNE TÂYİN OLUNAN YENİ KÂDININ GELDİĞİNİ VE HALKIN KARŞILAMAYA ÇIKTIĞINI ÖĞRENDİ. BİR ANLIK DALGINLIK İLE KENDİ KENDİNE; “YENİ KÂDI GELİYOR HA!.. BÎÇÂRE MAHMÛD, SEN BÖYLE BİR MESLEĞİ BIRAKTIN. ŞİMDİ ABDESTHÂNELERDE TEMİZLİK YAPIYORSUN.” DİYEREK NEFSİNİN ALDATMASINA YAKALANDI. ANCAK DAHA BU DÜŞÜNCELER GEÇER GEÇMEZ DERHAL TOPARLANDI VE;

“MAHMÛD! SEN ŞEYHİNE NEFSİNİ AYAKLAR ALTINA ALACAĞINA DÂİR SÖZ VERMEMİŞ MİYDİN?” DİYEREK BU HÂLE TÖVBE ETTİ. SONRA DA NEFSİNİ TAHKİR İÇİN ELİNDEKİ SÜPÜRGEYİ ATARAK, TAŞLARI SAKALIYLA SÜPÜRMEYE BAŞLAYACAĞI BİR ANDA, ŞEYHİ ÜFTÂDE HAZRETLERİ KAPIDA GÖRÜNDÜ VE;

“MAHMÛD, EVLÂDIM! SAKAL MÜBÂREK ŞEYDİR. ONUNLA BÖYLE BİR İŞ YAPILMAZ. MAKSAD SANA BU MERTEBEYİ ATLATMAKTI.” BUYURARAK, HÜDÂYÎ’Yİ ALIP İÇERİ DERGÂHA GÖTÜRDÜ.

BÖYLECE NEFSİNİN İSTEK VE ARZULARINA SIRT ÇEVİRİP İSTEMEDİĞİ ŞEYLERİ YAPMAKTA BÜYÜK GAYRET SARFEDEN AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ KISA ZAMANDA ÜSTÂDININ EN ÖNDE VE GÖZDE TALEBESİ OLDU. DEVELER YÜKÜ KİTÂBIN ONA ÖĞRETEMEDİĞİNİ ÜFTÂDE HAZRETLERİNİN BİR BAKIŞI ÖĞRETİYOR, GÖNLÜNDEN GEÇEN BİR SUÂLİNE BİN CEVAP BİRDEN VERİYORDU.

BİR GÜN ÜFTÂDE HAZRETLERİ TALEBELERİ İLE KIRLARDA SOHBET ETMİŞLERDİ. BİR ARA TALEBELER ETRAFA DAĞILARAK HERBİRİ BİRER DEMET ÇİÇEK TOPLADILAR. HÜDÂYÎ EFENDİ İSE ELİNDE KURUMUŞ VE SAPI KIRILMIŞ BİR ÇİÇEK OLDUĞU HÂLDE DÖNDÜ. HERKES HEDİYELERİNİ ŞEYHLERİ ÜFTÂDE HAZRETLERİNE TAKDİM ETMİŞ O DA KABÛL EDEREK MEMNUNİYETİNİ BELİRTMİŞ VE DUÂLAR ETMİŞTİ.HÜDÂYÎ DE HEDİYESİNİ VERİNCE, ÜFTÂDE HAZRETLERİ:

“OĞLUM, ARKADAŞLARINIZ DEMET DEMET ÇİÇEK GETİRDİLER. SİZ BİZE BİR TEK SOLMUŞ ÇİÇEĞİ Mİ LÂYIK GÖRDÜNÜZ?” BUYURDU. HAZRET-İ HÜDÂYÎ DE; “EFENDİMİZE NE GETİRSEM AZDIR. FAKAT KOPARMAK İÇİN EL UZATTIĞIM HER ÇİÇEK ALLAHÜ TEÂLÂYI TESBİH EDİYORDU. BU TESBİHİ İŞİTEREK EL ÇEKİP HİÇ BİRİNİ KOPARAMADIM. ANCAK KURUMUŞ VE SAPININ KIRILMIŞ OLMASINDAN DOLAYI BU ÇİÇEĞİ TESBİHTEN KESİLMİŞ GÖRDÜM. BU SEBEPLE BUNU GETİREBİLDİM.” AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ BU CEVÂBIYLA ŞEYHİNİN BİR KAT DAHA MUHABBET VE TEVECCÜHÜNÜ KAZANDI. ÇÜNKÜ ÜFTÂDE HAZRETLERİ HÜDÂYÎ’YE HER ZAMAN; “EVLÂDIM HER ZERREDE HAKK’I GÖRECEKSİN, HER ZERREYE HAK MUÂMELESİ YAPACAKSIN, BAŞKA YOLU YOK, BU BÖYLEDİR.” DERDİ. SEVİNCİ, TALEBESİNİN BU MERTEBEYE ULAŞMASINDAN GELİYORDU.

NİTEKİM BİR SABAH HÜDÂYÎ HAZRETLERİNİN ARTIK NİHÂYETE ERDİĞİNİ VE HALKI İRŞÂDA, DOĞRU YOLU GÖSTERMEYE BAŞLAYACAĞININ İŞÂRETİNİ VERDİ. HÜDÂYÎ HAZRETLERİ HER SABAH ERKENDEN KALKARAK HOCASININ ABDEST SUYUNU ISITIP HAZIR EDERDİ. O SABAH İSE UYKUYA DALMIŞ VE ANCAK SON VAKİTTE UYANABİLMİŞTİ. DERHÂL İBRİĞİ ALDI. FAKAT ISITMAYA VAKİT YOKTU. ÇÜNKÜ HOCASININ AYAK SESLERİNİ İŞİTİYORDU. İBRİĞİ GÖĞSÜNE BASTIRMIŞ BİR HALDE KALAKALDI. ÜFTÂDE HAZRETLERİ EĞİLEREK; “HAYDİ EVLÂDIM SUYU DÖK.” DEDİ. HÜDÂYÎ HAZRETLERİ İSE İBRİĞİ GÖĞSÜNE BASTIRMIŞ HÂLDE DURUYOR VE BUZ GİBİ OLAN SUYU HOCASININ ELİNE DÖKMEYE KIYAMIYORDU. ÜFTÂDE HAZRETLERİ TEKRAR; “HAYDİ EVLÂDIM! NE DURUYORSUN? GEÇ KALACAĞIZ.” DEYİNCE, ÇEKİNE ÇEKİNE VE KORKARAK SUYU DÖKMEYE BAŞLADI. ANCAK HOCASININ SÖZÜ ONU BİR KAT DAHA ŞAŞIRTTI. “EVLÂDIM MAHMÛD BU SU NE KADAR ISINMIŞ BÖYLE. BUNU NORMAL ATEŞ İLE ISITMAYIP, GÖNÜL ATEŞİ İLE ISITMIŞSIN. BU HÂL ARTIK SENİN HİZMETİNİN TAMAM OLDUĞUNU GÖSTERİYOR.”

BÖYLECE MUHAMMED ÜFTÂDE HAZRETLERİ, HÜDÂYÎ’YE İCÂZET, DİPLOMA VERDİ VE ONU ÇOCUKLUĞUNU GEÇİRDİĞİ SİVRİHİSAR’A, İSLÂMİYETİ YAYMAK, EMİR VE YASAKLARINI BİLDİRMEK ÜZERE GÖNDERDİ. AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ, ÂİLESİYLE BİRLİKTE SİVRİHİSAR’A GİDEREK HİZMETE BAŞLADI. ANCAK BURADA SÂDECE ALTI AY KADAR KALABİLDİ. HOCASININ AYRILIĞINA DAYANAMAYARAK TEKRAR BURSA’YA GELDİ. BURSA’YA GELDİĞİ GÜNLERDE, DOKSAN YAŞINDAN ZİYÂDE OLAN HOCASININ HİZMETİNİ GÖRMEYE BAŞLADI. BU HİZMETLERİNDEN ÇOK MEMNUN OLAN MUHAMMED ÜFTÂDE; “OĞLUM! PÂDİŞÂHLAR ARDINCA YÜRÜSÜN.” DİYE DUÂ ETTİ. O SENE ÜFTÂDE HAZRETLERİ VEFÂT ETTİ.

AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ MÂNEVÎ BİR İŞÂRETLE TRAKYA’YA GİTTİ. BİR MÜDDET SONRA DA ŞEYHÜLİSLÂM HOCA SÂDEDDÎN EFENDİ VÂSITASIYLA İSTANBUL’A GELDİ. KÜÇÜK AYASOFYA CÂMİİ TEKKESİNDE HOCALIK YAPMAYA BAŞLADI. BU ARADA FÂTİH CÂMİİNDE, TALEBELERE, TEFSÎR, HADÎS VE FIKIH DERSLERİ VERDİ. BURADA KALDIĞI MÜDDET İÇİNDE, İLİM VE DEVLET ADAMLARINA KADAR UZANAN GENİŞ BİR MUHİT EDİNDİ. BU ARADA, ÜSKÜDAR’DA KENDİ DERGÂHININ BULUNDUĞU YERİ SATIN ALDI. BURAYA DERGÂHINI İNŞÂ EYLEDİ. DERGÂHINDA YÜZLERCE TALEBENİN YETİŞMESİ İÇİN ÇOK UĞRAŞTI. KISA ZAMANDA NÂMI HER TARAFTA DUYULDU. AKIN AKIN TALEBELER DERGÂHINA KOŞTULAR. HASTA KALBLERİNE ŞİFÂ OLAN SOHBETLERİNE KAVUŞTULAR. ONUN FEYZ VE BEREKETLERİ İLE MÂRİFETULLAHA KAVUŞTULAR. DERGÂH, EN FAKİRİNDEN EN ZENGİNİNE VE EN ÜST KADEMEDEKİ DEVLET RİCÂLİNE KADAR HER TABAKADAN İNSANLAR İLE DOLUP TAŞIYORDU. DEVRİN PÂDİŞÂHLARI DA ONA HÜRMETTE KUSUR ETMİYORLARDI. ÜÇÜNCÜ MURÂD HAN, ÜÇÜNCÜ MEHMED HAN, BİRİNCİAHMED HAN, İKİNCİ OSMAN HAN VE DÖRDÜNCÜ MURÂD HAN’A NASÎHATLARDA BULUNDU. DÖRDÜNCÜ MURÂD HAN’A, SALTANAT KILICINI KUŞATTI.

1595 YILINDA İRANLILARLA YAPILAN TEBRÎZ SEFERİNE FERHAT PAŞA İLE BERÂBER KATILDI. ZAMAN ZAMAN PÂDİŞÂHLARIN DÂVETLİSİ OLARAK SARAYA GİDİP, ONLARLA SOHBETLERDE BULUNDU.AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİNİN, ÇEŞİTLİ CÂMİLERDE VÂZ VERMESİ İÇİN SEVENLERİ DEVAMLI TALEPLERDE BULUNDULAR. O, ÜSKÜDAR İSKELESİNDEKİ MİHRİMAH SULTAN CÂMİİ İLE SULTANAHMED CÂMİİNDE BELLİ GÜNLERDE VÂZ VEREREK, İNSANLARA FEYZ VE MÂRİFET SUNDU.

AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN TALEBESİ OLMAKLA ŞEREFLENMEK İÇİN, HERKES BİRBİRİYLE YARIŞIYORDU. BUNLARIN BAŞINDA; SADRÂZAM HALÎL PAŞA, DİLÂVER PAŞA, ŞEYHÜLİSLÂM HOCA SÂDEDDÎN EFENDİ,ŞEYHÜLİSLÂM HOCAZÂDEESAD EFENDİ, OKÇUZÂDE MEHMED EFENDİ, İBRÂHİM EFENDİ, NEVİZÂDEATÂYÎ EFENDİ GELİYORDU. O ZAMANDAHÜDÂYÎ DERGÂHI, İSTANBUL’UN EN MÜHİM BİR KÜLTÜR MERKEZİ HÂLİNE GELDİ.PEKÇOK ÂLİM YETİŞTİ.

OSMANLI TAHTINDA YİRMİ YIL KADAR SALTANAT SÜREN ÜÇÜNCÜ MURÂD HAN, HÜDÂYÎ HAZRETLERİNE BÜYÜK MUHABBET BESLER VE YAPACAĞI İŞLERDE ONUN İLE İSTİŞÂRE YAPARDI. PÂDİŞÂH 1595 HAZİRANINDA VEFÂT ETTİĞİ ZAMAN, HÜDÂYÎ HAZRETLERİ ŞU İLÂHÎYİ SÖYLEMİŞTİR.

YALANCI DÜNYÂYA ALDANMA YÂ HÛ,
BU DERNEK DAĞILIR DÎVÂN EĞLENMEZ.
İKİ KAPILI BİR VİRÂNEDİR BU,
BUNDA KONAN GÖÇER, KONUK EĞLENMEZ.
BAKMA BUNUN KARASINA AĞINA,
GÖNÜL VERME BOSTANINA BAĞINA,
BENZER HEMÂN ÇOCUK OYUNCAĞINA,
BURDA AKLI OLAN İNSAN EĞLENMEZ.
VÂRINI ÎSÂR ET MEVLÂ YOLUNA,
BUNDA NE EYLERSEN ANDA BULUNA,
BİR GÜN SEFER DÜŞER BERZAH İLİNE,
OTAĞI KALKACAK SULTAN EĞLENMEZ.
SEN EY GÂFİL NE SANDIN RÛZİGÂRI,
DURUR MU ANLADIN LEYL-Ü-NEHÂRI,
YÜKÜN YEYNİLDİGÖR EVVELDEN BÂRI,
YOKSA YOLCU GİDER KERVAN EĞLENMEZ.
DOĞRUSUNA GİDEGÖR BU YOLLARIN
GEÇEGÖR SARPINI YÜCE BELLERİN,
DÜNYÂ ZİNDÂNIDIR MÜMİN KULLARIN,
ZİNDANDA OLAN KUL KOLAY EĞLENMEZ.
ÖMÜR TAMAM OLUP DEFTER DÜRÜLÜR,
SIRAT KÖPRÜSÜ VE MÎZÂN KURULUR,
HAKKIN DERGÂHINDA ELBET DURULUR,
BUYRUĞU TUTULUR FERMÂN EĞLENMEZ.
HÜDÂYÎ N’OLDU BU KADAR PEYGAMBER,
EBÛ BEKR U ÖMER, OSMAN U HAYDAR,
HANİ HABÎBULLAH SIDDÎK-I EKBER,
BUNDA GELEN GİDER BİR CÂN EĞLENMEZ.

ÜÇÜNCÜ MURÂD HANIN YERİNE GEÇEN ÜÇÜNCÜ MEHMED HAN VE ONDAN SONRA TAHTA ÇIKAN BİRİNCİ AHMED HAN DA ŞEYH HÜDÂYÎ HAZRETLERİNE BÜYÜK BİR SAYGI İLE BAĞLI İDİLER.

BİR GÜN SULTAN BİRİNCİ AHMED HAN RÜYÂSINDA; “AVUSTURYA KRALI İLE GÜREŞ TUTTUĞUNU, FAKAT KENDİSİNİN ARKA ÜSTÜ YERE DÜŞTÜĞÜNÜ” GÖRMÜŞTÜ. ZÂHİREN BAKILDIĞINDA RÜYÂ ÇOK KORKUNÇ İDİ. SABAHLEYİN, DERHAL HUZÛRA GETİRİLEN ÂLİMLER VE RÜYÂ TÂBİRCİLERİNDEN HİÇBİRİ BU RÜYÂYI, PÂDİŞÂHI TATMİN EDECEK ŞEKİLDE TÂBİR EDEMEDİ. NİHÂYET ÜSKÜDAR’DA BULUNAN AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN, BU RÜYÂYI TÂBİR EDEBİLECEĞİNİ ARZ ETTİLER. PÂDİŞÂH BİRİNCİ AHMED BİR MEKTUP YAZARAK, YAKINLARINDAN BİRİYLE GÖNDERDİ VE TÂBİR EDİLMESİNİ RİCÂ ETTİ. HABERCİ, MEKTUBU ALIP SÜRATLE ÜSKÜDAR’A GEÇTİ. AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN KAPISINI ÇALDIĞINDA, ONUN İÇERDEN ELİNDE BİR ZARF İLE KAPIYA ÇIKTIĞINI GÖRDÜ. HABERCİNİN GETİRDİĞİ MEKTUBU ALIRKEN, KENDİ ELİNDEKİ MEKTUBU DA PÂDİŞÂHA VERİLMEK ÜZERE VERDİ VE; SULTÂNIMIZIN GÖNDERDİĞİ MEKTÛBUN CEVÂBIDIR.” BUYURDU. MEKTUBU ŞAŞKINLIK İÇİNDE ALAN HABERCİ, DERHAL MEKTUBU SULTÂNA GÖTÜRDÜ VE GÖRDÜKLERİNİ ANLATTI. SULTAN BİRİNCİ AHMED HANIN GÖNDERDİĞİ MEKTUP, DAHA AÇILIP OKUNMADAN CEVÂBI GÖNDERİLMİŞTİ.SULTAN AHMEDHAN, GÖNDERİLEN BU MEKTUBU HEYECANLA OKUDU. DENİYORDU Kİ: “ALLAHÜ TEÂLÂ İNSAN VÜCÛDUNDA ARKAYI, CANSIZ MAHLÛKLARDA İSE TOPRAĞI, EN KUVVETLİ OLARAK YARATTI. İNSAN İLE TOPRAĞIN BİRBİRLERİNE DEĞMESİ, BU İKİ KUVVETİN BİR ARAYA GELMESİ DEMEKTİR. BÖYLECE, PÂDİŞÂHIMIZIN ARKA ÜSTÜ YERE YATMASI İLE BU İKİ KUVVET BİRLEŞMİŞTİR. DOLAYISIYLA BU RÜYÂDAN İSLÂMIN TEMSİLCİSİ OLAN PÂDİŞÂHIMIZIN, KÜFFÂRA KARŞI ZAFER KAZANACAĞI ANLAŞILDI.” PÂDİŞÂH BU TÂBİRİ PEK BEĞENDİ VE; “İŞTE GÖRDÜĞÜM RÜYÂNIN TÂBİRİ BUDUR.” DEDİ. DERHALAZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİNE BİN ALTIN GÖNDERDİ.

DİĞER TARAFTANAZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN HANIMI HÂMİLE OLUP DOĞUMU YAKLAŞMIŞTI. FAKİR OLDUKLARI İÇİN DOĞACAK ÇOCUĞUN İHTİYAÇLARINI ALAMAMIŞLARDI. ÇÜNKÜHÜDÂYÎ HAZRETLERİ KAPISINA GELEN, KENDİSİNE EL AÇAN FAKİR VE İHTİYÂÇ SÂHİPLERİNE HİÇ DÜŞÜNMEDEN NESİ OLSA VERİRDİ. BU SEBEPLE ÇOĞU KEZ EVDE YAKACAK MUM BİLE BULAMAZLARDI. BU SEBEPLE HANIMI;

“BURSA KÂDILIĞINI BIRAKTIN, MEDRESE HOCALIĞINI TERKETTİN…ELİNDEKİ MALINI MÜLKÜNÜ, ONA BUNA VEREREK HARCADIN… DÜNYÂYA GELECEK YAVRUYA SARACAK BİR BEZ PARÇASI BİLE YOK!..” DİYE YAKINIYORDU.

TAM BU SIRADA KAPI ÇALINDI. HÜDÂYÎ HAZRETLERİ KAPIYA DOĞRU GİDERKEN HANIMINA DA; “HÂTUN, ALLAHÜ TEÂLÂ İSTEDİĞİN DÜNYÂLIĞI GÖNDERDİ.” BUYURDU. KAPIYI AÇTIĞINDA SULTAN AHMED HANIN HEDİYELERİNİ VE BİR KESE İÇİNDE GÖNDERDİĞİ BİN ALTINI ALARAK HANIMINA TESLİM ETTİ. ERTESİ GÜN DE PÂDİŞÂH KENDİSİ GELEREK ELİNİ ÖPTÜ VE TALEBESİ OLMAKLA ŞEREFLENDİ.

SULTAN AHMED HAN, BİR GÜN HÜDÂYÎ HAZRETLERİNE BİR HEDİYE GÖNDERMİŞ, O DA BUNU KABÛL ETMEYEREK İÂDE ETMİŞTİ. PÂDİŞÂH BU SEFER AYNI HEDİYEYİ ŞEYH ABDÜLMECÎD SİVÂSÎ’YE GÖNDERDİ. ONUN KABÛL ETMESİ ÜZERİNE BİR GÜN PÂDİŞÂH KENDİSİNE; “BU HEDİYEYİ HÜDÂYÎ’YE GÖNDERDİĞİM HALDE KABÛL BUYURMADILAR.” DEDİ. ABDÜLMECÎD SİVÂSÎ DE; “PÂDİŞÂHIM, HÜDÂYÎ BİR ANKÂDIR Kİ, LÂŞEYE TENEZZÜL ETMEZ.” CEVÂBINI VERDİ.

PÂDİŞÂH BİRKAÇ GÜN SONRA HÜDÂYÎ HAZRETLERİNİN SOHBETİNE GİDİNCE; “GERİ GÖNDERDİĞİNİZ HEDİYEYİ ABDÜLMECÎD EFENDİ KABÛL ETTİ.” DEDİ. BU SÖZ ÜZERİNE HÜDÂYÎ HAZRETLERİ DE; “SULTANIM! ŞEYH ABDÜLMECÎD BİR DERYÂDIR. ONA BİR KATRE NECÂSET DÜŞMEKLE PİSLENMİŞ OLMAZ.” DİYEREK ZÂRİFÂNE BİR CEVAP VERDİ.

SULTAN AHMED HAN, BÜYÜK BİR CÂMİ YAPTIRMAK İSTİYORDU. KARARINI VERDİ VE YERİNİ TESBİT ETTİRDİ. TEMEL ATMA MERÂSİMİ İÇİN HOCASI AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ VE DİĞER ÂLİMLERİ DÂVET ETTİ.KURBANLAR KESİLDİ. TEMEL ATMAK İÇİN İLK KAZMAYI, AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ VURDU. PÂDİŞÂH, YORULUNCAYA KADAR TEMEL KAZDI. BÖYLE BİR BAŞLANGIÇTAN YILLAR SONRA, CÂMİ YAPILDI VE AÇILIŞINI YAPMAK VE CUMÂ HUTBESİNİ OKUMAK ÜZERE AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ DÂVET EDİLDİ. ANCAK O GÜN BEKLENMEDİK BİR ŞEY OLDU. ÖNCE BARDAKTAN BOŞANIRCASINA YAĞMUR BAŞLADI. SONRA FIRTINA İLE BERÂBER DENİZDE DALGALAR BÜYÜDÜ, YÜKSELDİ VE ŞİDDETLENDİ. BU ŞARTLAR ALTINDA ÜSKÜDAR’DAN SARAYBURNU’NA GEÇMEK İMKÂNSIZLAŞMIŞTI. NE VAR Kİ ŞEYH HAZRETLERİ HÜNKÂRA SÖZ VERMİŞTİ. BU SEBEPLE ÜSKÜDAR İSKELESİNE GELDİ VE BİR KAYIK KİRALAYARAK İÇİNE ATLADI. O BİNİNCE SÂDIK TALEBELERİ DURUR MU? HEMEN ONLAR DA BİNDİLER. BÖYLECE ŞEYH HAZRETLERİ YANINDA BİRKAÇ TALEBESİYLE BİRLİKTE SARAYBURNU’NA DOĞRU AÇILDI. ALLAHÜ TEÂLÂNIN İZNİYLE MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİNİN HİMMETİ BEREKETİYLE, KAYIĞIN ÖN, ARKA VE YANLARINDAN BİR KAYIK MESÂFESİNDE DENİZ SÜT LİMAN OLUYOR, DALGALAR KAYIĞA HİÇ TESİR ETMİYORDU. BU ŞEKİLDE HERKES KORKUDAN DENİZE ÇIKAMAZKEN, AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ KAYIĞIYLA SELÂMETLE KARŞIYA GEÇTİ. ÜSKÜDAR İLE SARAYBURNU ARASINDAKİ BU YOLA “HÜDÂYÎ YOLU” DENDİ Kİ, FIRTINADAN UZAK, SELÂMETLE GİDİLEN BİR DENİZ YOLU OLDUĞU KABÛL EDİLİR.

BU SIRADA AHMED HAN DA, FEVKÂNÎ KASR-I HÜMÂYÛNUNDA TELAŞ VE ÜZÜNTÜ İÇERİSİNDE HÜDÂYÎ HAZRETLERİNİ BEKLİYORDU. AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ TAM KÖŞKÜN YANINA GELİNCE, MÜTHİŞ BİR GÜMBÜRTÜ KOPTU. KULAKLARI SAĞIR EDECEK BİR BİÇİMDE PATLAYAN GÜRÜLTÜNÜN ARDINDAN DÜŞEN YILDIRIM, KASR-I HÜMÂYÛNUN BİR YANINI ÇÖKERTTİ. BİNÂ ALLAK BULLAK OLMUŞ; NE PÂDİŞÂH DIŞARI ÇIKABİLİYOR, NE DE BİR KİMSE İÇERİ GİRİP ONU KURTARABİLİYORDU. ANCAK HÜDÂYÎ HAZRETLERİ TELAŞLANMADILAR. KİMSENİN DE TELAŞLANMASINA FIRSAT VERMEDİLER. HEMEN KASR-I HÜMÂYÛNUN ÇÖKEN TARAFINA ASÂSINI DAYAYIP BİNÂNIN YIKILMASINA ENGEL OLDU. SONRA PÂDİŞÂHI VE YANINDAKİLERİ TEK TEK KÖŞKTEN İNDİRDİLER.

BU SIRADA DAYANAK DİREKLERİ DE GETİRİLMİŞ VE ÇÖKEN YANA KONULMUŞTU. KÖŞKTEKİ SON KİŞİNİN DE İNMESİNİ MÜTEÂKİP GEREKLİ TEDBİRLERİN ALINDIĞINI GÖREN HÜDÂYÎ HAZRETLERİ, BASTONUNU DAYADIĞI YERDEN ÇEKTİLER. O ANDA İNANILMAZ BİR OLAY OLDU. KÜÇÜK BİR BASTONUN ÇEKTİĞİ YÜKE DİREKLER DAYANAMAYIP ÇATIR ÇATIR KIRILDI VE BİNÂ ÇÖKTÜ.

BU OLAYI GÖREN HERKES HÜDÂYÎ HAZRETLERİNE DAHA FAZLA GÖNÜLDEN BAĞLANDI. ARTIK YAĞAN YAĞMUR VE KOPAN FIRTINA KİMSENİN UMURUNDA DEĞİLDİ. BÜYÜK BİR ALAYLA SULTANAHMED CÂMİİNE GELİNDİ. SONRA CÂMİ BÜYÜK MÜRŞÎDİN ELİ VE DUÂSI İLE İBÂDETE AÇILDI.

SULTAN AHMED HAN, BİRGÜN BÂZI DEVLET ERKÂNIYLA GEZMEYE ÇIKMIŞLARDI. ORMANLIK BİR YERDE İSTİRÂHAT EDERLERKEN HİZMETÇİLER BİR KOYUN KESİP, KIZARTARAK PÂDİŞÂHA İKRÂM ETTİLER. SULTAN AHMED HAN BESMELE ÇEKEREK ELİNİ ETE UZATTIĞI AN, AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ BELİRİVERDİ. PÂDİŞÂHA; “SULTÂNIM! SAKIN YEMEYİNİZ, O ET ZEHİRLİDİR.” BUYURDU. ETTEN BİR MİKDÂR KESİP, ORADAKİ BİR KÖPEĞE VERDİKLERİNDE, KÖPEĞİN DERHAL ÖLDÜĞÜ GÖRÜLDÜ.

ZAMÂNIN PÂDİŞÂHI AHMED HAN; VEZİRLERİNDEN BİRİNİ AZLETMİŞ, MÜHRÜNÜ DE ÜSKÜDAR TARAFINDA OTURAN BİR BAŞKA VEZİRE GÖNDERMİŞTİ. YOLDA MÜHRÜ GÖTÜREN HABERCİ, BİR DENİZ KAZÂSINA TUTULDUĞU İÇİN MÜHRÜ DENİZE DÜŞÜRDÜ. MÜHRÜN DENİZE DÜŞTÜĞÜNÜ ÖĞRENEN PÂDİŞÂH, AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’YE GİDİP DURUMU ANLATINCA, O DA PÖSTEKİSİNİN ALTINA ELİNİ UZATIP, SULARI DAMLAMAKTA OLAN MÜHRÜ PÂDİŞÂHA TESLİM ETTİ.

SULTAN AHMED HAN, HOCASI AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİNİ ZİYÂRETE GİTMİŞTİ. BİR MÜDDET SOHBETTEN SONRA ATLARINA BİNEREK GEZİNTİYE ÇIKTILAR. KARACAAHMED MEZÂRLIĞININ YANINDAN GEÇERKEN, MAHMÛD HÜDÂYÎ, PÂDİŞÂHA DÖNEREK; “SULTÂNIM! İSTER MİSİNİZ BUGÜN SİZE BİR ŞEY GÖSTEREYİM?” DİYE SORDU. SULTÂNIN, “İSTERİM!” DEMESİ ÜZERİNE, KABRİSTANLIĞA DÖNEREK; “KALKINIZ!” DEDİ. BU HİTÂB KARŞISINDA BÜTÜN ÖLÜLER ARPA BAŞAĞI GİBİ KABİRLERİNİN İÇİNDE DİKİLİVERDİLER. PÂDİŞÂH BU HÂLİ GÖRDÜKTEN SONRA, MAHMÛD HÜDÂYÎ; “DÖNÜNÜZ!” EMRİNİ VERİNCE, KABİR EHLİ YİNE ESKİ HÂLLERİNE DÖNDÜLER.

SULTAN AHMED HAN, PEYGAMBER EFENDİMİZİN MÜBÂREK KADEM-İ ŞERÎFİN İZİ BULUNDUĞU BİR TAŞI MISIR’DA KAYITBAY TÜRBESİNDEN İSTANBUL’A GETİRTMİŞ VE EYYÛB CÂMİİNE KOYDURMUŞTU. SULTANAHMED CÂMİİ TAMAMLANINCA DA NAKŞ-I KADEM ORADAN ALINARAK BURAYA NAKLEDİLDİ. NAKİL İŞİNİN YAPILDIĞI GÜNÜN GECESİNDE SULTAN AHMED ŞÖYLE BİR RÜYÂ GÖRDÜ:

BÜTÜN PÂDİŞÂHLARIN TOPLANDIĞI YÜCE BİR DÎVANDA PEYGAMBER EFENDİMİZ KÂDILIK YAPMAKTADIR. KAYITBAY TÜRBESİNİ ZİYÂRETE VESÎLE OLAN “KADEM-İ ŞERÎF” RESMİNİ KENDİ CÂMİİNE NAKLEDEN SULTAN AHMED’DEN DÂVÂCIDIR. PEYGAMBER EFENDİMİZ DÂVÂCIYI DİNLEDİKTEN SONRA, KADEM-İ ŞERÎFİN ALINDIĞI YERE GERİ VERİLMESİ İSTİKÂMETİNDE KARAR VERİR. SUÇLU MEVKIİNDE OTURAN AHMED HAN, KAN TER İÇERİSİNDE UYANIR VE DERHAL ŞEYHİ AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİNE GİDEREK RÜYÂSINI ANLATIR. HÜDÂYÎ HAZRETLERİ, RÜYÂYI; “EMÂNETİN DERHÂL YERİNE GÖNDERİLMESİ.” ŞEKLİNDE YORUMLAR VE KADEM-İ ŞERÎF TAŞI KAYITBAY TÜRBESİNE İÂDE EDİLİR.

BU HÂDİSE ÜZERİNE SULTAN BİRİNCİ AHMED, “KADEM-İ SAÂDET-İ PEYGAMBERΔ ŞEKLİNDE BİR SORGUÇ YAPTIRIP, CUMÂ, BAYRAM VE DİĞER RESMÎ GÜNLERDE BEREKETLENMEK İÇİN HİLÂFET SARIĞINA TAKMAYA BAŞLADI. AYRICA BİR TAHTA ÜZERİNE RESMEDİLEN “KADEM-İ ŞERÎFİN” KENARINA DA:

N’OLA TÂCIM GİBİ BAŞIMDA GÖTÜRSEM DÂİM
KADEM-İ RESMİNİ DÂİM HAZRET-İ ŞÂH-I RUSÜLÜN
GÜL-İ GÜLZÂR-I NÜBÜVVET O KADEM SÂHİBİDİR
AHMEDÂ DURMA YÜZÜN SÜR KADEMİNE O GÜLÜN.

KITASINI KENDİ HATTIYLA YAZIP ŞEYHİ HÜDÂYÎ EFENDİYE GÖNDERDİ. O DA BUNU DERGÂHININ DUVARINA ASTIRDI.

AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ BİR GÜN AHMED HANI ZİYÂRETE GİTMİŞTİ. PÂDİŞÂH; “EFENDİM! SEYYİD ABDÜLKÂDİR-İ GEYLÂNÎ HAZRETLERİ’NİN, KIYÂMET GÜNÜ TALEBELERİNE VE PEKÇOK GÜNAHKÂR MÜMİNE ŞEFÂAT EDECEĞİ HAKKINDA RİVÂYETLER VAR. BU RİVÂYETLERİN DOĞRULUĞU HAKKINDA NE BUYURURSUNUZ? DİYE SUÂL EYLEDİ. AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HEMEN CEVAP VERMEDİ. BİR MÜDDET MURÂKABE HÂLİNDE KALDIKTAN SONRA; “BU SÖZ DOĞRUDUR.” BUYURDU. SONRA PADİŞÂH; “EFENDİM! ACABÂ ZÂT-I ÂLİNİZİN BİZLERE BİR VÂDİNİZ VE MÜJDENİZ YOK MUDUR?” DİYE SORUNCA, MAHMÛD HÜDÂYÎ ELLERİNİ KALDIRARAK: “YÂ RABBÎ! KIYÂMETE KADAR BİZİM YOLUMUZA KATILAN, BİZİ SEVENLER VE ÖMRÜNDE BİR KERE TÜRBEMİZE GELİP RÛHUMUZA FÂTİHA OKUYANLAR BİZİMDİR. BİZE TALEBE OLANLAR DENİZDE BOĞULMASINLAR. ÖMÜRLERİNİN SONLARINDA FAKÎRLİK GÖRMESİNLER. ÎMÂNLARINI KURTARARAK GİTSİNLER VE ÖLECEKLERİNİ BİLİP HABER VERSİNLER.” DİYE DUÂ EYLEDİ. (ÂLİMLER VE EVLİYÂ BU DUÂNIN KABÛL OLDUĞUNU, BU YOLA MENSUP KİMSELERİN HİÇ DENİZDE BOĞULMADIKLARINI VE PEKÇOK KİMSENİN DE VEFÂT GÜNLERİNE YAKIN, ÖLECEKLERİNİ HABER VERDİKLERİNİ BİLDİRDİLER.)

NİTEKİM AHMED HAN DA ÖLECEĞİNİ BİLİP HABER VERDİ. ŞÂNI YÜCE PÂDİŞÂH 1617 SENESİNDE HASTALANDI. SIRTINDA BİR YARA ÇIKMIŞTI. MÂBEYNCİ MUSTAFA, SULTÂNIN VEFÂTINDAN BİR GÜN ÖNCE HUZÛRUNDA İKEN, AHMED HANIN ODADA SÂHİBİNİ GÖREMEDİĞİ KİMSELERE DÖRT DEFÂ; “VE ALEYKÜM SELÂM.” DEDİĞİNİ İŞİTTİ. SEBEBİNİ SORDUĞUNDA, SULTAN AHMED HAN; “ŞU ANDA YANIMA HAZRET-İ EBÛ BEKR-İ SIDDÎK, HAZRET-İ ÖMER, HAZRET-İ OSMÂN VE HAZRET-İ ALİ GELDİLER. BANA; “SEN DÜNYÂ VE ÂHİRETİN SULTANLIĞINI KENDİNDE TOPLAMIŞSIN. YARIN RESÛLULLAH SALLALLAHÜ ALEYHİ VE SELLEM EFENDİMİZİN YANINDA OLACAKSIN.” BUYURDULAR.” CEVÂBINI VERDİ. HAKÎKATEN ERTESİ GÜN VEFÂT ETTİ. CENÂZESİNİN YIKANMASI İÇİN HOCASI AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ DÂVET EDİLDİ. ANCAK O; “SULTÂNIMI ÇOK SEVERDİM. ŞİMDİ DAYANAMAM. İHTİYÂRLIĞIM SEBEBİYLE BENİ MÂZUR GÖRÜN.” BUYURDU VE TALEBELERİNDEN ŞÂBAN DEDE’Yİ GÖNDERDİ.

KİMYÂ İLMİNİ ÖĞRENMEYE MERAK EDEN BİR KİMSE, MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİNİN BU İLİMDEKİ MAHÂRETİNİ, BİLGİSİNİ ÖĞRENMİŞTİ. BİR GÜN HUZÛRUNA ÇIKARAK, KİMYÂ İLMİNİ ÖĞRENMEK İSTEDİĞİNİ ARZETTİ. O ANDA AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ, DERGÂHININ BAHÇESİNDE BİR ASMA AĞACININ ALTINDA İSTİRAHAT EDİYORDU. HİÇ KİMSEYİ REDDETMEK ÂDETİ OLMADIĞI İÇİN, TALEBENİN BU ARZUSUNU KIRMADI. YENİ TALEBE, BU HUSUSTA BİR MÂRİFET GÖSTERMESİ İÇİN ISRAR EDİNCE, MAHMÛD HÜDÂYÎ ASMA AĞACINDAN BİR YAPRAK KOPARDI. YAPRAĞIN ÜZERİNE BÂZI DUÂLAR OKUDUKTAN SONRA, TALEBENİN HAYRET DOLU BAKIŞLARI ARASINDA YAPRAĞIN ALTIN OLDUĞU GÖRÜLDÜ. TALEBE FAZLA ISRAR EDİNCE BU HÂLİ ÜÇ DEFÂ TEKRÂR ETTİ. TALEBENİN MAKSADI, TEKRÂRLAR ESNÂSINDA DUÂYI ÖĞRENMEKTİ. ÖĞRENDİĞİNE KANÂAT GETİRİNCE; “BU İŞ ÇOK BASİTMİŞ, BEN DE YAPABİLİRİM.” DİYEREK ASMADAN BİR YAPRAK ALDI VE ÜZERİNE ÖĞRENDİKLERİNİ OKUDU. FAKAT BİR TÜRLÜ ALTIN OLMADI. SONRA; “EFENDİM! BEN DE SİZİN OKUDUKLARINIZIN AYNISINI OKUDUĞUM HÂLDE YAPRAK ALTIN OLMADI. SEBEBİ NEDİR ACABÂ?” DİYE SORDU. AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ DE; “EVLÂDIM! KİMYÂYI ÖĞRENEBİLMEK İÇİN, ÖNCE NEFSİ TERBİYE ETMEK İCÂBEDER. NEFSİ KİMYÂ ETMEDEN, BU HALLERE BU MÂRİFETE KAVUŞULAMAZ.” BUYURDU.

AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ ZAMÂNINDA İSTANBUL’DA VEBÂ SALGINI OLMUŞTU. ÖYLE Kİ, HER GÜN YÜZLERCE İNSAN VEBÂDAN ÖLÜYORDU. HER EVİ ÜZÜNTÜYE BOĞAN BU ÂFET KARŞISINDA HALK TOPLANIP AZÎZ MAHMÛD’A BAŞVURDULAR. DUÂ EDİP, SALGINDAN KURTULABİLMELERİ İÇİN TALEBDE BULUNDULAR. FAKAT MAHMÛD HÜDÂYÎ; “BU GİBİ HUSUSLARA KARIŞMAK BİZE UYGUN DEĞİLDİR.” BUYURDUYSA DA, HALK DUÂ ETMESİ İÇİN ISRÂR ETTİLER. ONLARIN BU ISRÂRINA DAYANAMAYAN AZÎZ MAHMÛD HAZRETLERİ; “KARACAAHMED MEZARLIĞINA GİDİNİZ. BİR SERVİ AĞACININ ALTINDA, SÂDECE HASIRI BULUNAN YAŞLI BİR KİMSE OTURUR, İSMİNE HASIRPÛŞ DEDE DERLER. ONU BULUNUZ VE DERDİNİZİ ANLATINIZ. ŞÂYET RED EDERSE, BİZİM GÖNDERDİĞİMİZİ SÖYLEYİNİZ.” DEDİ. HERKES SEVİNÇ İÇİNDE KARACAAHMED MEZARLIĞINA GİTTİ. HASIRPÛŞ DEDE’Yİ BULUP DURUMU ANLATTILAR. HASIRPÛŞ DEDE ÖNCE KABÛL ETMEDİ, MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN GÖNDERDİĞİNİ ÖĞRENİNCE DERHÂL AYAĞA KALKARAK ELLERİNİ AÇTI VE DUÂ ETTİ. GELENLERE DÖNEREK; “BUGÜN BİR KİMSENİN DAHA CENÂZE NAMAZI KILINSIN DA, SONRA VEBÂ SALGINI DURSUN.” DEDİ. O GÜNDEN SONRA VEBÂ SALGININDAN ÖLEN OLMADI.

ZENGİN BİR KİMSE, MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ GÖRMEK, ANLAMAK İÇİN HUZÛRUNA GİTTİ. HİÇKİMSEYE GÖSTERMEDEN, MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN SECCÂDESİNİN YANINA ELİNDEKİ ALTIN DOLU KESEYİ BIRAKTI. AYRILMAK İÇİN İZİN İSTEYİNCE, MAHMÛD HÜDÂYÎ; “BIRAKMIŞ OLDUĞUNUZ ALTINLAR İLE, HEM DÜNYÂ HEM DE ÂHİRET MÂMUR EDİLEBİLİR. ALTIN, VELÎYE DE DELİYE DE LÂZIMDIR. ONUN İÇİN BU ALTINLARI, HAYR YOLUNA SARFETMEK ÜZERE KABÛLÜNDE BİR MAHZUR GÖRMÜYOR, RED ETMEYİ UYGUN BULMUYORUM.” DEYİNCE, O ZENGİN; “EFENDİM KALBİMDE GİZLEDİĞİM ŞEYLERİ AYNEN İFÂDE ETTİNİZ.” DEDİ VE AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’YE MUHABBETİ VE HÜRMETİ ARTMIŞ BİR ŞEKİLDE HUZÛRDAN AYRILDI.

AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ, 1628 (H.1038) SENESİNDE HAKÎKÎ ÂLEME GÖÇTÜ. VEFÂTINDAN ÖNCE TALEBELERİYLE VE TANIDIKLARIYLA HELÂLLEŞTİ, VASİYETİNİ YAPTI. SON NEFESTE DE KELİME-İ ŞEHÂDET GETİREREK RÛHUNU TESLİM ETTİ. TÜRBESİ ÜSKÜDAR’DAKİ DERGÂHINDADIR. ÂŞIKLARI, ONU ZİYÂRET ETMEKTE, FEYZ VE BEREKETLERİNDEN İSTİFÂDE ETMEKTEDİRLER.

HAYATTA İKEN ERKEK EVLATLARININ HEPSİ VEFÂT ETMİŞ BULUNAN HÜDÂYÎ HAZRETLERİNİN ZÜRRİYETİ KIZLARI VASITASIYLA DEVÂM ETMİŞTİR.

AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ, İNSANLARIN EHL-İ SÜNNET ÎTİKÂDINDA BULUNMALARI VE İBÂDETLERİNİ DOĞRU YAPMALARI İÇİN PEKÇOK ESER YAZMIŞTIR. BU ESERLERDEN BÂZILARI ŞUNLARDIR:
1) NEFÂİS-ÜL-MECÂLİS, 2) TECELLİYÂT, 3) DÎVÂN-I İLÂHİYÂT, 4) HABBET-ÜL-MUHABBE, 5) NECÂT-ÜL-GARÎK, 6) TARÎKATNÂME, 7) TEZÂKİR-İ HÜDÂYÎ, 8.) AHVÂL-ÜN- NEBİYY-İL-MUHTÂR ALEYHİ SALEVÂTULLAH-İL-MELİK-İ-CEBBÂR, 9) CÂMİ-UL-FADÂİL VE KÂMİ-UR-REZÂİL, 10) FETH-UL-BÂB VE REF-UL-HİCÂB, 11) EL-FETH-ÜL-İLÂHÎ, 12) HÂŞİYET-ÜL-KÜHİSTÂNÎ FÎ ŞERH-İL-FIKH-I KEYDANÎ, 13) HAYÂT-ÜL-ERVÂH VE NECÂT-ÜL-EŞBÂH, 14) TARÎKAT-I MUHAMMEDİYYE, 15) VÂKIÂT, 16) ŞERHUN ALEL- KASÎDET-İL VİTRİYYE FÎ MEDHİ HAYR-İL-BERİYYE, 17) MENSÛR MEVLÎD-İ NEBÎ…

AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ HAZRETLERİ OĞULLARINDAN BİRİSİNİN SÜNNETİ İÇİN YAPTIRDIĞI MERÂSİM DOLAYISIYLA “DÜNYÂYA MEYLETTİ” DENİLMESİ ÜZERİNE ŞU ŞİİRİ SÖYLEDİ:

ALAN SENSİN VEREN SENSİN KILAN SEN
NE VERDİNSE ODUR DAHİ NEMİZ VAR
HAKÎKAT ÜZRE ANLAYIP BİLEN SEN
NE VERDİNSE ODUR DAHÎ NEMİZ VAR
TUTAN EL U AYAK SENDEN GELÜPDÜR
GÖREN GÖZ U KULAK SENDEN GELÜPDÜR
EFENDİ DİL DUDAK SENDEN GELÜPDÜR
NE VERDİNSE ODUR DAHÎ NEMİZ VAR
HUDÂYÂ BİZ BU ZÂTI KANDA BULDUK
NEYE EF’ÂL SIFÂTI KANDA BULDUK
FENÂYI YÂ SEBÂTI KANDA BULDUK
NE VERDİNSE ODUR DAHÎ NEMİZ VAR
BİZİM AHVÂLİMİZ EY HAYY-U KAYYÛM
CENÂB-I PÂKİNE HEP CÜMLE MÂLÛM
BUYURDUN OLDU İLLA KALDI MÂDÛM
NE VERDİNSE ODUR DAHÎ NEMİZ VAR
HÜDÂYÎ’Yİ SEN ERİŞTİR MURÂDA
SENİNDİR ÇÜNKÜ HÜKM ARZ U SEMÂDA
EFENDİ DAHLİ YOK ĞAYRIN ARADA
NE VERDİNSE ODUR DAHÎ NEMİZ VAR

DAHA BÜYÜK KERÂMET Mİ OLUR?

AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ BİR GÜN, SULTAN AHMED HANLA SARAYDA SOHBET EDİYORDU. BİR ARA ABDEST TÂZELEMEK İSTEDİ. İBRİK VE LEĞEN GETİRDİLER. PÂDİŞÂH HOCASINA HÜRMETEN İBRİĞİ ELİNE ALDI VE ABDEST SUYUNU DÖKTÜ. SULTAN AHMED HANIN ANNESİ DE KAFES ARKASINDA HAVLUYU HAZIRLAMIŞTI. VÂLİDE SULTAN KALBİNDEN; “AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN BİR KERÂMETİNİ GÖRSEYDİM.” DİYE GEÇİRMİŞTİ. BUNUN ÜZERİNE MAHMÛD HÜDÂYÎ, VÂLİDE SULTAN’IN GÖNLÜNDEN GEÇENLERİ ANLAYARAK; “HAYRET! BÂZILARI BİZİM KERÂMETİMİZİ GÖRMEK İSTERLER, HALÎFE-İ RÛY-İ ZEMÎN’İN ELİMİZE SU DÖKÜP, MUHTEREM VÂLİDELERİNİN HAVLU HAZIRLAMASINDAN DAHA BÜYÜK KERÂMET Mİ OLUR?” BUYURDU.

SULTANLAR RİKÂBINDA YÜRÜSÜN!

BİR GÜN SULTAN AHMED HAN, MÜRŞÎDİNİ ZİYÂRET İÇİN ÜSKÜDAR’A GELMİŞTİ. ÇARŞIDAN GEÇERKEN, HÜDÂYÎ HAZRETLERİNİN ALIŞ-VERİŞ ETTİĞİNİ GÖRDÜ. GENÇ HÜNKÂR BU ESNÂDA ATTAYDI. DERHAL ATINDAN İNDİ, HOCASININ ELİNİ ÖPTÜ VE ATINA BİNMESİ İÇİN RİCÂ ETTİ. BİR MÜDDET HÜDÂYÎ HAZRETLERİ AT SIRTINDA ÖNDE VE PÂDİŞÂH DA YAYA OLARAK ARDINCA YÜRÜDÜLER. KISA BİR SÜRE SONRA MAHMÛD HÜDÂYÎ DÜNYÂYI TİTRETEN KOCA BİR PÂDİŞÂHIN, ARKASINDA YAYA YÜRÜMESİNE RÂZI OLMADI VE;
“SULTANIM! SIRF HOCAM MUHAMMED ÜFTÂDE HAZRETLERİNİN DUÂSI VE EMRİ YERİNE GELSİN DİYE BİNDİM. ÇÜNKÜ O; “PÂDİŞÂHLAR RİKÂBINDA YÜRÜSÜN.” DİYE DUÂ ETMİŞTİ.” BUYURARAK ATINDAN İNDİ. ATA TEKRAR SULTAN AHMED HANI BİNDİRDİ.

BİLMİYORUM DEMEK İLMİN YARISIDIR

“EY OĞUL! BİR MECLİSTE BULUNDUĞUN ZAMAN AZ KONUŞ. SANA SORULMAYAN ŞEYE CEVAP VERME. BİR ŞEY SORULURSA CEVÂBINI BİLMİYORSAN, BİLMİYORUM DE. BİLMEDİĞİNE, BİLMEM DEMEK İLMİN YARISIDIR. EĞER CEVÂBINI BİLİYORSAN, KISA CEVAP VER. SÖZÜ UZATMA. MECLİSTE BULUNANLARA İMTİHÂN İÇİN BİR ŞEY SORMA. ONLARLA MÜNÂZARA VE MÜNÂKAŞA ETME. KENDİNİ BEĞENEREK EN BAŞA, YUKARIYA OTURMA. EDEBE ÇOK RİÂYET EYLE. EDEPSİZLİK HER ZAMAN VE HER YERDE YASAK VE SEVİMSİZDİR. HER YERİN KENDİNE MAHSUS BİR EDEBİ VARDIR. ARKADAŞLARINA CÖMERTLİK ET VE İYİ MUÂMELEDE BULUN. DÜNYÂ SEVGİSİNİ GÖNÜLDEN ÇIKAR. ALLAHÜ TEÂLÂNIN RIZÂSINA KAVUŞMAK YOLUNDA SENİN ÖNÜNE VE YOLUNA BİR ŞEY ENGEL OLURSA ONU TERK EYLE.

EY OĞUL! DÜNYÂ VE DÜNYÂ NÎMETİ HAYALDİR. GÖK KUBBESİ ALTINDA HİÇBİR ŞEY AYNI HAL ÜZERE KALMAZ, HEP DEĞİŞİR. ONUN İÇİN DÜNYÂ MALINA, MAKÂMINA VE DÜNYÂ HAYÂTINA GÜVENME. BİZ BU DÜNYÂDA MİSÂFİRİZ, YOLCUYUZ. SONUNDA AYRILIP GİDECEĞİZ. SIKINTIN VARSA ÜZÜLME. BİR AN SONRA NE OLACAĞIMIZ BELLİ DEĞİL.”

BU KIŞ GÜNÜ ÜZÜM OLUR MU?

AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN YÜKSELMESİ BÂZI TALEBELERİN KISKANÇLIĞINA YOL AÇTI. DURUMU SEZEN ÜFTÂDE HAZRETLERİ, AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN BÜYÜKLÜĞÜNÜ GÖSTERMEK İSTEDİ. O SIRADA MEVSİM KIŞ İDİ. DIŞARIDA KAR YAĞIYOR VE FIRTINA ESİYORDU. HAZRET-İ ÜFTÂDE TALEBELERİ İLE YEMEK YİYORLARDI. SOFRAYA PİLAV KONULUNCA ÜFTÂDE HAZRETLERİ; “ŞİMDİ BAĞDAN TAZE KOPMUŞ ÜZÜM OLSA BU YEMEKLE NE GÜZEL GİDERDİ.” DEDİ. BU SÖZ ÜZERİNE TALEBELER İÇLERİNDEN;

“BU KIŞ GÜNÜ, BU KARDA TÂZE ÜZÜM OLUR MU?” DİYE DÜŞÜNÜRLERKEN, AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ DE KENDİ KENDİNE; “MÂDEM Kİ BU SÖZÜ HOCAM SÖYLEDİ, MUTLAKA BUNDA BİR HİKMET VARDIR.” DİYEREK AYAĞA KALKTI VE; “EFENDİM! MÜSÂADE EDERSENİZ BENDENİZ GETİREYİM.” DEYİVERDİ. MÜSÂADE EDİLİNCE, SEPETİ ALDIĞI GİBİ BURSA’NIN ÇEKİRGE MEVKIİNDEKİ BAĞA GİTTİ.BAĞ KARLAR ALTINDA İDİ. BİR ASMA ÇUBUĞUNUN ÜZERİNDEN KARLARI TEMİZLEDİĞİNDE, SALKIM SALKIM ÜZÜMLERİN SARKTIĞINI GÖRDÜ. BUNUN, HOCASI ÜFTÂDE’NİN BİR KERÂMETİ OLDUĞUNU ANLAYIP, ÜZÜMLERİ SEPETE KOYMAĞA BAŞLADI. ASMADAKİ ÜZÜMLER BİTTİĞİNDE, SEPET DE AĞZINA KADAR DOLMUŞ İDİ. SEPETİ OMUZUNA ALARAK YOLA KOYULDU. YOLDA, HIZLI HIZLI YÜRÜRKEN, BİRDEN AYAĞI KAYDI VE BİR ÇUKURA DÜŞTÜ. ÇUKUR DERİN OLDUĞUNDAN, ÇIKMAK İÇİN ÇOK UĞRAŞTI FAKAT BAŞARAMADI. ÇÂRESİZ KALINCA HOCASI ÜFTÂDE’DEN YARDIM İSTEMEK HATIRINA GELDİ VE İÇİNDEN; “İMDÂT! YÂ MÜBÂREK HOCAM!” DER DEMEZ, ÇUKURUN BAŞINDAN BİR SES GELDİ. “EY MAHMÛD! UZAT ELİNİ DE YUKARI ÇEKEYİM.” DİYORDU. BAŞINI KALDIRDIĞINDA BİRİSİNİN KENDİSİNE GÜLÜMSEDİĞİNİ GÖRDÜ. ELİNİ UZATTI. YUKARI ÇIKTIĞINDA, BİR ANDA O KİMSEYİ GÖREMEZ OLDU. YİNE SEPETİ OMUZUNA ALARAK SÜRATLE DERGÂHA DOĞRU GİTTİ. HOCASININ HUZÛRUNA VARDIĞINDA SOHBET DEVÂM EDİYORDU. OMUZUNDA ÜZÜM DOLU SEPETİ GÖREN ARKADAŞLARI ŞAŞIRIP KALDILAR. ÜFTÂDE, YARDIM EDENİN HIZIR ALEYHİSSELÂM OLDUĞUNU SÖYLEDİ. TALEBELER, HOCALARI ÜFTÂDE’NİN, ALLAHÜ TEÂLÂNIN KATINDA YÜKSEK BİR VELÎ OLDUĞUNU VE AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ’NİN HOCALARINA OLAN TESLÎMİYETİNİ BİR KERE DAHA ANLADILAR.

1) SEFÎNET-ÜL-EVLİYÂ; C.2, S.372
2) TAM İLMİHÂL SEÂDET-İ EBEDİYYE; S.1033
3) SEMERÂT-ÜL-FUÂD; S.145
4) ŞAKÂYİK-I NU’MÂNİYYE ZEYLİ (ATÂÎ); S.760
5) FEZLEKE; C.2, S.113
6) EVLİYÂ ÇELEBİ SEYAHATNÂMESİ; C.1, S.479
7) SİLSİLENÂME-İ CELVETÎ; S.82
8.) LEMEZÂT-ÜL-HULVİYYE VR. 187 A
9) TEZÂKÎR-İ HÜDÂYÎ (FÂTİH BLM. 2572)
10) KÜLLİYÂT-I HAZRET-İ HÜDÂYÎ
11) HADÎKAT-ÜL-CEVÂMİ; C.2, S.195
12) MENÂKIB-I AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ
13) AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ VECELVETİYYE TARÎKATI
14) ANADOLU EVLİYÂLARI; S.86-98
15) İSTANBUL VE ANADOLU EVLİYÂLARI; C.1, S.354
16) DİYÂNET İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ; C.4, S.338
17) MEKTÛBÂT, FÂTİH, NR. 2572
18) SEYYİD AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ, ZİVER TEZVEREN
19) KUTBÜ’L-ÂRİFÎN SEYYİD AZÎZ MAHMÛD HÜDÂYÎ, HAYÂTI-MENÂKIBI-ESERLERİ

Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri kategorisinde yayınlandı. BURSA KADISI için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: