Şeytan Adem’e Neden Secde Etmedi?

 

 

Hak’kın yaptıklarını da gör, bizim yaptıklarımızı da. Her ikisini de gör ve bizim yaptığımız işler olduğunu bil, zaten bu meydanda. Ortada halkın yaptığı işler yoksa, her şeyi Hak yapıyorsa, şu halde kimseye “bunu niye böyle yaptın” deme!

Tanrı’nın yaratması, bizim yaptığımız işleri meydana getirmektedir. Bizim işlerimiz Tanrı işinin eseridir.

Söz söyleyen kimse, ya harfleri görür, yahut manayı. Bir anda her ikisini birden nasıl görebilir? İnsan konuşurken manayı düşünür, onu kastederse harflerden gafildir. Hiçbir göz bir anda hem önünü hem ardını göremez. Şunu iyice bil! Önünü gördüğün zaman ardını nasıl görebilirsin?

Madem ki can, harfi manayı bir anda kavrayamıyor, nasıl olur da hem işi yapar, hem o iş yapma kudretini yaratır? Ey oğul! Tanrı, her şeye muhittir. Bir işi yapması, o anda diğer bir işi yapmasına mani olamaz.

Şeytan, “Bima ağveyteni” dedi; o alçak ifrit, kendi fi’lini gizledi.

Adem ise “Zalemna enfüsena” dedi; bizim gibi Hak’kın fiilinden gafil değildir.

Günah ettiği halde edebe riayet ederek Tanrı’ya isnad etmedi. Tanrı’nın halk ettiğini gizledi. O suçu kendine atfettiğinden ihsana nail oldu.

Adem, tövbe ettikten sonra Tanrı, “Ey Adem! O suçu, o mihnetleri, sen de ben yaratmadım mı?” O benim taktirim benim kazam değil miydi; özür getirirken niye onu gizledin?” dedi.

Adem “Korktum, edebi terk etmedim” deyince Tanrı, “İşte ben de onun için seni kayırdım” dedi.

Hürmet eden hürmet görür. Şeker getiren badem şekeri yer. Temiz şeyler temizler içindir; sevgiliyi hoş tut, hoşluk gör; incit, incin!

Ey gönül! Cebirle ihtiyarı birbirinden ayırt etmek için bir misal getir ki ikisini de anlayasın:

Titreme illetinden dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el… her iki hareketi de bil ki Tanrı yaratmıştır; fakat bu hareketi onunla mukayeseye imkan yoktur. İhtiyarınla el oynatmadan pişman olabilirsin; fakat titreme illetine müptela bir adamın pişman olduğunu ne vakit gördün?

Anlayışı kıt biriside şu cebir ve ihtiyar meselesine yol bulsun, bu işi anlasın diye söylediğimiz bu söz, akli bir söz, akli bir bahistir. Fakat zaten bu hilekar akıl, akıl değildir ki.

Akli bahis, inci ve mercan bile olsa can bahsi, başka bir bahistir. Can bahsi başka bir makamdır, can şarabının başka bir kıvamı vardır. Akıl bahisleri hüküm sürdüğü sırada Ömer’le Ebülhakem sırdaştı. Fakat Ömer, akıl aleminden can alemine gelince can bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu. Ebucehil, cana nispetle esasen cahil olmakla beraber his ve akıl bakımından kamildi.

Akıl ve bahsi, bil ki eser, yahut sebeptir (onunla müessir ve müsebbip anlaşılır). Can bahsi ise büsbütün şaşılacak bir şeydir.

Ey nur isteyen! Can ziyası parladı; lazım, mülzem, nafi, muktazi kalmadı. Bir gören kişinin. Nuru doğmuş parlamaktayken sopa gibi bir delilden vazgeçeceği meydandadır.

Yine hikayeye geldik; zaten ne zaman hikayeden ayrıldık ki?

Cehil bahsine gelirsek o Tanrı’nın zindanıdır; ilim bahsine gelirsek onun bağı ve sayvanı. Uyarsak onun sarhoşlarıyız; uyanık olursak onun hikayesinden bahsetmekteyiz. Ağlarsak rızıklarla dolu bulutuyuz; gülersek şimşek!

Kızar, savaşırsak bu, kahrının aksidir, barışır, özür serdedersek muhabbetinin aksidir.

Bu dolaşık ve karmakarışık alemde biz kimiz? Elif gibiyiz. Elif’inse esasen, hiç ama hiçbir şeyi yoktur!

Reklamlar
Mesnevi kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , , , . Şeytan Adem’e Neden Secde Etmedi? için yorumlar kapalı

Mesnevi’den: GERÇEK AŞK

Ey dostlar! Bu hikayeyi dinleyiniz. Hakikatte o bizim bu günkü halimizdir

Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. O hem dünya, hem din saltanatına malikti. Padişah, bir gün hususi adamları ile av için hayvana binmiş, giderken ana caddede bir halayık gördü. O halayığın kölesi oldu. Can kuşu kafeste çırpınmaya başladı. Mal verdi o halayığı satın aldı.Onu alıp arzusuna nail oldu. Fakat kazara o halayık hastalandı.

Birisinin eşeği varmış, fakat palanı yokmuş. Palanı ele geçirmiş, bu sefer eşeği kurt kapmış. Birisinin ibriği varmış, fakat suyu elde edememiş. Suyu bulunca da ibrik kırılmış!

Padişah sağdan, soldan hekimler topladı. Dedi ki: “İkimizin hayatı da sizin elinizdedir. Benim hayatım bir şey değil, asıl canımın canı odur. Ben dertliyim, hastayım, dermanım o .Kim benim canıma derman ederse benim hazinemi, incimi ve mercanımı ( atiye ve ihsanımı) o aldı (demektir)”.

Hepsi birden dediler ki: “Canımız feda edelim. Beraberce düşünüp beraberce tedavi edelim. Bizim her birimiz bir alem Mesih’idir, elimizde her hastalığa bir ilaç vardır.”

Kibirlerinden Allah isterse (inşaallah ) demediler. Allah da onlara insanların acizliğini gösterdi.”İnşaallah” sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadım, insanların yürek katılığını ve mağrurluğunu söylemektir. Yoksa arızi bir halet olan inşaallah’ı söylemeyi unuttuklarını anlatmak değildir. Hey gidi nice inşaallahı diliyle söylemeyen vardır ki canı “inşaallah” la eş olmuştur.

İlaç ve tedavi nevinden her ne yapıldı ise hastalık arttı maksat da hasıl olmadı.O halayıkcağız, hastalıktan kıl gibi olunca padişahın kanlı göz yaşı ırmağa döndü. Kazara sirkengübin safrayı arttırdı. Badem yağı da kuruluk tesirini göstermeye başladı. Karahelileyle kabız oldu, ferahlığı gitti; su, neft gibi ateşe yardım etti.

Padişah, hekimlerin aciz kaldıklarını görünce yalınayak mescide koştu.Mescide gidip mihrap tarafına yöneldi. Secde yeri göz yaşından sırsıklam oldu.Yokluk istiğrakından kendisine gelince ağzını açtı, hoş bir tarzda medhü senaya başladı:
“En az bahşişi dünya mülkü olan Tanrım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen gizlileri bilirsin.Ey daima dileğimize penah olan Tanrı! Biz bu sefer de yolu yanıldık.Ama sen “Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri bilirim. Fakat sen, yine onları meydana dök” dedin.

Padişah, ta can evinden coşunca bağışlama denizi de coşmaya başladı.Ağlama esnasında uykuya daldı. Rüyasında bir pir göründü.
Dedi ki: “Ey padişah, müjde; dileklerin kabul oldu. Yarın bir yabancı gelirse o, bizdendir.O gelen hazık hekimdir. Onu doğru bil, çünkü o emin ve gerçek erenlerdendir.İlacında kati sihri gör, mizacında da Hak kudretini müşahede et.”

Vade zamanı gelip gündüz olunca… güneş doğudan görünüp yıldızları yakınca:Rüyada kendine gösterdikleri zatı görmek için pencerede bekliyordu.Bir de gördü ki, faziletli, fevkalade hünerli, bilgili bir kimse, gölge ortasında bir güneş;Uzaktan hilal gibi erişmekte, yok olduğu halde hayal şeklinde var gibi görünmekte.

Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihanı hayal üzere yürür gör!Onların başları da, savaşları da hayale müstenittir. Öğünmeleri de, utanmaları da bir hayalden ötürüdür.Evliyanın tuzağı olan o hayaller, Tanrı bahçelerindeki ay çehrelilerin akisleridir.

Padişahın rüyada gördüğü hayal de o misafir pirin çehresinde görünüp duruyordu.Padişah bizzat abeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun huzuruna vardı.Her ikisi de aşinalık (yüzgeçlik) öğrenmiş bir tek denizdi, her ikisi de dikilmeksizin birbirine dikilmiş, bağlanmışlardı.
Padişah: “Benim asıl sevgilim sensin, o değil. Fakat dünyada iş işten çıkar.Ey aziz, sen bana Mustafa’sın. Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin uğrunda belime gayret kemerini bağladım” dedi.

Tanrı’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Tanrı’nın lütfundan mahrumdur.Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur.

Alışverişsiz, dedikodusuz Tanrı sofrası gökten iniyordu.Musa kavmi içinde birkaç kimse terbiyesizce “hanı sarımsak, mercimek” dediler.Ondan sonra gökyüzünün sofrası, ekmeği kesildi; ekme, bel belleme, orak sallama kaldı.Sonra İsa şefaat edince Hak, yemek sofrası ve tabaklarla ganimetler gönderdi.Yine küstahlar edebi terk ederek sofradan yemek artığını aşırdılar.

İsa bunlara yalvardı. “Bu devamlıdır, yeryüzünden kalkmaz.Bir ulu kişinin sofrası başında kötü zanna düşmek ve harislik etmek küfürdür” dedi.O rahmet kapısı, hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin yüzlerine kapandı.Zekat verilmeyince yağmur bulutu gelmez zinadan dolayı da etrafa veba yayılır.İçine kasavetten, gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir.

Kim dost yolunda pervasızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur.Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz olmuşlardır.Güneşin tutulması, küstahlık yüzündendir. Bir melek olan Azazil de yine küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.

Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı, canının için çekti.Elini, alnını öpmeğe, oturdu yeri, geldiği yolu sormaya başladı.Sora sora odanın başköşesine kadar çekti ve dedi ki: “Nihayet sabırla bir define buldum.

Ey vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden nişliğin anahtarıdır” sözünün manası, Ey vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden müşkül, konuşmaksızın, dedikodusuz hallolur gider.Sen, gönlümüzde, onların tercümanısın, her ayağı çamura batanın elini tutan sensin.

Ey seçilmiş,ey Tanrı’dan razı olmuş ve Tanrı rızasını kazanmış kişi, merhaba! Sen kaybolursan hemen kaza gelir, feza daralır.Sen, kavmin ulususun, sana müştak olmayan, seni arzulamayan bayağılaşmıştır. Bundan vazgeçmezse…”O ağırlama, o hal hatır sorma meclisi geçince o zatın elini tutup hareme götürdü.

Padişah, hastayı ve hastalığını anlatıp sonra onu hastanın yanına götürdü.Hekim, hastanın yüzünü görüp, nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalığının arazını ve sebeplerini de dinledi.
Dedi ki: “Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri, tamir değil; büsbütün harap etmişler. Onlar, iç ahvalinden haberdar değildirler. Körlüklerinden hepsinin aklı dışarıda.” Hekim, hastalığı gördü, gizli şey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi. Hastalığı safra ve sevdadan değildi.

Her odunun kokusu dumanından meydana çıkar. İnlemesinden gördü ki, o gönül hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o, gönüle tutulmuştur. Aşıklık gönül iniltisinden belli olur, hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir.

Aşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, tanrı sırlarının usturlabıdır. Aşıklık ister cihetten olsun, ister bu cihetten… akıbet bizim için o tarafa kılavuzdur. Aşkı şerh etmek ve anlatmak için ne söylersem söyliyeyim… asıl aşka gelince o sözlerden mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır. Çünkü kalem, yazmada koşup durmaktadır, ama aşk bahsine gelince; çatlar, aciz kalır. Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı , aşıklığı yine aşk şerh etti.

Güneşin vucuduna delil, yine güneştir. Sana delil lazım ise güneşten yüz çevirme. Gerçi gölgede güneşin varlığından bir nişan verir, fakat asıl güneş her an can nuru bahşeyler. Gölge sana gece misali gibi uyku getirir. Ama güneş doğuverince ay yarılır (nuru görünmez olur). Zaten cihanda güneş gibi misli bulunmaz bir şey yoktur. Baki olan can güneşi öyle bir güneştir ki, asla gurub etmez.

Güneş gerçi tektir, fakat onun mislini tasvir etmek mümkündür. Ama kendisinden esir olan güneş, öyle bir güneştir ki, ona zihinde de, dışarıda da benzer olamaz. Nerede tasavvurda onun sığacağı bir yer ki misli tasvir edilebilsin!

Şemseddin’in sözü gelince dördüncü kat göğün güneşi başını çekti, gizlendi. Onun adı anılınca ihsanlarından bir remzi anlatmak vacip oldu.Can şu anda eteğimi çekiyor. Yusuf’un gömleğinden koku almış! “Yıllarca süren sohbet hakkı için o güzel hallerden tekrar bir hali söyle, anlat. Ki yer, gök gülsün, sevinsin. Akıl, ruh ve göz de yüz derece daha fazla sevince, neşeye dalsın” (diyor). “Beni külfete sokma, çünkü ben şimdi yokluktayım. Zihnim durakladı onu görmekten acizim. Ayık olmayan kişinin her söylediği söz… dilerse tefekküre düşsün, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya kalkışsın… yaraşır söz değildir.

Eşi bulunmayan o sevgilinin vasfına dair ne söyleyeyim ki bir damarım bile ayık değil! Bu ayrılığın, bu ciğer kanının şerhini şimdi geç, başka bir zamana kadar bunu bırak!”
(Can) dedi ki: “Beni doyur, çünkü ben açım. Çabuk ol çünkü vakit keskin bir kılıçtır. Ey yoldaş, ey arkadaş! Sufi, vakit oğludur (bulunduğu vaktin iktizasına göre iş görür). “Yarın” demek yol şartlarından değildir. Sen yoksa sufi bir er değilmisin? Vara veresiyeden yokluk gelir”.

Ona dedim ki: “Sevgilinin sırlarını gizli kapaklı geçmek daha hoştur. Sen, artık hikayelere kulak ver, işi onlardan anla! Dilbere ait sırların, başkalarına ait sözler içinde söylenmesi daha hoştur.” O, “Bunu apaçık söyle ki dini açık olarak anmak, gizli anmaktan iyidir. Perdeyi kaldır ve açıkça söyle ki ben, güzelle gömlekli olarak yatmam” dedi.
Dedim ki: “O apaçık soyunur, çırılçıplak bir hale gelirse ne sen kalırsın,ne kucağın kalır, ne belin! İste ama derecesine göre iste; bir otun bir dağı çekmeye kudreti yoktur.

Bu alemi aydınlatan güneş, bir parçacık yaklaştı mı, her şey yandı gitti! Fitneyi, kargaşalığı ve kan dökücülüğü araştırma, Şems-ı Tebrizi’den bundan fazla bahsetme. Bunun sonu yoktur; sen yine hikayeye başla, onu tamamlamana bak.

(Hekim) dedi ki: “Ey padişah, evi halvet et, yakını da uzaklaştır.Köşeden , bucaktan kimse kulak vermesinde ben bu cariyecikten bir şeyler sorayım.”

Oda boşaltıldı, Hekim ile hastadan başka kimsecikler kalmadı. Hekim tatlılıkla yumuşak yumuşak dedi ki: “Memleketin neresi? Çünkü her memleket halkının ilacı başka başkadır. O memlekette akrabandan kimler var? Kime yakınsınız; neye bağlısınız? Elini kızın nabzına koyup birer birer felekten çektiği cevir ve meşakkati soruyordu.

Bir adamın ayağına diken batınca ayağını dizi üstüne kor. İğne ucu ile diken başını arar durur, bulamazsa orasını dudağı ile ıslatır. Ayağa batan dikeni bulmak bu derece müşkül olursa, yüreğe batan diken nicedir? Cevabını sen ver! Her çer çöp (mesabesinde olan,) gönül dikenini göreydi gamlar, kederler; herkese el uzatabilir miydi?

Bir kişi, eşeğin kuyruğu altına diken kor. Eşek onu oradan çıkarmasını bilmez, boyuna çifte atar. Zıplar, zıpladıkça da diken daha kuvvetli batar. Dikeni çıkarmak için akıllı bir adam lazım. Eşek, dikeni çıkarabilmek için can acısı ile çifte atar durur ve yüz yerini daha yaralar. O diken çıkaran hekim üstaddı .

Halayığın her tarafına elini koyup muayene ediyordu. Halayıktan hikaye yolu ile dostların ahvalini sormakta idi. Kız, bütün sırlarını hekime açıkça söylemekte, kendi durağından, efendilerinden, şehrinden ve şehrinin dışından bahsetmekteydi.

Hekim kızın anlatmasına kulak vermekte, nabzına ve nabzının atmasına dikkat etmekte idi. Nabzı kimin adı anılınca atarsa cihanda gönlünün istediği odur(diyordu). Memleketinde ki dostlarını saydı, döktü. Ondan sonra diğer bir memleketi andı. “Memleketinden çıkınca en evvel hangi memlekette bulundun?”dedi.
Kız bir şehrin adını söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi nabzının atması başkalaşmadı.Efendileri ve şehirleri birer birer saydı;o yerleri, yurtları, oralarda geçirdiği zamanları, tuz, ekmek yediği kişileri tekrar tekrar söyledi.Şehir şehir, ev ev saydı döktü, kızın ne damarı oynadı, ne çehresi sarardı.

Hekim şeker gibi Semerkand şehrini soruncaya kadar kızın nabzı tabii haldeydi fazla atmıyordu.Semerkand’ı sorunca nabzı attı, çehresi kızardı, sarardı. Çünkü o, Semerkad’lı bir kuyumcudan ayrılmıştı.O hekim, hastadan bu sırrı elde edip o dert ve belanın aslına erişince:“Onun semti hangi mahallede?” diye sordu. Kız, “Köprü başında, Gatfer mahallesinde” dedi.

Hekim, “Hastalığının ne olduğunu hemen anladım. Seni tedavi hususunda sihirler göstereceğim;Sevin, ilişik etme, emin ol ki yağmur çimenlere ne yaparsa ben de sana onu yapacağım;Ben, senin gamını çekmekteyim, sen gam yeme; ben sana yüz babadan daha şefkatliyim;Aman, sakın ha, bu sırrı kimseye söyleme; padişah senden bunu ne kadar sorup soruştursa yine sakla;Sırların gönülde gizli kalırsa o muradın çabucak hasıl olur;dedi.

Peygamber demiştir ki: “Her kim sırrını saklar ise çabucak muradına erişir.” Tohum toprak içinde gizlenince, onun gizlenmesi, bahçenin yeşillenmesi ile neticelenir. Altın ve gümüş gizli olmasalardı… madende nasıl musaffa olurlar, nasıl altın ve gümüş haline gelirlerdi? O hekimin vaadleri ve lütufları hastayı korkudan emin etti. Hakiki olan vaadleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaadler ise insanı ıstıraba sokar. Kerem ehlinin vaadleri akıp duran, eseri daima görünen hazinedir. Ehil olmayanların, kerem sahibi bulunmayanların vaadleri ise gönül azabıdır.

Ondan sonra hekim, kalkıp padişahın huzuruna gitti.; padişahı bu meseleden birazcık haberdar etti. Dedi ki: “Çare şundan ibaret: bu derdin iyileşmesi için o adamı getirelim. Kuyumcuyu o uzak şehirden çağır, onu altınla, elbise ile aldat.” Padişah, hekimden bu sözü duyunca nasihatini, candan gönülden kabul etti. O tarafa ehliyetli, kifayetli, adil bir iki kişiyi elçi olarak gönderdi.

O iki bey, kuyumcuya padişahtan muştucu olarak Semerkand’e kadar geldiler. Dediler ki: “Ey lütuf sahibi üstad, ey marifette kamil kişi! Öğülmen şehirlere yayılmıştır. İşte filan padişah, kuyumcubaşılık için seni seçti. Zira (bu işte) pek büyüksün, pek kamilsin. Şimdilik şu elbiseyi, altın ve gümüşü al da gelince de padişahın havassından ve nedimlerinden olursun.”

Adam çok malı, çok parayı görünce gururlandı, şehirden çoluk çocuktan ayrıldı. Adam neşeli bir halde yola düştü. Haberi yoktu ki padişah canına kastetmişti. Arap atına binip sevinçle koşturdu, kendi kanının diyetini elbise sandı.

Ey yüzlerce razılıkla sefere düşen ve bizzat kendi ayağı ile kötü bir kazaya giden. Hayalinde mülk, şeref ve ululuk. Fakat Azrail “Git evet, muradına erişirsin” demekte!

O garip kişi yoldan gelince, hekim onu padişahın huzuruna götürdü; Güzellik mumunun başı ucunda yakılması için onu, padişahın yanına izzet ve ikramla iletti.

Padişah onu görünce pek ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim dedi ki: “Ey büyük sultan o cariyeciği bu tacire ver ki visali ile iyileşsin, visalinin suyu o ateşi gidersin.”

Padişah, o ay yüzlüyü kuyumcuya bahşetti, o iki sohbet müştakını birbirine çift etti. Altı ay kadar murat alıp murat verdiler. Bu suretle o kız da tamamen iyileşti.

Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir şerbet yaptı, kuyumcu içti, kızın karşısın da erimeye başladı. Hastalık yüzünden kuyumcunun güzelliği kalmayınca kızın canı, onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti. Kuyumcu, çirkinleşip hastalanınca kızın gönlüde yavaş yavaş ondan soğudu.

Ancak zahiri güzelliğe ait bulunan aşklar aşk değildir. Onlar nihayet bir ar olur. Keşke kuyumcu baştan başa ayıp ve ar olsaydı, tamamı ile çirkin bulunsaydı da başına bu kötü hal gelmeseydi! Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlar aktı, yüzü canına düşman kesildi.

Tavus kuşunun kanadı, kendisine düşmandır. Nice padişahlar vardır ki kuvvet ve azametleri helaklerine sebep olmuştur.

Kuyumcu,”Ben o ahuyum ki göbeğimin miskinden dolayı bu avcı, benim saf kanımı dökmüştür. Ah ben o sahra tilkisiyim ki postum için beni tuzağa düşürüp tuttular, başımı kestiler. Ah ben o filim ki dişimi elde etmek için filci benim kanımı döktü. Beni benden aşağı birisi için öldüren, kanımı döken; bilmiyor ki benim kanım uyumaz! Bu gün bana ise yarın onadır. Böyle benim gibi bir adamın kanı nasıl zayi olur?
Duvar gerçi (günün ilk kısmında yere) uzun bir gölge düşürür; fakat o gölge, gölgeyi meydana getirene avdet eder.

Bu cihan dağdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir” dedi.Kuyumcu bu sözleri söyledi ve hemen toprak altına gitti.
O cariyecik de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu. Çünkü ölülerin aşkı ebedi değildir, çükü ölü tekrar bize gelmez.

Diri aşk ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze olur durur. O dirinin aşkını seç ki bakidir ve canına can katan şaraptan sana sakilik eder.

O ‘nun aşkını seç ki bütün peygamberler, onun aşkı ile kuvvet ve kudret buldular, iş güç sahibi oldular. Sen “Bize o padişahın huzuruna Varmaya izin yoktur” deme. Kerim olan kişilere hiçbir iş güç değildir.

O adamın, hekimin eliyle öldürülmesi, ne ümit içindi ne korkudan dolayı. Tanrının emri ve ilhamı gelmedikçe hekim onu padişahın hatırı için öldürmedi.

Hızır’ın o çocuğun boğazını kesmesindeki sırrı halkın avam kısmı anlayamaz.
Tanrı tarafından vahiy ve cevaba nail olan kişi her ne buyurursa o buyruk, doğrunun ta kendisidir. Can bağışlayan kişi öldürse de caizdir. O, naibdir eli tanrı elidir.

İsmail gibi onun önüne baş koy. Kılıcının önünde sevinerek gülerek can ver. Ki Ahmed’in pak canı, Ahad’la ebediyse senin canında ebede kadar sevinçli ve gülümser bir halde kalsın. Aşıklar, ferah kadehini, güzellerin elleri ile öldürdükleri vakit içerler.

Padişah o kanı şehvet uğruna dökmedi. Suizanda bulunma münakaşayı bırak. Sen onun hakkında kötü ve pis iş işledi deyip fena bir zanda bulundun. Su süzülüp durulunca, berrak bir hale gelince bu berraklıkta bulanıklık ve tortu kalır mı, süzülüş suda tortu bırakır mı?

Bu riyazatlar, bu cefa çekmeler, ocağın posayı gümüşten çıkarması içindir.İyinin kötünün imtihanı, altının kaynayıp tortusunun üste çıkması içindir.
Eğer işi tanrı ilhamı olmasaydı o, yırtıcı bir köpek olurdu, padişah olmazdı. Şehvetten de tertemizdi, hırstan da, nefis isteğinden de. Güzel bir iş yaptı, fakat zahiren kötü görünüyordu.

Hızır denizde gemiyi deldi ise de onun bu delişinde yüzlerce sağlamlık vardı. O kadar nur ve hünerle beraber Musa’nın vehmi, ondan mahçuptu; artık sen kanatsız uçmaya kalkışma. O, kırmızı güldür, sen ona kan deme. O, akıl sarhoşudur, sen ona deli adı takma. Onun muradı Müslüman kanı dökmek olsaydı kafirim, onun adını ağzıma alırsam! Arş kötü kişinin öğülmesinden titrer; suçlardan ve şüpheli şeylerden korunan kişi de kötü methedilince, metheden kişi hakkında fena bir zanna düşer.

O padişahtı, hem de çok uyanık bir padişah. Has bir zattı, hem de tanrı hası. Bir kişiyi böyle bir padişah öldürürse onu, iyi bir bahta eriştirir,en iyi bir makama çeker yüceltir.Eğer onu kahretmede yine onun için bir fayda görmeseydi; o mutlak lütuf nasıl olurda kahretmeyi isterdi?

Çocuk hacamatcının neşterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamından sevinçlidir. Yarı can alır, yüz can bağışlar. Senin vehmine gelmeyen o şey yok mu? Onu verir. Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara düşmüssün; iyice bak!

Mesnevi kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , . Mesnevi’den: GERÇEK AŞK için yorumlar kapalı

MESNEVİ, İLK 18 BEYİT

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

1.     DİNLE, BU NEY NASIL ŞİKAYET EDİYOR, AYRILIKLARI NASIL ANLATIYOR:

2.     BENİ KAMIŞLIKTAN KESTİKLERİNDEN BERİ FERYADIMDAN ERKEK, KADIN… HERKES AĞLAYIP İNLEDİ.

3.     AYRILIKTAN PARÇA PARÇA OLMUŞ KALB İSTERİM Kİ İŞTİYAK DERDİNİ AÇAYIM

4.     ASLINDAN UZAK DÜŞEN KİŞİ, YİNE VUSLAT ZAMANINI ARAR.

5.     BEN HER CEMİYETTE AĞLADIM, İNLEDİM. FENA HALLİLERLE DE EŞ OLDUM, İYİ HALLİLERLE DE.

6.     HERKES KENDİ ZANNINCA BENİM DOSTUM OLDU AMA KİMSE İÇİMDEKİ SIRLARI ARAŞTIRMADI.

7.     BENİM ESRARIM FERYADIMDAN UZAK DEĞİLDİR, ANCAK (HER) GÖZDE, KULAKTA O NUR YOK.

8.     TEN CANDAN, CAN DA TENDEN GİZLİ KAPAKLI DEĞİLDİR, LAKİN CANI GÖRMEK İÇİN KİMSEYE İZİN YOK.

9.     BU NEYİN SESİ ATEŞTİR, HAVA DEĞİL; KİMDE BU ATEŞ YOKSA YOK OLSUN!

10. AŞK ATEŞİDİR Kİ NEYİN İÇİNE DÜŞMÜŞTÜR, AŞK COŞKUNLUĞUNDUR Kİ ŞARABIN İÇİNE DÜŞMÜŞTÜR.

11. NEY, DOSTTAN AYRILAN KİŞİNİN ARKADAŞI, HALDAŞIDIR. ONUN PERDELERİ, PERDELERİMİZİ YIRTTI.

12. NEY GİBİ HEM BİR ZEHİR, HEM BİR TİRYAK, NEY GİBİ HEM BİR HEMDEN, HEM BİR MÜŞTAK KİM GÖRDÜ?

13. NEY KANLA DOLU OLAN YOLDAN BAHSETMEKTE, MECNUN AŞKININ KISSALARINI SÖYLEMEKTEDİR.

14. BU AKLIN MAHREMİ AKILSIZDAN BAŞKASI DEĞİLDİR, DİLE DE KULAKTAN BAŞKA MÜŞTERİ YOKTUR.

15. BİZİM GAMIMIZDAN GÜNLER, VAKİTSİZ BİR HALE GELDİ; GÜNLER YANIŞLARLA YOLDAŞ OLDU.

16. GÜNLER GEÇTİYSE, GEÇİP GİTSİN; KORKUMUZ YOK. EY TEMİZLİKTE NAZİRİ OLMAYAN, HEMEN SEN KAL!

17. BALIKTAN BAŞKA HER ŞEY SUYA KANDI, RIZKI OLMAYANA DA GÜNLER UZADI.

18. HAM, PİŞKİNİN HALİNDEN ANLAMAZ, ÖYLE İSE SÖZ KISA KESİLMELİDİR VESSELAM.

Mesnevi kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , , . MESNEVİ, İLK 18 BEYİT için yorumlar kapalı

ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ’NİN GÖNÜLLERİNDEN..

“İLAHİ ARMAĞAN” İSİMLİ ESERLERİNİN, 59. MECLİSİNDEN…

BİR KİŞİYİ SEVMEK, ÖBÜRÜNE DE KIZMAKLA KARŞILAŞIRSAN, NEFSİNE GÖ­RE SEVME VE ONUN ARZUSU İLE KIZMA. BUNLARI YAPARKEN TABİÎ ARZUNLA YAPMA. HER İKİ HÂLİ DE KİTABA -KUR’ÂN’A- VE SÜNNET’E ARZ ET. SEVGİ İŞİNE UYARLARSA SEV; UYMAZLARSA DÖN. YİNE KIZMAK İÇİN UYARLIK GÖSTERİRLERSE, UY; AKSİ HÂLDE HEMEN DÖN. ŞAYET KİTAP VE SÜNNET’TE BİR HÜKÜM BULAMAZSAN, DOĞRU ZÂTLARIN KALBİNE YÖNEL, ONLARA SOR, HÂLİNİ ÖĞREN. ONLARIN KALBİNE MÜRACAAT ET; O KALPLER DOĞRUDUR. KALP İYİ OLURSA, ALLAH’A EN YAKIN OLAN OLUR. KALP, KİTAP VE SÜNNET’LE AMEL EDERSE HAKK’A YAKIN OLUR. YAKIN OLUNCA, İYİLİĞİNE VE KÖTÜLÜĞÜNE OLAN ŞEYLERİ ÖĞRENİR. HAK İÇİN VE ONUN ZÂTINDAN GAYRİ ŞEYLER İÇİN OLANI ÖĞRENİR. HAKK’I BÂTILI BELLER.

İMANLI OLMANIN İLK DERECESİNDE BULUNAN KİMSENİN DAHİ BİR NURU OLUNCA, İMANDA DERECE ALAN VE SIDDÎK MERTEBESİNİ BULAN KİMSE İÇİN NASIL NUR OLMAZ VE O NURLA İYİYİ KÖTÜYÜ NASIL SEÇEMEZ? PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZ, İMAN SAHİBİ İÇİN ŞÖYLE BUYURUR: “İMAN SAHİBİNİN FERASETİNDEN (BİR ŞEYİN ÖZÜNÜ KAVRAMASIN­DAN) SAKININIZ; ÇÜNKÜ O, ALLAH’IN NURUYLA BAKAR.”

BU NUR, HAK YAKINLIĞINI BULAN İRFAN SAHİBİNDE BULUNUR. O NURLA, HAKK’A YAKINLIK MERTEBESİNE BAKAR, GÖRÜR. VE KALBİ CİHETİYLE HAKK’A NİCE YAKINLIĞI OLDUĞUNU ANLAR. O İRFAN SAHİBİ, MELEKLERİN, NEBİLERİN RUHLARINI GÖRÜR. DOĞRU KİMSELERİN KALBİ ONA AYAN OLUR. ONLARIN RUHÎ DURUMLARINI SEZER. VE ONLARIN HÂLLERİNİ, MAKAMLARINI BİLİR. BUNLARIN HEPSİ, KALBİN SAFİYETİ VE HAK TARAFINDAN VERİLEN, SÜVEYDA -SİYAHÇIK- TÂBİR EDİLEN BİR NOKTADAN İBARET KANLA OLUR. O İRFAN SAHİBİ YARATAN’I İLE SONSUZ BİR FERAH İÇİNDEDİR. O İRFAN SAHİBİ, BİR VASITA OLUR, HAK’TAN ALIR, HALKA DAĞITIR.

İMAN VE İRFAN SAHİPLERİNDEN BİR KISIM VARDIR, KALPLERİ HİKMET DERYASIDIR; DİLLERİ ONU HALKA AKTARIR. ONLARDAN BİR ZÜMRE VARDIR, KALP­LERİ İLİM HAZİNESİDİR, DİLLERİ PELTEK OLUR, HALKA LAF EDEMEZ.

MÜNAFIĞIN BÜTÜN BİLGİSİ DİLİNDEDİR; KALBİ PELTEK OLUR, BİR ŞEY Dİ­YEMEZ. İŞTE BU YÜZDENDİR Kİ, PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZ ŞÖYLE BU­YURUR: “ÜMMETİM İÇİN EN KORKTUĞUM ŞEY, DİLİ BİLGİN, İÇİ BOZUK (MÜ­NAFIK) OLMAKTIR.”

HİÇBİR ŞEY SENİ ALDATMASIN. ALLAH, DİLEDİĞİ İŞİ YAPAR. O’NUN YAPA­CAĞI İŞE BAK VE HÂLİNE AĞLA. BAZI SÂLİH KİMSELERDEN NAKLOLUNDUĞUNA GÖRE; BİR SÂLİH KİŞİ ARKADAŞINI ZİYARETE GİTMİŞ VE ŞÖYLE DEMİŞ: “KARDEŞ, YAKLAŞ DA HÂLİMİZE AĞLAYALIM. HAK BİZİM İÇİN NELER DÜŞÜNÜYOR VE NELER BİLİYORUZ?”

BU, İRFAN SAHİBİ BİR ZÂT TARAFINDAN ANLATILMIŞTIR.

İRFAN SAHİBİ BİR ZÂTIN HÂLİNİ ANLATIRKEN BİR ARİF DE, ŞÖYLE DER: BİRİ VARDI. PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZ’İN ŞU HADÎS-İ ŞERİFİNİ OKUR, AĞLARDI: “SİZDEN BİRİNİZ CENNET EHLİNİN YAPTIĞI İŞİ YAPAR. CENNETLE ARA­SINDA YARIM KOL KALIR, ŞEKAVET HÂLİ YETİŞİR; ONU CEHENNEM EHLİ EDER. VE SİZDEN BİRİNİZ, CEHENNEM EHLİ İŞİNİ YAPAR, SAADET HÂLİ YETİŞİR, BU­LUNDUĞU HÂLDEN ONU KURTARIR, CENNET EHLİ EYLER.”

BAZI SÂLİH KULLARA ŞÖYLE BİR SORU VAKİ OLDU:

“RABB’İNİ GÖREBİLİYOR MUSUN?” BUNA KARŞILIK O DA ŞU CEVABI VERDİ:

“GÖRMESEM YERİMDE DURAMAM.” SONRA BİRİ:

“ONU NASIL GÖRÜYORSUN?” DİYE SORDU. CEVAP OLARAK ŞUNU DEDİ:

“KUL HALKI KALBİNDEN ATAR, HAKK’IN ZÂTINDAN GAYRİ ŞEY KALMAZ­SA DİLEDİĞİ GİBİ O’NA YAKIN OLUR. BAŞKALARI ZAHİR GÖZÜ İLE NASIL GÖRÜYORSA, O DA BÂTIN GÖZÜN İLE ÖY­LESİNE GÖRÜR. PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZ Mİ’RAC GECESİ ONU NASIL GÖRDÜYSE O DA ÖYLE GÖRÜR. BİR KUL UYKUDA KENDİNİ NASIL GÖRÜP KONUŞU­YORSA O KUL DA YARATAN’INI ÖYLE GÖREBİLİR. O KULUN KALBİ AYIK OLARAK. KELÂM SIFATI TECELLİSİNE ERER VE KONUŞUR. O KUL VARLIK GÖZÜNÜ KAPATIN­CA AYNEN O’NU GÖRÜR. BU GÖRÜŞ ŞÜPHEDEN BERİDİR, ZAHİRDE NASIL GÖRÜLÜRSE KALP ÂLEMİ İLE DE AYNI GÖRÜLÜR”

“KUL O’NU GÖRÜR” SÖZÜNE BİR BAŞKA MÂNA DA VERİLEBİLİR. ŞÖYLE Kİ: “O’NUN YAKINLIĞINA ERER; SIFAT TECELLİSİNE MAZHAR OLUR; KERA­METİNİ, FAZLINI, İHSANINI, LÜTFUNU GÖRÜR. O’NUN İYİLİĞİNİ VE VARLIKTA ÇOK
OLDUĞUNU GÖRÜR.” MÂNALARI DA VERİLEBİLİR.

BİR KUL, MARİFET ÂLEMİNDE HAKİKATİ BULUNCA, HAKK’A İTHAM YOLLU GÖRÜR VEYA GÖREMEZ BABINDAN LAFLAR SARF EDEMEZ. BANA VER, ŞUNA VER­ME, GİBİ LAFLAR SÖYLEYEMEZ. O KUL, VARLIĞINDAN FÂNİ VE HAKK’IN ZÂTINDA MÜSTAĞRAK OLUR. BU SEBEPLE, ANLATILAN MAKAMA EREN BİRİ ŞÖYLE DEMİŞ: “İSTEK BENİM NEME? BEN, O’NUN KÖLESİYİM. BİR KÖLE İÇİN EFEN­DİSİNE ARZUSU NE OLABİLİR Kİ?”

BİRİ, KÖLE ALDI. O KÖLE DİN EHLİ VE SÂLİH BİR KİŞİ İDİ. EVE GÖTÜRÜNCE EFENDİ İLE KÖLESİ ARASINDA ŞU KONUŞMA GEÇTİ:

“HANGİ YEMEKLERİ İSTERSİN?”

“HANGİSİNİ YEDİRMEK İSTERSEN!”

“HANGİ ELBİSELERİ GİYMEK DİLERSİN?”

“HANGİSİNİ GİYDİRMEYİ ARZU EDERSEN!”

“EVİMİN NERESİNDE KALMAYI ARZULARSIN?”

“NEREDE OTURMAMI UYGUN BULURSAN!”

“NE GİBİ İŞLERİ GÖRMEYİ ARZU EDERSİN?”

“NEYİ YAPMAMI DİLERSEN?” EFENDİ AĞLAMAYA BAŞLAYARAK:

“BEN DE EFENDİME, RABB’İME KARŞI SENİN GİBİ OLSAYDIM, SAADETİ BULURDUM.” DEDİ.

BUNUN ÜZERİNE KÖLE DEDİ Kİ:

“EFENDİM, BİR KULA, SAHİBİNİN EMRİ DIŞINDA BİR İSTEK VE TALEPTE BULUNMAK YAKIŞIR MI?”

EFENDİ DÜŞÜNDÜ VE:

“SENİ ALLAH İÇİN AZAT EDİYORUM.” DEYİP ONU AZAT ETTİ.

HER KİMİN Kİ, KALBİ İRFAN DUYGUSUYLA DOLAR, ONUN İÇİN İRADE, İSTEK VE DİLEK KALMAZ. VE O ŞÖYLE DER: “İSTEK SAHİBİ OLMAK NEME GEREK?”

İlahi Armağan kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , , . ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ’NİN GÖNÜLLERİNDEN.. için yorumlar kapalı

Seyyid Abdülkadir Geylani – “Fütuhu’l-Gayb” Okumaları

77. Makale: ALLAH’I (C.C.) BİLİP HALKI BIRAKMAK

ALLAH’I (CC) ARADIĞIN ZAMAN HALKI YOK BİL. HALK ARASINA KARIŞTIĞIN ZAMAN NEFSİNİ UZAK TUT. HALKI BIRAKIP HAKK’I (CC) DÜŞÜNDÜĞÜN ZAMAN VARLIĞIN SANA YOK OLDUĞUNU GÖRÜRSÜN. NEFSİNİ KARIŞTIRMADAN HALK ARASINA GİRERSEN ADİL OLURSUN. SANA UYANLAR DA SENDEN EMİN OLURLAR.

İÇ ALEMİNE ÇEKİLDİĞİNDE HER ŞEYİ BIRAK. YALNIZ GİR; O ZAMAN ASIL ARKADAŞINI SIR GÖZÜNLE, BU GÖZLERDEN BAŞKA GÖZLERLE HİKMETTEN GÖRÜRSÜN.

NEFSİN ERİR; YERİNE ALLAH’IN (CC) EMRİ GELİR. O’NA (CC) YAKINLIK GELİR. O ZAMAN GÖRÜRSÜN. BİLGİSİZLİK BİLGİ, UZAK YAKIN; SESSİZLİK HUZUR; KORKU ÜNSİYET OLMUŞTUR.

EV ŞURADA DURAN, SADECE İKİ ŞEY VARDIR: YARADAN VE YARADILAN. YARADANI (CC) KABUL EDERSEN GERİ KALANLARA SÖYLE:

– “ALEMLERİN SAHİBİNDEN BAŞKASI BENİM DÜŞMANIMDIR.”

BU İŞLER KOLAY BİLİNMEZ. TADAN BİLİR. SAFRASI BOZUK OLAN TAD ALAMAZ. ANCAK TEDAVİ SONUNDA TADABİLİR.

EY KARŞIMDA DURAN, DİNLE: İMAN SAHİBİ YARAR İŞ TUTARSA NEFSİ İYİLİĞE DÖNER. KALBİN ANLADIĞINI ANLAR. SONRA SIR OLUR. SONRA FENA BULUR. DAHA SONRA VARLIK OLUR. DOSTLARA KAPILAR AÇIKTIR. NEFSİNİ YOLA GETİR, DOST OL, ORADAN GİR.

EY ŞURADA DURAN, DİNLE: FENA ŞEY, YARATIKLARI YARATANA (CC) KARŞI GÖRMEKTİR. TABİATIN MELEK SIFATINA BÜRÜNMESİDİR. BİR ZAMAN SONRA BU DA YOK OLUR; İLK YARATILIŞ ŞEKLİNİ BULURSUN. İŞTE O ZAMAN SUYUNU HAKK (CC) VERİR. VARLIĞINDA FİLİZLENEN EKENEĞİ O EKER. EĞER BUNU İSTİYORSAN İSLAM OL; HAKK’A (CC) BAĞLAN. SONRA BU YOLUMUZU ARZU ET. DAHA SONRA İLAHİ İLİMLERİ ÖĞRENMEYE KOYUL. MARİFET YOLLARINI BUNDAN SONRA ARA. BUNDAN VÜCUT BUL; VAR OL, VARLIĞIN ONUNLA OLSUN.

ZAHİD OL, İLK İŞ ZAHİDLİKTİR. BU, BİR ANLIK İŞTİR. VEFA SAHİBİ OL, BU DA AZ ZAMANDA ELDE EDİLİR. SONU OLMAYAN GÜZEL İŞ İSE MARİFET YOLUDUR.

Fütuhul Gayb kategorisinde yayınlandı. Seyyid Abdülkadir Geylani – “Fütuhu’l-Gayb” Okumaları için yorumlar kapalı

Merâtib-i sülûk (Sülûkun mertebeleri) ve Yüz Mertebe

9. Derece: UZLET

ALLAH U TEALAL(CC) DÂVUD(A.S.)’A ŞÖYLE VAHYETTİ: ” YA DÂVUD! SANA NE OLUYOR Kİ HALKTAN KOPUYORSUN VE TECRÎD OLUYORSUN? DÂVUD[AS] ŞÖYLE CEVAP VERDİ: “EY RABBİM HALKI SENİN İÇİN TERKEDİYORUM.” ALLAH(CC) ŞÖYLE BUYURDU: “EY DÂVUD! UYANIK OL. VE KENDİNE DİN KARDEŞİ EDİN. KİM Kİ BANA İTAAT HUSUSUNDA SANA MUTABIK OLMAZSA, ONUNLA ASLA DOST OLMA. ÇÜNKÜ O, SENİN APAÇIK DÜŞMANINDIR.” BU HADİS-İ ŞERİFTE TÂLİB-İ HAK OLMAYANLARDAN KAÇARAK UZLETE GİRMENİN CAİZ OLDUĞUNU ANLIYORUZ.

VE TARİKİMİZİN EN ÖNEMLİ ŞARTLARINDAN BİRİ DE AVAMDAN OLAN İNSANLARDAN İ’TİZÂL ETMEKTİR (UZAKLAŞMAKTIR). BU MÂNÂYA MUVAFIK OLARAK HZ. MEVLÂNÂ “DÜNYA VE ÂHİRET İYİLİĞİ İÇİN İNSANLARDAN KAÇMAK DAHA HAYIRLIDIR” BUYURMAKTADIR. EBU BEKİR EL-VERRÂK ŞÖYLE DEDİ: “DÜNYA VE AHİRETE AİT HAYRI, UZLETTE BULDUM. HEM DÜNYA VE HEM AHİRETİN ŞERRİNİ İSE KESRETTE (İNSANLARIN ÇOK OLDUKLARI YERLERDE) BULDUM.” İHLAS VE SIDK, ANCAK HALKTAN KAÇINIP ONLARA OLAN MUHABBETİ KALBTEN SÖKÜP ATMAKLA MÜMKÜNDÜR.

ZÜNNÛN-U MISRÎ ŞÖYLE BUYURDULAR:

“İHLAS VE SIDK’IN HUSULE GELMESİNDE UZLETTEN DAHA GÜZEL BİRŞEY GÖRMEDİM. BİR KİMSE UZLETİN İPİNE SARILIRSA, İHLÂSI MUTLAKA YAKALAYACAKTIR.”

ÇÜNKÜ, İNSANLARI GÖRMEK VE ONLARLA HEMHAL OLMAK, ÇOĞUNLUKLA SÂLİKİN İHLÂSINI FEVT EDER. İMAM GAZÂLÎ HAZRETLERİ BU MEVZUDA ŞÖYLE BUYURMUŞTUR:

“MUHAKKAK Kİ İNSANLAR, İBADETTEN VE TAATTEN HUSULE GELEN İHLASI İFSÂD EDİYORLAR. ALLAH’A ÂSİ OLMAK İSTEMİYOR VE İHLÂSINI MUHAFAZA ETMEK İSTİYORSAN UZLETE ÇEKİL. TA Kİ İNSANLARIN ŞERRİNDEN DE EMİN OLURSUN.”

SÂLİK’E LÂZIM OLAN, HÜCRESİNDE ALLAH’I ZİKREDEREK KALBİNİ MÂSİVADAN TEMİZLEMESİDİR. ABDURRAHMAN ES-SELEMÎ ŞÖYLE DİYOR:

“KİM UZLET YAPMAK İSTİYORSA, GİRMİŞ OLDUĞU UZLETTE SAMİMİ BİR KALP BİLE BÜTÜN İSTEKLERDEN SIYRILMIŞ OLARAK ALLAH’I ZİKRETSİN. KİM UZLETİNİ BU MİNVAL ÜZERE YAPMAZ İSE, ONUN UZLETİ FİTNE OLUR.”

İŞTE BU HAKİKAT GEREĞİNCE SÂLİKİN UZLETİ, ALLAH’IN RIZÂSI İÇİN OLMALIDIR. BUNUN AKSİNE HALK ARASINDA ŞÖHRET BULMAK İÇİN, HALKIN KENDİSİNE RAĞBET ETMESİ İÇİN VE BU SAYEDE BİRTAKIM DÜNYEVÎ MENFAATLERDEN İSTİFÂDE ETMEK İÇİN YAPILAN UZLET ŞEYTANÎ BİR UZLETTİR. VE RİYADAN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR. TARİKATİMİZDE DAHİ BAZILARININ HALKIN TEVECCÜHÜNÜ KAZANMAK, ALAKALARINI AVLAMAK İÇİN BU YOLA BAŞVURDUKLARINI GÖRÜYORUZ. HALBUKİ UZLET KELİMESİNİN HER HARFİ AYRI BİR HUSUSİYETE İŞARET EDER. ŞÖYLEKİ ARAPÇA YAZILIŞ İTİBARİYLE (UZLET) KELİMESİNİN BİRİNCİ HARFİ OLAN ‘AYIN’ HARFİ İLME İŞARET EDER. “Z” HARFİ ZÜHD’E İŞARET EDER. “LAM” HARFİ ALLAH İÇİN OLMASINA VE “TA” HARFİ DE TAKVAYA İŞARET EDER. BU DÖRT ESASIN OLMADIĞI BİR UZLET, ZİLLETTEN BAŞKA BİRŞEY DEĞİLDİR. ZİRA “AYIN” HARFİNİ KALDIRDIĞINIZDA GERİYE KALAN HARFLER “ZİLLET” KELİMESİNİ MEYDANA GETİRİR. ZÜHD’E İŞARET EDEN “ZA”YI KALDIRDIĞINIZDA “İLLET” OLUR. HAL BÖYLE OLUNCA BU HUSUSİYETLERİ GÖZÖNÜNDE BULUNDURMADAN UZLETE GİREN BİR KİMSENİN HAYVANDAN FARKI KALMAZ. UZLETİN HER HARFİ BİR ŞARTI MUHTEVİDİR. UZLETE GİREN KİMSENİN BU DÖRT ŞARTI KATİYYETLE GÖZÖNÜNDE BULUNDURMASI İCAP EDER.

Yolun Mertebeleri kategorisinde yayınlandı. Merâtib-i sülûk (Sülûkun mertebeleri) ve Yüz Mertebe için yorumlar kapalı

Hz. Abdülkadir Geylani – “Fütuhu’l-Gayb” Okumaları

78. MAKALE: MÜCAHEDE EHLİ VE HUYLARI

NEFSİYLE MÜCAHEDE EDENLERİN, BU YOLUN HAKİKATİNİ ARAYANLARIN AŞAĞIDA BELİRTİLEN ON ESASA UYMASI GEREKİR. BUNLARA UYANLAR, NEFİSLERİNE HÂKİM KİMSELERDİR. BU SEBEPLE EN GÜZEL ŞEYLERE KAVUŞURLAR.

BİRİNCİSİ: ALLAH (CC) ADINA YEMİN ETMEK.

BU YEMİN, İSTER DOĞRU İSTERSE YANLIŞ OLSUN; İSTER KASTEN İSTERSE SEHVEN OLSUN YAPILMAMALI. YEMİN ETMEYİ ADET EDİNMEYENE NUR YOLU AÇILIR; ADET EDİNEN ZARARINI MUTLAKA GÖRÜR. YEMİNİ AZ OLANIN, GAYRETİ ÇOKTUR. ARKADAŞLARI ARASINDA SEVİLİR. ALLAH (CC) TARAFINDAN KALBİNE NUR KAPISI AÇILIR. BU NURLA HERKES TARAFINDAN SEÇİLİR. GÖREN SEVER. DÜŞMANLARI ONDAN KORKAR.

İKİNCİSİ: YALANDAN SAKINMAK.

YALAN SÖYLEMEK YAKIŞMAZ. BİLEREK VEYA BİLMEYEREK SÖYLENECEK TEK YALAN, HAYLİ ZARARLARA YOL AÇAR. YALAN SÖYLEMEMEYE ALIŞANIN KALBİ NURLA DOLAR. BİLGİSİ ARTAR. İŞLERİNE BÖYLE DEVAM EDERSE ZAMAN OLUR Kİ SANKİ HİÇ YALAN BİLMEZMİŞ GİBİ OLUR; BU YÜZDEN HERKESİN SEVGİSİNİ KAZANIR. BAŞKASINDAN YALAN İŞİTSE DAHİ AYIPLAMALI. BAŞKASININ YALANINA MANİ OLMAK DA İYİDİR. BUNU YAPMALI; YALAN SÖYLEYENLERİ BIRAKTIRMAK.

ÜÇÜNCÜSÜ: HİÇ KİMSEYE BİR VAADDE BULUNMAMAK.

HERKESE VAADDE BULUNMAK HATADIR, DOĞRU DEĞİLDİR. İNSAN ELİNDE OLMAYAN SEBEPTEN VAADİNİ YERİNE GETİREMEZ, YALANCI OLUR. HERHANGİ BİR VAADDE BULUNAN KATİ SÖZ VERMEMELİ. VAADİNİ İNŞAALLAH GİBİ SÖZLERLE BİTİRMELİDİR.

BU ÂDETİ YERİNE GETİRENLER CÖMERT OLUR. ALLAH (CC) TARAFINDAN HAYÂ PERDESİNE BÜRÜNÜR. DOĞRU İNSANLARIN YANINDA ÇOK SEVİLİR. ALLAH’IN (CC) SEVGİLİ BİR KULU OLUR. DERECESİ YÜCE OLUR.

DÖRDÜNCÜSÜ: YARATILMIŞLARA LANET OKUMAMAK.

LANET ETMEK YERİNDE OLMAZ. NE KİMSEYE LANET NE DE BİR ŞEYE EZİYET YAKIŞMAZ. BUNLAR, İYİLERİN HUYUNDANDIR. BUNUN SONU ÇOK KIYMETLİDİR. KİMSE İÇİN KÖTÜ DİL KULLANMAYANIN HAYATI EMNİYET İÇİNDEDİR. DÜNYASI SELAMET, AHİRETİ İSE AZIKLIDIR. GÜÇLÜK GÖRMEZ. ÇÜNKÜ KENDİSİ KİMSENİN KÖTÜLÜĞÜNÜ İSTEMEMİŞTİR. KULLARIN SAYGISI, ALLAH’IN (CC) RAHMETİ ONUN İÇİN OLUR.

BEŞİNCİSİ: BEDDUA ETMEMEK.

KENDİNE KÖTÜLÜK EDİLSE BİLE KİMSEYE BEDDUA YAKIŞMAZ. KENDİSİNE YAPILAN HER KÖTÜ SÖZ VEYA KÖTÜ İŞE KARŞILIK OLARAK BEDDUA ETMEK HİÇ DE İYİ SAYILMAZ.

BEDDUA ETMEMEYİ ADET HALİNE GETİREN EN YÜCE MAKAMLARA ERER. HUYUNU BUNUNLA BEZEYEN DÜNYADA SEVİLİR, HALKIN KALBİNDE SEVGİSİ OLUR. HERKES DAVETİNE İCABET EDER. HALK ARASINDA EFENDİ OLARAK BİLİNİR.

ALTINCISI: İSLAM KIBLESİNE YÖNELİP NAMAZ KILAN İÇİN KÜFÜR VE NİFAK HÜKMÜ VERMEK.

BU HALİ BENLİĞİNE SİNDİREN İLAHI RAHMETE YAKINDIR. EN BÜYÜK FAZİLET DERECESİNE ULAŞMIŞ OLUR. BU, PEYGAMBERİMİZİN (SAV) SÜNNETİNE UYMAK İÇİN SEÇİLEN EN İYİ YOLDUR. MÜSLÜMANLARDAN HİÇBİRİ İÇİN KÖTÜ HÜKÜM VERMEYENİN MANEVÎ DUYGUSU GELİŞİR, AZAPTAN EMİN OLUR. ALLAH’IN (CC) RIZASINA KAVUŞUR. BU, HER İMAN SAHİBİNİN ELDE ETMESİ GEREKEN EN BÜYÜK FAZİLETTİR. BÜTÜN İNSANLAR BU HUY SAHİBİNE MERHAMET HİSSİ DUYARLAR.

YEDİNCİSİ: KÖTÜLÜKLERE BAKMAMAK VE DUYGULARI KORUMAK.

BUNLAR, İMAN SAHİBİNİN EN BAŞTA YAPMASI GEREKEN İŞTİR. BUNUN MÜKÂFATI DÜNYADA DA GÖRÜLÜR. ÖBÜR ÂLEMDE İSE ELDE EDECEĞİ GÜZELLİĞİN SONU YOKTUR. İNSANLAR İÇİN EN ZOR İŞ BUDUR. ALLAH (CC) BİZLERİ BU YOLDA BAŞARIYA ULAŞTIRSIN. BU GÜZEL HUYLARI YAPMAYI BİZE İHSAN EYLESİN. KALBİMİZDEN KÖTÜ İSTEKLERİN ÇIKMASINA BİZİM İÇİN YARDIMCI OLSUN.

SEKİZİNCİSİ: İNSANLARIN HİÇBİRİNE İŞİNİ GÖRDÜRMEMEK.

BU İŞ VEYA O İŞ GÖREN; İSTER BÜYÜK İSTER KÜÇÜK OLSUN.

İNSAN İÇİN ASIL LAZIM OLAN İNSANLARIN İŞİNİ ALMAK. ONLARIN DERTLERİNİ BİTİRMEK. ONLARDAN HER TÜRLÜ YARDIM İSTEĞİNİ KISMAK. BU HAL ALLAH’A (CC) KULLUK EDEN İÇİN EN GÜZEL İŞTİR. İTTİKA YOLUNU TUTAN KİMSE İÇİN ŞART VE BİR YOLDUR. ESASEN KÖTÜLÜĞÜ YASAK ETMEK; İYİLİĞE TEŞVİK İÇİN BU YOLUN KESİN OLARAK BENİMSENMESİ GEREKİR. ÇÜNKÜ BU HALDE İNSANLAR GÖZE EŞİT OLARAK GÖRÜNÜR. BU YOL SEÇİLMEYE NİYET EDİLİRSE ALLAH (CC) YARDIM EDER. YOLUN TAMAMEN HAKK (CC) TARAFINA DÖNDÜĞÜNÜ GÖRENİN İMANI DAHA DA ARTAR. HAKİKAT KARŞISINDA İNSANLAR ARASINDA SEÇME YAPMAZ. İMAN İZZETİNİ VE SERVETİNİ KORUMA YÖNÜNDEN BUNLARI YAPMAK ZORUNDADIR. ÇÜNKÜ İHLAS KAPISI BURADAN AÇILIR.

DOKUZUNCUSU: İNSANLARIN ELİNDE BULUNAN HER ŞEYDEN ÜMİDİNİ KESMEK.

BU DA İNSAN İÇİN ÖNEMLİDİR. ŞEREFİN KORUNMASINA YARDIMCIDIR. BU HAL ÖZEL BİR GÖNÜL ZENGİNLİĞİDİR. BU HALİN BENİMSENMESİ ŞEREFTİR. TEMİZ BİR İMANI GÖSTERİR. GÖNÜL HASTALIKLARINA ŞİFA OLAN TEVEKKÜLE, ALLAH’A (CC) GÜVENMEYE GÖTÜRÜR.

BU HAL, ALLAH’A (CC) GÖTÜRÜR. BU HAL, ZÜHD YOLUDUR. EN KÜÇÜK KÖTÜLÜK DAHİ OLSA BU YOLA GİRENDEN ÇIKMAZ. BU, ALLAH’INA (CC) TAM GÜVENİ OLANLARIN BENİMSEDİĞİ ADETTİR.

ONUNCUSU: TEVAZU SAHİBİ OLMAK.

ŞİMDİYE KADAR YAZDIKLARIMIZIN EN ÖNEMLİSİ BUDUR. BİR ADAM İBADET Mİ EDİYOR, TEVAZU LAZIM. ALLAH (CC) KATINDA DERECESİNİN YÜKSELMESİNİ Mİ İSTİYOR, TEVAZU YOLUNU TUTMASI GEREK. HALK ARASINDA SEVİLMEK, MANEVÎ MAKAMININ BÜYÜMESİNİ TEMENNİ ETMEK İÇİN TEVAZU SAHİBİ OLMAK İCAP EDER.

DÜNYA VE AHİRET İŞLERİNİN YOLUNA GİRMESİ İÇİN TEVAZU YOLUNUN TUTULMASI ESASTIR. ÇÜNKÜ TEVAZU HUYLARIN TEMELİDİR; GÜZEL HUYLARIN KAYNAĞIDIR. TEVAZU SAHİBİ OLMAYAN HİÇBİR İSTEĞİNE ESMEZ. KUL BUNUNLA YARALI KİMSELERLE BAĞDAŞABİLİR. VE BUNUNLA ALLAH (CC) RIZASINA KAVUŞMASI MÜMKÜN OLUR. İMAN SAHİBİNİN AÇIKTA, GİZLİDE TEVAZU SAHİBİ OLMASI TAKVA DERECESİNİN ONDA GELİŞMİŞ OLMASINA İŞARETTİR.

TEVAZU ESAS MANASI İLE İNSANIN HER GÖRDÜĞÜ ŞEYİ KENDİNDEN ÜSTÜN OLDUĞU VEYA OLACAĞI İNANCINA SAHİP OLMALIDIR. HER GÖRDÜĞÜ KİMSE İÇİN:

– “BELKİ BU BENDEN DAHA ÜSTÜNDÜR. ALLAH (CC) TARAFINDAN BENDEN DAHA FAZLA SEVİLMİŞTİR…”

DEMELİ VE BU KANAATİ BENLİĞİNE SİNDİRMELİDİR. KENDİNDEN KÜÇÜĞÜ GÖRDÜĞÜNDE:

– “KÜÇÜKTÜR, HENÜZ YARADANA KARŞI GELMEMİŞTİR. HALBUKİ BEN ALLAH’A (CC) İSYAN ETTİM, KARŞI GELDİM; BU BENDEN HAVIRLIDIR.”

DEMELİ… BÜYÜK İÇİN DE ŞÖYLE DEMELİ:

BİR BİLGİNİ GÖRÜRSE;

– “BU BİLGİNDİR, BENİM BİLMEDİĞİMİ BİLİYOR. BANA VERİLMEYEN ONA VERİLMİŞTİR. ONUN BİLDİĞİNİ BEN BİLMİYORUM, O BİLDİĞİYLE AMEL EDİYOR; BENSE CAHİLİM, YAPAMIYORUM.”

DEMELİ… CAHİL BİR KİMSEYİ GÖRDÜĞÜ ZAMAN DA:

– “O BİLMEYEREK GÜNAH İŞLİYOR, BEN BİLEREK YAPIYORUM; ÖLDÜĞÜMÜZ ZAMAN BİLİNİR.”

ŞEKLİNDE DEMELİDİR. BİR KÂFİRLE KARŞILAŞTIĞI ZAMAN DA ŞÖYLE DEMELİ:

– “BELKİ DİNE GELİR, İMANLI OLUR. BELKİ BERİ GÜNAHLARIM YÜZÜNDEN İMANSIZ GİDEBİLİRİM. SONUMUZUN NE OLACAĞI BİLİNMEZ…”

– “İŞTE EN BÜYÜK İŞ BU HALİ ALMAKTIR. İNSANIN FAYDALANACAĞI İLK VE SON İŞ, TEVAZUDUR. KUL BU HALİ RUHUNDA DUYDUĞU VE TEVAZU DERECESİNE ÇIKTIĞI ZAMAN ALLAH (CC) İÇİN NASİHAT İZNİ ALIR. HERKESE NASİHAT VERMEYE KOYULUR. DÜNYA VE AHİRET İŞLERİNE DAİR BÜTÜN ÜZÜNTÜLERİ GİDER. ARTIK ALLAH’IN (CC) SEVMİŞ OLDUĞU İNSANLARDAN SAYILIR. ŞEYTANIN DA EN BÜYÜK DÜŞMANI SAYILIR. RAHMET KAPISINA VARMIŞ SAYILIR ARTIK.”

SON OLARAK BİRKAÇ SÖZ DAHA SÖYLEMEK GEREKECEK Kİ BU DA KİBİR ÜZERİNE OLACAK. BİLİNDİĞİ GİBİ TEVAZU KİBRİN ZITTIDIR. KİBİRLİ OLANDA TEVAZU OLMAZ. BU YÜZDEN KİBİRLİ OLMAK İMAN SAHİBİNE YARAMAZ. İNSAN BU YOLUN TAM GERÇEKLEŞMESİNİ İSTİYORSA KİBİR VE KENDİNİ BEĞENME YOLUNU BIRAKMASI YERİNDE OLUR. EĞER KULLUK VAZİFESİNİ BİR YEŞEREN AĞACA BENZETİRSEK ONUN YETİŞMESİ İÇİN KİBİR BIRAKILMALIDIR. KENDİNİ BÜYÜK BİLİP BEĞENMEYİ BIRAKMAK HER İMAN SAHİBİNE DÜŞEN TAM BİR VAZİFEDİR.

İŞTE… BU SEVİMSİZ HALLERİN ORTADAN KALKMASI İÇİN TEVAZU YOLU SEÇİLMELİDİR. TEVAZU ZAHİDLERİN EN BÜYÜK ŞEREFİDİR. HAK YOLUNA GİRENLERİN İŞARETİDİR.

YUKARIDAN BERİ ANLATTIĞIMIZA ŞUNLARI DA EKLEMEYİ YERİNDE BULUYORUZ: İNSAN ELBETTE Kİ BU KADAR ŞEREF SAHİBİ OLUNCA BİR MAKAMA ÇIKARILIR. İŞTE O ZAMAN İNSANI BİLMEYEREK YIKACAK OLAN ŞEY DEDİKODUDUR. BU TAMAMEN İCAPSIZ VE YERSİZ İŞTİR. BİLHASSA CEMAAT ÖNÜNDE YERSİZ DEDİKODU YAPMAK ZARARLIDIR. ALLAH (CC) SAKLASIN BU DURUMDA OLAN İNSAN İSTERSE MANEN EN BÜYÜK DERECEYE YÜKSELSİN YIKILMASI BİR AN İŞİDİR.

BUNLARI YAPMAK ÖYLE SANILDIĞI KADAR KOLAY DEĞİLDİR. ALLAH (CC) FAZLINI, İHSANINI ÜZERİMİZDEN EKSİK ETMESİN.

ALLAH (CC) CÜMLEMİZİ BU İYİ İŞLERİ YAPMAYA MUVAFFAK BUYURSUN. ALLAH (CC) CÜMLEMİZİ SÖZÜ ÖZÜ BİR OLANLARDAN EYLESİN. ÖMRÜMÜZÜN SON DEMİNDE İMANLA GÖTÜRECEK HER TÜRLÜ YARARLI İŞİ YAPMAMIZ İÇİN BİZE YARDIMCI OLSUN. NEFSİMİZİN VE ŞEYTANIN ŞERRİNDEN HEPİMİZİ KORUSUN..AMİN…

Fütuhul Gayb kategorisinde yayınlandı. Hz. Abdülkadir Geylani – “Fütuhu’l-Gayb” Okumaları için yorumlar kapalı
%d blogcu bunu beğendi: